Birlikteforum Kültürel Bilgi Paylaşım

Reklamlar
Fark AkademiFark Akademi

TÜRK BÜYÜKLERİ

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

MOLLA FENÂRÎ
« Yanıtla #39 : 26 Nisan 2009, 09:42:55 »

Fark Akademi

Fenari Şemseddin birçok değerli insanlar yetiştirdiği gibi, bilim, ahlak ve fazilet bakımından çevresindekilere örnek olmuş büyük bir insandı.FenârîŞemseddin, zamanının en güçlü ve büyük bilginlerindendi. Faziletli, sağlamkarakterli, yüksek ahlaklı üstün bir insandı. Hayatı kitaplar arasında geçmişti. MollaFenârî, Osmanlıların ilk Şeyhülislamıdır. Yüzden fazla eser yazmıştır.

                                                                    MOLLA FENÂRÎ
                                                               

          Babasının adı Hızır’dır. 1350’de doğdu. 1350 (H. 751) senesi Safer ayında Fenar köyünde dünyaya geldi. Bu köyde doğduğundan veya babasının fenercilik sanatıyla meşgul olmasından fenari nisbesiyle meşhur oldu. İlk öğrenimini bitirdikten sonra döneminin enbüyük bilginleri olan Alâeddin Esved ve Cemaleddin Aksarayî’den ders aldı. Ondailme karşı büyük bir aşk vardı. Din bilgilerini öğrendikten sonra diğer bilimleralanında da çalıştı. Özellikle astronomi ile matematik alanında kendisiniyetiştirdi.

          Ömrünü dinine ve devletine hizmetle geçirip, 1431 (H.834) senesi Receb ayında Bursa’da vefat etti. Kabr-i şerifi Bursa’da, Keşiş Dağı eteğindeki Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır. Caminin yanında bir medresesi ve pekçok hayır eseri vardır. Molla Fenari, akli ve nakli ilimlerde zamanın bir tanesiydi. Alaeddin-i Esved’den, Cemaleddin Aksarayi’den ve Mısır’da Ekmeleddin-i Baberti’den ilim tahsil etti. Babasından ve Somuncu Baba diye meşhur, büyük evliya Şeyh Hamideddin-i Kayseri’den de tasavvuf marifetlerini elde etti. Din ilimleri yanında, fizik, matematik, astronomi ve diğer fen ilimlerinde de üstün bir dereceye yükseldi. Tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu’ya dönerek, Bursa’ya yerleşti. Sultan Yıldırım Bayezid ve Çelebi Sultan Mehmed Han zamanında Bursa’da çok talebe okutup binlerce alim yetşitirdi. Adı ve şöhreti her tarafa yayıldı. Sultanlar, kumandanlar ve büyük alimler kendisine hürmet ve itibar gösterdiler. İlim ve irfan talep edenler, her taraftan koşarak gelip, onun derslerine devam ettiler. Molla Fenari rahmetullahi aleyh ders okutma yanında fetva işlerini ve Bursa Kadılığını da yürüttü. Molla Fenari bir ara Bursa’dan Konya’ya gitti. Karaman Beyi ona çok ihsan ve iltifatlarda bulundu. Ders okutması için ricada bulundu. Bir müddet orada ders verip, Yakub-i Asfar ve Yakub-i Esved gibi, ilimde yüksek derecelere ulaşan talebeler yetiştirdi. Molla Fenari 1419 (H. 822) yılında bir defa Hicaz’a gidip hac yaptı. Hacdan dönerken Mısır Sultanı Melik Müeyyed, memleketinde kalarak ders vermesini rica etti. Bir müddet kalıp birçok ulema ve evliya ile sohbet, ilmi müzakere ve fikir alış verişinde bulundu. Bu yolculuğu esnasında Kudüs-i şerifi ziyaret etti; daha sonra Çelebi Sultan Mehmed Hanın daveti üzerine Bursa’ya geldi. Bu haccında Medine-i münevveredeyken orada vefat eden büyük veli Şah-ı Nakşibend’in halifesi Muhammed Parisa’nın cenaze namazında bulundu. Sultan İkinci Murad Hanın iltifat ve teveccühlerine kavuştu. Sultan onu, müftilik ve kadılık makamının en yüksek derecesi olan Şeyhülislamlık vazifesine tayin etti. Padişah’ın her hususta en has müşaviri oldu. Herkesin hürmet ve takdirini kazandı. Molla Fenari hazretleri Bursa’da ilim öğretme yanında kazzazlık (ipekçilik) yaparak nafakasını temin etmeye çalıştı ve kazancı ile çok hayrat ve hasenatta bulundu. Kale’de, Manastır Mahallesinde ve Debbağlar semtindeki mescitler yanında, Pınarbaşı’ndaki Darülhadis onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs’te bir medrese satın alıp masraflarını Anadolu’da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Molla Fenari, Bursa’da inşa ettirilen Ulu Caminin açılışında bulundu. Caminin açılışında ilk Cuma hutbesini okuyan hocası Hamidüddin-i Kayseri’nin dua ve iltifatına kavuştu. Molla Fenari, İskendername’yi nazm eden Mevlana Ahmedi ve tıp ilminde Şifa kitabının sahibi tabib Hacı Paşa ile birlikte Mısır’da Ekmeleddin-i Baberti’nin huzurunda ders arkadaşıydılar. Birgün evliyadan birini ziyarete gitmişlerdi. O zat onlara bakıp, Mevlana Ahmedi’ye; ’Sen vaktini şiire harcarsın.’ Hacı Paşaya; ’Sen ömrünü tıpta harcarsın.’ Molla Fenari’ye de; ’Sen de ömrünü din yolunda harcar ilim ve takvayı birlikte bulundurursun.’ buyurdu. Gerçekten buyurduğu gibi oldu. Molla Fenari, Karaman beyinin kızı Gül Hatunla evlenmiş olup, iki oğlu iki kızı olmuştur. İki oğlu da kendisi gibi alim olarak yetişmişler, onlar da Bursa’da kadılık yapmışlardır. Onun soyundan gelen Ali bin Yusuf İstanbul-Aksaray’da Vatan Caddesindeki kiliseyi cami yapmıştır. İsa Efendi camiye çok vakıf yaptığından,Fenari İsa Mescidi denilmiştir. Bu zat Bursa’da kadı iken 1497 yılında vefat etmiştir. Ahfadından (torunlarından) Muhyiddin bin Muhammed Fenari, Osmanlı Devletinin on üçüncü şeyhülislamı olmuştur. O da Beykoz’a bağlı Dereseki köyünde ve Rumeli Hisarında birer mescit yaptırmış, .


     MollaFenârî daha sonra medreselerde müderrislik yapmaya başladı. Bursa’da, Hicaz’da veMısır’da çeşitli medreselerde dersler okuttu. Bilgi alanında ünü yayılmağabaşladı. Çelebi Sultan Mehmet onu Bursa’ya çağırdı. II. Murad, onun bilimalanındaki gücünü takdir ederek 1424 yılında Osmanlılarda ilk defaŞeyhülislamlık görevine getirdi. Altı yıl kadar bu görevi yürüttü. SonraHicaz’a gitti. Dönüşte Bursa’da 1430 yılında öldü.



        Kütüphanesineon bin cilt kadar eser yazdı. Bunların birçoğu dini konulara değinen şerhler,tefsirler ve haşiyelerden yapılmıştır. Eserlerinin en önemlilerinden biri bütünilimlerden söz eden ve ansiklopedik bir eser olan Enmuzecü’l-ulum’dur. En büyükeseri Fusûlü’l-Bedâyi fi Usûlü’ş-Şerâyi’dir.
          Molla Fenari hazretlerinin eserleri pekçok olup bunlardan bazıları şunlardır: 1) Ayn-ül-Ayan: Fatiha suresinin tefsiridir. 2) Füsul-ül Bedayi’ fi Usul-is-Şerayi’: Fıkıh usulüne dair olup, otuz senede tamamlanmıştır. 3) İsaguci Şerhi: Mantık ilmine dair çok kıymetli şerhtir. Bu mantık kitabını; birgün sabahleyin başlamış güneş batarken bir günde bitirmiştir. Eser Osmanlı medreselerinde uzun zaman ders kitabı olarak okutulmuştur. 4) Enmuzec-ül-Ulum: Yüze yakın ilme ait meseleleri ihtiva eden ansiklopedik bir eserdir. Bu eser oğlu Muhammed Şah tarafından şerhedilmiştir. 5) Feraiz-i Siraciyye Şerhi. 6) Şerh-i Mevakıf üzerine Ta’likat. 7) Esas-üt-Tasrif. 8) Risaletün fi Menakıb-iş-Şeyh Behaüddin-i Nakşibend. 9) Şerhu Fevaid-il-Gıyasiyye. 10) Şerh-ul-Misbah. 11) Haşiyetün ala Şerhay-is-Seyyid ves-Sa’d lil Miftah. 12) Uveysat-ül-Efkar fi İhtiyari ülil-Ebsar: Akli ilimlere dair olup, fen ilimlerinde zor problemlerin çözüm şekillerine karşı itirazları inceler. 13) Mukaddimet-üs-Salat.



alıntı





Çevrimdışı şimal

  • ****
  • Cinsiyet: Bayan
TARİHİ BÜYÜKLERİMİZ(UNUTULMAZ OLANLAR)
« Yanıtla #40 : 26 Nisan 2009, 11:08:20 »



Ali Şîr Nevâî, Türkçeyi yüksek bir sanat dili halinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıdır.

    Ali Şir zengin ve kültürlü bir Uygur (Bahşı[1]) aileden Büyük Timur İmparatorluğu başkenti Herat'ta dünyaya gelir. Babası Gıyâseddin Kiçkine Bahşi (Ghiyāth ad-Dīn Kītschkīna), Shāhrukh Mīrzā (Farsça: شاه رخ ميرزا , Šāhrukh Mīrzā)'nın sarayında üst düzeyde bir görevli idi. Ali Şir'in annesi sarayda prenslerin (Arapça: حاكمة, mürebbiye) eğitim ve bakımıyla görevlendirilmiştir. Ali Şir'in hem anne hem baba tarafından dedeleri de Timur İmparatorluğu (Farsça: kendi adlandırması گوركانى Gurkānī, tarihe geçtiği adı تيموريان Tīmūriyān) saraylarında üst görevler yapmışlardır.

Nevai 8 yaşında




        Ali Şir sekiz yaşında iken, Horasan'daki siyasi hadiseler sebebiyle ailesi Irak'a göç eder. Yolda, Teft şehrinde o, Timur tarihçilerinden biri olan ünlü Şerafeddin Ali Yezdi (Sharaf ad-Din Ali Yazdi)ile karşılaşır. Bu hadisenin ve şair olan dayıları Mir Said (Kabûlî) ve Muhammed Ali (Garibî) kardeşlerin tesiriyle sanata, yazmaya yönelir. Ali Şir'in ailesi, 1452'de Herat'a döner. Ali Şir tahsiline devam eder. İlim, fen, san'at ve müzikte eğitimini sürdürürken bir taraftan da ilk gazellerini yazmaya başlar. Genç yaşta Feridüddin Attar (Farsça: فرید الدین عطار‎ Farīdo d-Dīn ’Attār)'ın "Mantıku't-Tayr" adlı eserini okumuş ve ezberlemiştir. Birçok âlim, Nevai'nin dünya görüşünün şekillenişinde bu eserin büyük rol oynadığında birleşiyor. Ali Şir'in şiirdeki üstadı Lutfi'ydi. Lutfi, Alişir daha on iki yaşındayken onu keşfetmiş, yüreklendirmiş ve yeni şiirler yazması için teşvik etmiştir

Nevai 15 yaşında

      Ali Şir daha on beş yaşında iken babası vefat eder, Horasan hakimi Babür İbn Baysunkur (Abu'l-Qasim Babur, Ebu'l Kâsım Babür) genç adamı, himayesine (evladlık) alır.[2] Eğitimini Meşhed, Herat ve Semerkant'ta sürdürür. Bu arada bir okul arkadaşı, daha sonra meşhur şair ve Horasan Sultanı olacak olan Hüseyin Baykara ile öğrenimini sürdürür. Onunla birlikte aralarında ölünceye dek sürecek bir dostluk kurulur. Ali Şir Nevai'nin yaşamı boyunca Herat Büyük Timur İmparatorluğu'na başkentlik ve Müslüman dünyasına başlıca kültürel ve entelektüel öncülük yapmıştır.

Nevai 19 yaşında

        Ali Şir, on dokuz yaşında iken Farslı Sufi Nakşibendi tarikatı meşhur mutasavvufu Nureddin Abdurrahman Cami (Farsça: نورالدین عبدالرحمن جامی Nur ad-Din Abd ar-Rahman Jami) ile tanışır ve onun öğrencisi olur. Nureddin Abdurrahman Cami, onun hem şair, hem devlet adamı olarak yetişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Onun onuruna sonra Hamset-ül-Mütehayyirin (خمسة‌المتحيرين‎ , Chamsat al-mutaḥirīn) ismindeki eserini yazar. Tarih kitapları Cami öldüğü zaman Ali Şir'in onun bütün devrelerinden geçtiğini, büyük üstada lâyık talebe, dost, sadık insan olduğunu yazıyor.

        Nevai Herat'ta bir müddet Ebusaid Mirza sarayında görev yaptı. Ebusaid zâlim biriydi. Halk ona karşı ayaklandı. İsyancıların arasında dayıları da bulunduğu için Nevai, Semerkand'a sürüldü. Semerkand'da meşhur Feyzullah Ebulleys, onu himayesine aldı. Büyük âlim, Nevai'ye "evlâdım" diyordu. Nevai, onun medresesinde okudu. Ebulleys, Nevai'yi çok sevdi, onun âlim olarak yetişmesinde büyük rol oynadı. Nevai'nin hayatı elbette rahat ve huzur içinde geçmedi. Herat'taki saraydan sürgün edilince eski Sebzevâr valisi olan merhum babasından kalan mal ve mülkü Ebusaid tarafından müsadere edildi. Bu dönemde çok yoksulluk çekti. Semerkand'da vali ve ileri gelenlerin onu himaye ettikleri, Semerkandlı, Ferganlı, Taşkentli ve Buharalı âlim ve şairlerle dostluklar kurduğu, onun sanat hayatında bu çevrenin büyük tesir yaptığı hakkında şairin "Mecâlisü'n-Nefâis" adlı eserinde değerli bilgiler mevcuttur.

Nevai daha sonra


       Nevai, bu sebeple Semerkand'daki hayatını bir ömür boyu unutmadı. Semerkand'dan çıkan meşhur tarihçiler Abdurrezzak Semerkandi, Devletşah gibi çok sayıda âlim, şair ve sanatçının yetişmesinde yardımcı oldu. Nevai 1469'a kadar Semerkand'da kaldı. Bu dönemde buradaki sanat muhitine büyük tesiri oldu. Ömrünün sonuna kadar, bu eski ve medeni şehirle ilgisini kesmedi, buradaki kültürel muhitin gelişip yükselmesi için çalıştı.

       Hüseyin Baykara, 1469'da Herat'ı alarak tahta oturdu. Bunun üzerine Nevai de başkent Herat'a döndü. Dostu Hüseyin Baykara ona sarayında mühürdarlık görevi verdi. Sarayda bu görevi sürdürürken halktan çok vergi alındığının farkına vardı ve vergi azaltmak için harekete geçti. Bazı yöneticiler bu konuda suistimal yapıp ek vergiler alıyorlardı. Nevai buna karşı da mücadele etti. Halk arasında itibarı çok yükseldi. Baykara, Nevai gibi bilgili ve dürüst bir insanın devletin üst kurumlarında görev yapması gerektiğini düşünüp onu 1472'de vezirliğe getirdi.

Nevai devlet adamı ve mimar  

       Hüseyin Baykara (Farsça: حسین بایقرا veya سلطان حسین بایقرا), Nevai'nin devlet adamı olarak yetişmesinde ve sarayda hizmet yapmasında, imkânlar yaratmış, bir şah sıfatıyla, onu daima desteklemiştir. Şair ve devlet adamı Nevai, memleketin kültürel, ekonomik ve adli bakımından gelişmesi için istikrarı için dinlenmeden çalışmıştır.

       Mir Ali Şir ayrıca bir mimardı, Horasan'da 370 yakın camileri, medreseleri, kütüphaneleri, hastaneleri, kervansarayları ve diğer eğitim, dini, ve yardımsever kurumlarını, bunların bazılarını yeni yapmış veya tamir etmiştir. Herat'ta, Mir Ali Şir Nevai 9 hamam, 10 konak, 17 cami, 40 kervansaray, 9 köprü, ve 20 havuz'dan sorumlu idi.[3] Bunlar dan en tanınmış olan mimarı Herat'ta İhlasiye Medresesi, Halasiye Hanegahı, İncil su yolu boyundaki cami ve ünlü bir İranlı şair ve mutasavvıf Feridüddin Attar'ın Nişabur'daki türbesi ve Yezd'deki kümbet veya on taş, seksen kilometre uzunluğundaki Meşhed su kanalıdır. Çağatayca amir (veya Farsça'da Mīr) Timur'un seçkin sınıfına verilen bir ünvan, tüm Çağatay ve Timur yöneticilerine ve daha sonra askeri yüksek subaylara (orduda verilen Mīr askeri ünvan'dır.) verilen ünvandır.

Nevai sanatçı ve şair

       Ali Şir Nevai Herat'ta, gittikçe resime, muzike ve şiire ilgisi artar. Nevai ayrıca Hinli tarih yazarı Chwānd Mīr, Sufi Müzisyen Qul Muhammad ve Shaykh-e Nay'ī, ayrıca Farslı ünlü ressam Kamāl ud-Dīn Behzād Herawī ile çok sıcak dostluk kurmuştur.

        Ali Şir Nevai, 3. Ocak 1501 tarihinde doğduğu Herat'ta sabahın erken saatlerinde vefat eder, Sultan Hüseyin Baykara onun onuruna çok büyük tüm Herat halkının da katıldığı Cenaze töreni düzenler, ve Goharşad (Farsça: گوهرشاد Gowharšād)'ın mezarının yakınındaki mezarlığa toprağa verilir. Herat'taki bu mezarı, beş yüz yıl sağlam bir ziyaretgah olarak muhafaza edilmiş, seksenli yıllardaki Sovyetlerin Afganistan işgalinde bu kabir de kurşun yağmuruna tutuldu, ağır derecede hasar görmüştür.

Eserleri 




      Ali Şir Nevai'nin Çağatayca[4] edebiyatının oluşmasında büyük bir rolü vardır. Çeşitli konularda yazılmış 30'a yakın eseri bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Çağatayca Divan (5 tane), Farsça Divan (5 tane), Çihil Hadis (Kırk Hadis) ve Muhakemet'ül Lugateyn (İki sözlüğün karşılaştırılması)'dır.



       On beşinci yüzyılda Çağataycanın (Çağatay Türkçesinin) klasik bir yazı dili olarak kimlik kazanmasında Ali Şir Nevai'nin önemi bilinmektedir. Nevai öncesinde ve Nevai’nin çağında, Timurlular devletinde Türkçe yazan sanatçılar azdır. Nevai, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarına çatar. Çağdaşlarının Farsçanın karşısında edebi dil olarak Türkçeyi yetersiz görmelerini eleştirir; eğer emek verilirse Türkçenin de Farsça kadar, hatta daha fazla anlatım inceliklerine sahip olduğunun görüleceğini belirtir. Bu görüşlerini Muhakemetül-lugateyn'de görürüz.[5]

       Türk dili tarihinde Divân-ı Lügat-it Türk'ten sonra ikinci önemli kitaptır.[kaynak belirtilmeli] Hamse sahibi ilk Türk şairidir (hamse 5 mesneviden oluşur). Tezkire sahibidir(günümüz edebiyattaki biyografi): "Mecalüs'ün Nefais". Şehrengiz:Doğup büyüdüğü "Herat" kentinin doğal güzelliklerini anlatır.Şiirlerin yaşamının değişik dönemlerine göre sınıflandırıp kronolojik olarak divanında toplamıştır.

       Farsça'nın resmi dil olduğu, Türk aydınlarının bu dille eser vermeyi hüner kabul ettiği bir zamanda Nevai, Çağatayca'nın Farsçadan üstün bir dil olduğunu savunmuştır. Bunu da eserleri ile kanıtlamış ve kendinden sonrakileri bu yolda eserler vermeye teşvik etmiştir.



      Türkçe yazdığı şiirlerde kalem adı Nevāī (نوائى anlamı "ağlayan") adı altında, Ali Şir Nevai baş yazarların arasında, yazınsal Türk dilleri ailesi yararına büyük değişlik yapmıştır. Nevai kendisi başlıca Çağatay dilinde yazar ve 30 yıllık bir dönemin üzerinde 30 eser üretir, böylece Çağatayca Yazınsal dil olarak çok saygın ve önemli kabul edilmiştir. Nevai ayrıca Farsça yazdığı şiirlerde ise, Farsça dilinde (فانى‎ ; Fāni kalem adı altında, anlamı Arapça "fena" sözünden: yok oluş; mecazi mânâsı ise ALLAH'ın aşkıyla kendinden geçme, yok olma veya "gelip geçici"), Arapça ve Hintçe çok daha az bir sayıda eser yazmıştır. Ali Şir Nevai'nin en çok tanınmış şiirleri onun dört divan'nında, veya kabaca 50,000 şiir koleksiyonu bulunur.

Bedâiü'l-Bidâye;

Nevai bu ilk 842 şiir bulunan divanını 1470 yılında yazar. Bunlardan 585'i gazel, üçü müstezad, dördü muhammes, ikisi müseddes, üçü terci'-i bend, kırk dokuzu kıt'a, yetmiş sekizi rubâî, onu çistân, elli ikisi muamma, onu tuyuk, kırk altısı müfred'dir.

Nevâdirü'n-Nihâye;
1476 - 1483 yıllarında yazdığı şiirlerini bu ikinci divanında topladı.

Muhakemet-ül-Lügateyn (محاكمة‌اللغتين, Muḥākimāt al-luġatīn);
1499 yılında yazdığı bu kitabı, devrinde olduğu gibi bugün de Türk dünyası için önemli olan, Türk dilinin gücünü ve yerini anlatan büyük bir eseridir.

Ghara’ib al-Sighar;
Garâîbü's-Sığar şairin 7-20 yaşları arasında yazdığı gençlik şiirleridir.

Navadir al-Shabab;
Nevâdirü'ş-Şebâb 20-35 yaşları arasında yazdığı şiirlerdir.

Bada'i' al-Wasat, ("Orta yaş harikaları");
Bedâîü'l-Vasat orta yaş, yani 35-45 yaşları arasında yazılmış şiirlerden meydana gelir.

Fawa'id al-Kibar;
Fevâyidü'l-Kibar ise 45-60 yılları arasında yazılmış şiirlerdir.

Mizan-ül-Evzan (ميزان الاوزان, ‎Mīẓān al-auẓān), aruz vezni hakkında eseri.
Hamset-ül-Mütehayyirin (خمسة‌المتحيرين, ‎Chamsat al-mutaḥirīn);
Piri, üstadı ve dostu Nureddin Abdurrahman Cami hakkında "Hamsetü'l Mutehayyırın" ismindeki eserini 1492-94 yılları arasında yazmıştır.

Târîh-i Mülûk-i ‘Acem (طاَرِكهء مُلُكء ادسثهَم, Tārikh-e Muluk-e Adscham),
1488 yılında Astrabad valisiyken yazdığı "Târîh-i Mülûk-i ‘Acem" (İran Memleketleri Tarihi) kitabı, bunlardan biridir.

Mecalis-ün-Nefais (مَجَلِس ال نَفِس, Majalis al-Nafais);
Bir derleme, 450 üzerinde çoğunlukla çağdaş ozanların (şairlerin) yaşam öyküsü (biyografik) kısa hikâyeleri içeren, çağdaş Timur kültürü tarihçilerine altın bir bilgi kaynağı oluşturur.

Divān-e Fānī, Farsça yazdığı şiirlerin toplandığı bu eseri gazel biçiminde yazılmış ve mısra sayısı 12 bindir.
Nazm-ül-Cevahir 1485 yılında,
Tuhfet-ül-Müluk (Farsça),
Münşeat (Türkçe);
Hüseyin Baykara'ya ve başkalarına yazdığı mektupların toplandığı bu eserini 1498 yılında yazmıştır.

Sirâcü'l-Müslimin 1488 yılında,
Tarih-i En-biya ve Hükema (Türkçe),
Mahbub-ül-Kulub fil-Ahlak 1500 yılında,
Seyf-ül-Hadi,
Rekabet-ül-Münadi,
Mekârimü'l-Ahlâk;
Bu kitabında Nevai'nin yaptırdığı imaret, hânegâh, havuz, ribât (kervansaray) vb. eserlerin listesini veriyor.

     Hâlât-ı Pehlâvân Muhammed, Pehlivan Muhammed hakkında yazdığı eseri. Nevai ayrıca "Vaq-fiye" (1482), "Risâle-yi Tir Endâhten" eserlerinin de sahibidir. "Seb'at Abhur" (Yedi Deniz) adlı bir de sözlük yazmıştır

Tasavvuf eserleri  

Lisânü't-Tayr

Lisan-üt-Tayr, (لسان الطیر, Lisan-ol-tayr); Feridüddin Attar (Farsça:فرید الدین عطار,‎ Farīdo d-Dīn ’Attār)'ın Manteq-ol-tayr, veya (منطق الطیر, Maqāmāt-e Toyūr)'dan esinlenerek, varlık ve ilahi gerçek üzerine görüşlerini, insan, tabiat ve yaşam üzerine 3500 beyitten oluşan tasavvufi bir eserini 1499 yılında yazmıştır.

 Nesâimü'l-Muhabbet


Nesaim-ül-Mehabbe, (نسایم المحبت, Nasāyim ul-Muhabbat); 750 tanınmış Sufi şeyhlerin listesi, Nureddin Abdurrahman Cami'nin Nafahat al-uns (نفحات الانس) adındaki eserinin Çağatayca çevirisidir.

 Hamse 
Ana madde: Hamse
Nevai'nin diğer önemli eserlerini beş destansı şiir ve Nizami Gencevi (نظامی گنجوی, Nezāmī Ganjavī, tam ismi: Neẓām ad-Dīn Abū Muhammad Elyās ibn Yusūf ibn Zakī ibn Mu'ayyid)'den esinlenerek yazdığı Hamse yi oluşturur;

Hayret-ül-Ebrar
Hayret-ül-Ebrar (حیرت الابرار, Hayrat-ol-abrar), Nevai'nin bu birinci mesnevisi, 7976 mısralık, felsefî bir eseridir. Dünya hayatı, insan kalbi ve cemiyet; tarihler, efsaneler, meseller vasıtasıyla anlatılır.

Ferhat ile Şirin  

Ferhat ile Şirin (فرهاد و شیرین, Farhād-o Shirin),


 Leyla ile Mecnun  [değiştir]Leyla ile Mecnun (لیلی و مجنون , Layli va Majnun) , Azerice, Türkçe uyarlaması hikâye, "Leylâ ile Mecnun destanı" (داستان ليلى و مجنون, Dâstân-ı Leylî vü Mecnûn) ismiyle 16. yüzyılda Fuẓūlī tarafından yazılmıştır. Nevai bu üçüncü mesnevisini, sonradan söylentiye göre efsâneye dönüştürülen bu aşk hikâyesini, yüksek bir sanat ve zevkle Türkçe ve Türk ruhuyla işler. Nevai bu mesnevisinin sonunda şöyle ifade ediyor:

Men Türkçe başlaban rivayet
Qıldım bu fesâneni hikâyet.
Kim, şuhreti çün cahânga tolgay,
Türk eliğe dağı behre bolgay.
Nev çünki bükün cahânda etrâk
Köptür huştab'u safı idrâk.[6]

Sab'a-i Seyyar  

Seb’a-i Seyyare (سبعه سیار, Sab'ai Sayyar) Nevai, dördüncü mesnevisi olan bu eserinde, Şark dünyasında çok yayılmış Behram Gur efsanesini ele alır.


 Seddî İskenderî 

Sedd-i İskenderi (سد سکندری, Sadd-i-Iskandari), Nevai, bu beşinci mesnevisinde Büyük İskender'le ilgili efsanevî tarihi anlatmanın yanında, bu konuyu araç edip kendi devrinin maddî, manevî problemlerini, devlet, şah, halkın yönetilmesi, adalet, hakikat gibi konuları da işlemiştir.


      Ali Şîr Nevaî, bir beytinde, nevrûz günü gece ile gündüzün eşit olmasından söz etmekte; diğer bir beyitte ise nevrûzla Kadir gecesini bir arada kullanarak, nevrûzu âdeta kutsallaştırmaktadır. Şair, çok güzel olan bir beyitinde, hitap ettiği kişinin her gecesinin Kadir; her gününün de nevrûz olmasını temenni etmektedir:

      Vaslı ara kördüm reng emiş boynuyu-saçı
Tün-kün teng ekan zâhir olur boldı Nevrûz

 Nevai'nin etkisi

 

       Nevai'nin doğuda Hindistan'ı ve batıda Osmanlı imparatorluğuna kadar olan alanda büyük bir etkisi olmuştur. Nevai bu vasıflarıyla sadece Türkistan ve Türk dilli devletlere değil bütün dünyaya, bütün insanlığa ibret olacak bir şahsiyettir. Tarihte böyle bir şahsı bulmak zordur.

       Babür, (1483 - 1530), Hindistan'da Babür İmparatorluğu'nun kurucusu, ilk İslami yöneticilerin arasında özgeçmişini destansı Babürnâme'de yazmıştır. Babür Ali Şir Nevai'den çok etkilenir ve saygısını onun bu ünlü kitabında dahi görülür.
Osmanlılar Ana Asya mirası olduğunu bildiklerinden; I. Süleyman Nevai'den çok etkileniş ve onun üç kitabını kendi kütüphanesine aldırmıştır.

       Şöhretli Azeri asıllı Türk divan şairi Fuzūlī, Safevi Hanedanı ve Osmanlı İmparatorluğu koruma ve himayesi altındaki yazar, Nevai'den çok etkilenir.

     Diğer etkileri Rusya'da Kazan'da, Türkistan (Ana asya)'da, çağdaş Türkiye'de ve tüm diğer Türkçe konuşulan bölgelerde görülmüştür.

       Klasik dönemde, dil adı ترکی‎ Turkī, Türkī denilen Çağatayca'nın en önemlileri Mīr Alī Schīr Nawā'ī[8] ve Zāhir ad-Dīn Muhammad Bābur[9]'dür.Zāhir ud-Dīn Muhammad Bābür Herat'da şöyle yazar;

"herkes onun faaliyetlerindeki kusursuzluğuna ulaşmayı denedi,"


==>"ALINTIDIR"<==
« Son Düzenleme: 26 Nisan 2009, 11:25:48 Gönderen: şimal »

Çevrimdışı şimal

  • ****
  • Cinsiyet: Bayan
TARİHİ BÜYÜKLERİMİZ(UNUTULMAZ OLANLAR)
« Yanıtla #41 : 26 Nisan 2009, 15:34:04 »

        Selçukluların asil bir ailesinden gelen Aşık Paşa,Türkçemizin inceliklerine vakıf olan ve billur gibi akıp giden ırmaklara benzeten ve Türkçede bir müzik ritmini yakalayan önemli bir şairimizdir.Türklük bilincine varmış,Türkçe şiirlerinde Türk’ün Tanrı ve yurt sevgisini dostluk ve kardeşliği,tasavvufi bir anlatımla dile getirmiştir.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

ÂŞIK PAŞA

        Aşık Paşa, Türk dilinin gelişmesi ve yayılmasında büyük hizmetleri bulunan, bu uğurda ölümsüz eserler yazan ilk Türkçeci şairlerimizdendir.1272 yılında Kırşehir'de doğan Âşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba İlyas'ın torunudur. Baba İlyas, XIII. yüzyılın başlarında, birçok Türk bilgini gibi, Orta Asya'daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu'ya göçmüş, Kırşehir ve çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu Sultanı II. Keyhüsrev'e karşı yapılan Babaî ayaklanmasına katılmıştır. Oğlu Muhlis Paşa, Osman Gazi'nin güvendiği ve saydığı adamları arasındadır. Kırşehir'de yerleşen Muhlis Paşa'nın üç oğlundan en büyüğü Alâeddin Ali'dir. Bu yüzden Alâeddin Ali, baş ağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmıştır. Baş Ağa adı zamanla Beşe, sonra da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde (Âşık) mahlasım kullandığı için de, asıl adı unutularak (Aşık Paşa) adı, her tarafta ün yapmıştır.

            Âşık Paşa, din ve tasavvuf bilgilerini Kırşehir'li Şeyh Süleyman'dan öğrenmişti. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında babası ile birlikte Osman Gazi'nin yanında hizmet görmüştü. Sultan Orhan'ın Osmanlı Beyliğinin başına geçtiği yıllarda, Kırşehir'e gelerek baba ocağına yerleşmiştir.Âşık Paşa, Kırşehir'de, Ahilik örgütünün büyük bir saygıyla bağlandığı “Mürşid”i olmuş, çevresinde toplanan Oğuz Boylarına, dostluk ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara Türkçe seslenmiş, eserlerini katıksız öz Türkçe ile yazmıştır.Âşık Paşa, çevresinde yalnız Türkçe ile konuşup, eserlerini Türkçe yazmamış, aynı zamanda, o güne dek moda olan Arapça ve Farsça’ya karşı Türk dilinin güçlü bir savunucusu olmuştur.

             Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu sultanları, özbeöz Türk oldukları, Türk Oğuz Boylarıyla Anadolu'da ilk Türk Devletini kurdukları halde, İslâmiyetin etkisiyle Arapça'ya, İran kültürünün etkisiyle Farsça'ya resmî dil gözüyle bakmışlar, Türkçe'yi savsaklar duruma gelmişlerdi. Buna karşı ilk tepki, Anadolu Oğuz Boylarından gelmiş, hatta, 1277 yılı Mayıs ayında, Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu başkenti Konya'yı basarak, Türk dilinin devlet dili olduğunu duyurmuş ve bu konuda bir ferman çıkarmıştır.Bu fermandan sonra, Türkçe yazan ve söyleyen şairlerin sayısı artmış, Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled, Şeyyad Hamza, Yunus Emre gibi şairlerimiz Türkçe'ye hakkını vermişler, vermeye devam etmişlerdir.

              Âşık Paşa'da Türkçeci bu şairler arasındadır, hatta bu konuda yüreği çok daha yanık, çok titizdir. Garibnâme adlı eserinde devrin aydınlarından, Türk diline gereken önemi vermemelerinden dolayı sitem dolu ifadelerle bahseder. Âşık Paşa, Türklük bilincine varmış, Türkçe şiirlerinde Türk'ün Tanrı ve yurt sevgisini, barışçı dünya görüşünü, dostluk ve kardeşliği, tasavvufî bir anlatımla dile getirmiştir.

           Âşık Paşa'nın en tanınmış eseri, 12.000 beyitlik Türkçe Garibnâme’sidir. Mesnevî biçiminde yazılan bu eser, on bölüm içinde, dinî ve tasavvufî öğütler veren bir ahlâk kitabıdır. Yıllar sonra, Mevlid sahibi Süleyman Çelebi, Garibnâme'yi görecek ve bu eserden esinlenecektir.Âşık Paşa'nın âruz ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri, gazelleri, ilâhileri de vardır. Âşık Paşa, 3 Kasım 1333 tarihinde, Kırşehir'de hayata gözlerini kapamış, ölümünden sonra, mezarı üzerine, işlemeli, süt beyaz mermerlerle kaplı bir türbe yaptırılmıştır. Bugün, Kırşehir'in yüksek bir yamacında bir sanat abidesi olarak gözleri ve gönülleri doyuran Âşık Paşa Türbesini ziyaret edenler, okudukları Fâtiha ile birlikte, büyük Şaire Türk dili adına şükran duygularını da dile getirmelidirler.

-------------------------------------------------------------------------------------------------


Türk diline kimse bakmaz idi,
Türklere her giz gönül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi el dilleri,
İnce yolu ol ulu menzilleri.

Türk dilinde yeni manalar bulalar,
Türk, Tacik cümle yoldaş olalar,
Yol içinde birbirini yermiye
Dile bakıp manayi her görmiye.


===>"ALINTIDIR"<===

Çevrimdışı şimal

  • ****
  • Cinsiyet: Bayan
TARİHİ BÜYÜKLERİMİZ(UNUTULMAZ OLANLAR)
« Yanıtla #42 : 27 Nisan 2009, 10:20:11 »

       100 yılın adamı Mahmut Gazi Yaşargil, dünyaca ünlü Türk tıp doktoru, nöroşirüji uzmanı. Mikro cerrahinin nöroşirüji alanında kullanılabilirliğini keşfetti. Epilepsi ve beyin tümörlerinin tedavisi için yeni yöntemler buldu. Nöroşirüji alanında yüzyılın en büyük gelişmelerine imzasını attı.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

GAZİ YAŞARGİL

       6 Temmuz 1925’te, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde dünyaya geldi. Lise eğitimini Ankara Atatürk Lisesinde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesine girdi. 1944 yılında Almanya’ya giderek Friedrich Schiller Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürdü. İkinci Dünya Savaşı’nın etkileri yüzünden 1945 yılında buradan ayrılarak İsviçre’deki Basel Üniversitesi’ne girdi. 1950 yılında bu üniversitede doktora eğitimini tamamladı.

         Bir süre Bern Üniversitesi’nin psikiyatri bölümünde görev aldıktan sonra nöroşirüji alanına yöneldi. Beyin anatomisi ve genel cerrahi alanında çalışmalar sürdüren Yaşargil, 1953 yılında Basel Üniversitesi’nin nöroşirüji bölümünde görev almaya başladı. 1957 ve 1965 yılları arasında Zürih’teki üniversite hastanesinde çalışmalarını sürdürdü.

        1965 yılında yardımcı profesör olan Yaşargil, 1965 ve 1967 yılları arasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Burlington kentindeki Vermont Üniversitesi’nin Nöroşirüji Bölümü’nde, Profesör Peardon Donaghy ile birlikte mikrovasküler cerrahi alanında çalışmalar yürüttü.

        Buradaki çalışmalarını tamamlayan Yaşargil, Zürih’e döndü ve 30 Ekim 1967 tarihinde, cerrahi mikroskop kullanarak ilk beyin bypass ameliyatını gerçekleştirdi. Bu başarısı ile nöroşirüji dünyasında kendinden bahsettirmeye başlayan Yaşargil, cerrahi alanında kullanılan ekipmanları yetersiz bularak, bu alanda yeni arayışlar içine girdi. Bu yönde yaptığı çalışmalar sonunda cerrahi alanına yüzer mikroskop ve anjiyografi gibi önemli katkılarda bulundu. Beyin ameliyatlarında kullandığı mikroskop, anevrizmaların giderilmesinde çok önemli bir rol alarak bu alanda çığır açtı. 1973 yılında profesörlük ünvanını kazandı ve Zürih Üniversite’si Nöroşirüji Bölümü’nün bölüm başkanlığına getirildi.

       Harvey Cushing ile beraber 20. Yüzyılı’ın en önemli nöroşirüji uzmanı olarak nitelenen Yaşargil, kendisinden sonra gelen üç nesile bu alanla ilgili çok önemli bilgiler aktardı. Görev aldığı üniversitelerde dünyanın çeşitli yerlerinden gelen üç binden fazla öğrenciye bilgi ve tecrübelerini, nasıl uygulanması gerektiğini göstererek anlattı.

       1973 yılından beri cerrahi operasyonlarda yanında bulunan hemşire Dianne Bader-Gibson ile evli olan Yaşargil, meslek yaşamını ABD’de Arkansas Tıp Bilimleri Üniversitesi’nde sürdürmektedir. Amerikan Beyin Cerrahları Birliği tarafından “yüzyılın adamı” seçilen Yaşargil, birliğin saygın yayın organı olan Neurosurgery adlı derginin de kapağında yer almıştır.Birden fazla ödül almıştır.

"http://tr.wikipedia.org/wiki/Gazi_Ya%C5%9Fargil" adresinden alındı.
« Son Düzenleme: 27 Nisan 2009, 10:25:51 Gönderen: şimal »

İbni Haldun(1332 - 14069)
« Yanıtla #43 : 30 Nisan 2009, 14:14:36 »

   
    Özgün bir tarih kuramcısı, kültür, siyaset, felsefecisi ve toplumbilimci olan İbni Haldun, tarihsel olayları toplumsal, etnik, kültürel, siyasal, ekonomik, hatta coğrafi ve biyolojik koşullarla bağlantıları içinde değerlendiren ilk düşünürdür. Birçok bilim adamı, tarih felsefesinin ve sosyolojinin çağdaş anlamda birer bilim olarak ortaya çıkmasını İbni Haldun’la başlatmışlardır. İbni Haldun’un başka bir özelliği de İslam dünyasında bilimsel ve düşünsel durgunluğun yaşandığı bir dönemde gözlemci ve eleştirici bir düşünür olmasıdır.


                                                          İbni Haldun(1332 - 1406)

                         
    14. yüzyılın büyük Arap tarihçisi İbn Haldun Doğu'da ve Batı'da ilk tarih filozofu, hatta bazen sosyolojinin habercisi olarak tanınmıştır. Arapça'dan Latince'ye eserlerin çevrilmesi hareketi zayıfladığı için ibn Haldun'un düşünceleri Avrupa'ya oldukça geç, 19. yüzyıl ortasında girdi. Fırtınalı hayatını Umumi tarihine ek olarak yazdığı kısımdan öğreniyoruz. Tunus'ta 1332'de (H. 732) doğan İbn Haldun Hadramut'tan İspanya'ya göçmüş çok eski bir aileden geliyordu. 12. yüzyılda İspanya'nın Üçüncü Ferdinand tarafından zaptından sonra İbn Haldun'un ailesi Tunus'a sığındı ve filozof Kuzey Afrika'nın bu en önemli şehrinde doğdu.


     İbn Haldun Ebu' Abdullah M. al-Ansari'den ders aldı. Erkenden bilginlerin meclisine girdi. Bir seyahatte Fas Emiri Ebu İnan'ın veziri oldu. Kendisini kıskanan memurların iftiraları yüzünden hapsedildi. Bu emirin ölümünden sonra yerine geçen, onu serbest bıraktı ve ona umumi katipliğini verdi. Fakat bu da uzun sürmedi ve kabilelerin isyanı üzerine emir, iktidarı kaybetti. Memleketin siyasal hayatından rahatsız olan İbn Haldun Endülüs'e gitmek için izin aldı. O zaman onu Gırnata emiri Abdullah b. Ahmer'in sarayında görüyoruz (1364). Gırnata, İspanya'da İslam devletinin son sığınağıydı. Tarihçi İbn al-Hatib orada vezirdi. İbn Haldun, orada tarihi çalışmaları için en elverişli ortamı buldu. Abdulah onu Kastil kralına elçi olarak gönderdi. İbn Haldun ile İbn Hatib arasında içten rekabet birinciyi Gırnata'dan ayrılmaya ve Becaye emiri Abu Abdullah'ın devletini kabule mecbur etti. Bu memlekette vezir oldu. Becaye ile Constantin arasındaki gerginliklerin halli ile uğraştı ve siyasi hayatın devamlı huzursuzluğu onu yeniden memleketi bırakmaya ve Telemsan'da bilimsel çalışmaları için yerleşmeye zorladı. Fakat siyasal hırsı ve yönetme yeteneğinden faydalanmak için çağıranların çokluğu onu tekrar faal hayata soktu. Telemsan sultanı Ebu Hamu onu sınırlarını koruyan kabilelerin başkanı tayin etti. O sırda İbn Haldun'un askerlik görevinde görüyoruz: Bu ona sahra halkını tanıma ve göçebeler hakkında derin tetkikler yapma imkanını verdi. Tarih felsefesinin önemli bir kısmını bu tecrübelerden çıkaracaktır.


     Tunus'ta Beni Hafs, Cezayir'de Beni Abd-el-Vaad, Fas'ta Beni Merini hanedanları vardı. Fakat gerçekte her şehirde ayrı bir hükümet olup sahra da hiçbir güce bağlı değildi. Hanedanlar arasında savaş, şehirlerin güvensizliği, kervanlar ve köylerin kabileler tarafından yağma edilmesi onları istikrarlı bir hayatta bırakmıyordu. İbn Haldun Kuzey Afrika'dan yeise düştü ve Endülüs'e dönmek istedi. Fakat Gırnata emirinin iyi karşılamasına rağmen onun hakkında Ebu Hamu'nun casusudur şeklinde yapılan dedikodular onu yeniden Ebu Hamu'yu aramaya mecbur etti. 47 yaşındaydı. Devamlı okumaları ve siyasi tecrübeleri ile büyük bir bilgi biriktirmişti. Bundan sonra siyasi hayatı bırakmaya ve kendi deyimiyle "yeni bir bilim"i yazmaya karar verdi. Bu suretle Umumi Tarihi'nin başı olan Mukaddime'yi (Prolegomenes) yazdı ve onu kütüphanesinde tamamlamak için Tunus'a yerleşti. Tunus sultanı bu önemli eseri yazılmasıyla çok ilgilendi. Eserini sultana ithaf etti ve yazma nüshayı kütüphaneye verdi. Ve İbn Haldun hacca gitti. Dönüşünde hayranlıkla karşılandığı Mısır'a yerleşti. El-Ezher'de ders verdi ve Kadi-ül-Kudat (kadıların kadısı) tayin edildi. Bazı hoşnutsuzluklara rağmen hukuki reformlar yaptı ve küçük bir aralıktan sonra yeniden aynı işe tayin edilerek ölümüne kadar kaldı. Timurlenk Bayezit'i yendikten sonra Mısır'ı zapta kalkmıştı. Melik Nasır tehlikeyi atlatmak için İbn Haldun'u Şam'a elçi olarak gönderdi. Gerçekten bu görev Mısır'ı istiladan kurtardı.


     İbn Haldun büyük Arap tarihçilerinden. En önemli eseri de Mukaddime'dir. Orada onu modern tarih filozoflarına ve sosyologlara yaklaştıran bir tarih kuramı yaptı. Mukaddime önce Paris'te Quatremere tarafından, Kahire'de (Bulak) Mustafa Fethi tarafından bastırıldı. İlk çeviriler, Türkiye'de Pirizade, Cevdet Paşa tarafından yapıldı. 18. yüzyıla kadar Batı, bu filozofu tanımıyordu. 19. yüzyıl başında Sylvestre de Sacy onun önemini gördü. Garcin de Tassy İbn Haldun'un eserinden birkaç bölümü çevirdi. Quatremere eseri Prolegomenes adıyla yayınlamıştı. Özet halinde Fransızca'ya çevirdi. Fakat bitiremedi. İlk defa tam çevirisini Baron de Slane yaptı (1862-1886). O zamandan beri batı memleketlerinde İbn Haldun'dan çok bahsedilmektedir.


     İbni Haldun, devlet hayatıyla dini hayatın sınırlarını ortaya koyarken, bir çeşit Laik Devlet sistemini savunmuştu. 1406 yılında ölen İbni Haldun'un temel gayesi; İslam Medeniyetinin tarihi ve sosyolojik problemlerine ışık tutmak ve İslam kültürüne yeni bir canlılık kazandırmaktı.


           Tarih felsefesi

     İbni Haldun’un tarihçiliğinin iki temel yönü vardır:





    Bir yönüyle, tarihin kaynaklarını, tarihsel verilen, yazılı belgeleri, nakil ve rivayetleri eleştiri süzgecinden geçirir; tarihsel olaylarını mantıksal bir kadro içinde düşünür. Böylece, onda tarih, geçmişte anlaşıldığının tersine, olguların yalnızca anlatımı değil, aynı zamanda anlatılanların doğruluk derecelerini saptama yöntemi haline gelir. İbni Haldun, «hikmet ölçüsü» diye adlandırdığı bu yönteme göre yanlışlığını saptadığı eski tarihlerden örnekler de vermiştir. Sözgelimi, Mes’udi adlı Arap tarihçisi İsrailoğullarının bir savaşta 600 000 asker topladıklarını yazar. Oysa İsrailoğullarının toplam nüfus sayısının azlığı, ülkelerinin dar oluşu, savaşın yapıldığı alanın kapsayabileceği insan sayısının sınırlı oluşu vb ölçüler dikkate alındığında Mes’udi’nin kaydettiği bu rakamın oldukça abartmalı olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Kaldı ki, Müslümanlara karşı Kadisiye’de ölüm kalım savaşı veren İran gibi o dönemin oldukça büyük bir ülkesi bile ancak 120 000 asker donatabilmiş, 200 000 de yedek toplayabilmiştir.

      İbni Haldun tarihsel olaylarla ilgili nedensellik ilkesi üzerinde de önemle durur; bu olayların hangi tarihsel yasalar çerçevesinde geliştiğini araştırır. Bu bakımdan tarihi, bir olaylar yığını değil, olaylar düzeni olarak algılar ve böylece bu bilimi, geçmiş olayların kuru öyküsü olmaktan kurtarıp bir «ilim» düzeyine çıkarır. Ayrıca nedensellik ilkesi tarihçiyi, geçmişteki olayların toplumsal, siyasal, coğrafi, etnik, kültürel vb etkenlerini de inceleme ye götürür. Bizzat İbni Haldun, tarih biliminden bunu anlamış ve dev yapıtı Mukaddime’de başarıyla uygulamıştır. Sıradan olayların anlatımından öre «tarih fenni» veya bilimi, olayların «dış»ıyla (zahir) yerinmez; «iç» yüzüne (bütın) de bakar, Böylece «siya serin temelleri, uygarlığın (ümran) doğası, insani topluluğun türlü durumları,tarih incelemelerinde vazgeçilmez birer öğe olarak büyük önem kazanır. İbni Haldun, tarihçiliği eski dönemlerin felsefe tanımıyla« eşyanın gerçeklerini bilme, kavrama» olarak anlar. Kendisinden önceki tarihçileri, tarihin bu «bâtın» yanını görememiş olmakla suçlar ve onların hangi noktalarda yanlışlar yaptıklarını örnekleriyle anlatır.

    Bilginimiz, ilk kez kendisinin «çok soylu ve çok değerli» bir tarih bilimi başlattığını söyleyerek övünmüş ve bunun kendisine bir Tanrı vergisi olduğunu ima etmiştir. Ancak, yeri geldikçe yetersizliğini belirterek okuyucusunun kendisini eleştirmesini, verdiği yanlış bilgiler varsa bunları düzeltmesini isteme erdemini de göstermiştir. Yer yer eski tarihçileri suçlarken, bazen de «eski kültür çağlarından bize ulaşmayan eserler ulaşanlardan daha çok olduğuna ve insan ******n yetiştirdiği düşünürlerin sayısı oldukça kabarık bulunduğuna göre» bu konuda «geçmişi suçlamanın doğru olmayacağını» belirtmiştir.

              Toplumbilim

     İbni Haldun toplumbiliminin yeterince kavranabilmesi ve öz günlüğünün saptanabilmesi için, bu alandaki temel kavramlarından ikisi üzerinde özellikle durulması yeterli olacaktır:

     Umran. İbni Haldun «umran» terimine, yerine göre az çok değişik anlamlar yüklemiştir. Bir tanıma göre umran «gereksinimlerin karşılanması ve kaynaşmanın sağlanması amacıyla insanların köylerde ve kentlerde toplanmaları» olgusudur Başka bir deyişle umran, geçinmek için yardımlaşmak zorunda olan insanların bir yerde toplanarak orayı «mamur etmeleri», şenlendirmeleridir. İkinci bir tanımda umran yalnızca «insansal topluluk» (insan? ictima) biçiminde iki kelimeyle açıklanarak yerleşme unsuru tanımın dışında tutulmuştur. Bu tanıma uygun olarak Ibni Haldun, umranı «hazeri umran» (yerleşik uygarlık) ve «bedevi umran» (göçebe uygarlık) diye ikiye ayırmıştır.

     lbni Haldun’un «umran ilmi»nin çağdaş sosyolojide hangi te dinle karşılanması gerektiği sorusu yeterince aydınlatılamamış; bu terime sosyoloji, tarih felsefesi, uygarlık bilimi, kültür bilimi gibi değişik karşılıklar önerilmiştir. Öyle görülüyor ki «umran ilmi», yerine göre tüm bu karşılıkları birlikte kapsayacak genişlikte olmakla birlikte, «umran sözcüğünün köküne ve Mukaddime’deki yaygın kullanılış biçimine bakarak bunu «uygarlık bilimi» diye anlamak doğruya en yakın olanıdır.

     Uygarlık biliminin konusu temelde «insansal topluluk»tur. Düşünüre göre nasıl ki maddenin kendine özgü bir doğası varsa, insansal topluluğun da ayırıcı ve süreklilik taşıyan bir doğası vardır. Fizik ve kimya gibi bilimlerin maddenin doğasını, onda olup biten olayları ve bu olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini incelemesi gibi uygarlık bilimi de toplumların doğasını, toplumsal olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini araştırır ve yasalarını saptar. İbni Haldun’un, bu görüşleriyle, toplumsal olaylarda tam bir determinist olduğu anlaşılmaktadır.

     Asabiyet. Terimin İslam öncesi dönemde taşıdığı «kabilecilik, ırkçılık» anlamı dolayısıyla İslam kültüründe asabiyet sürekli olumsuz ve itici bir kavram olarak görülmüş; özellikle Hz. Muhammed’in, bu anlamdaki asabiyeti kesin bir dille yermesi ve reddetmesi nedeniyle Müslüman bilginler ve daha çok da ahlakçılar asabiyeti bir erdemsizlik olarak değerlendirmişlerdir. İlk kez İbni Haldun, bu sözcüğe olumlu anlamlar yükleyerek ona kendi tarih ve devlet felsefesinde büyük ağırlık vermiştir, Ancak o, asabiyet teriminin kendi felsefesinde içerdiği anlamı açıkça gösteren tam bir tanımını vermemiştir. Bu yüzden çeşitli araştırmacılar, asabiyet teriminin Mukaddime’de dayanışma ruhu, cemaat ruhu, grup duygusu, kabilecilik, kan bağı, toplumsal dayanışma gibi kavramlardan biri ya da birkaçı için kullanıldığını belirtmişlerdir. Bununla birlikte İbni Haldun, asabiyeti, dar anlamda «savunma» (müdafaa) ya da «saldırı» (mutalebe) amacına yönelik mücadele enerjisi sağlayan toplumsal bilinç şeklinde anlamaktaysa da, Mukaddime’nin, bu konuyu işleyen ilk bölümlerinden anlaşıldığına göre asabiyeti, ırksal bağlarıyla da coğrafi, siyasal veya dinsel nedenlerin doğurduğu binlik ve dayanışma ruhu olarak incelemiştir. Bu nedenle asabiyeti şu ya da bu dönemdeki, çevredeki uygulanış seçimine göre değil, doğrudan doğruya insanoğlunun doğal bir özelliği ve en küçük toplumsal birliklerden en büyük devletle- re kadar bütün toplulukların kuruluş, gelişme ve yıkılışlarında ro lü bulunan bir kitle enerjisi olarak algılamakta; öfke duygusu, cin sel istekler vb öteki biyolojik ve psikolojik yetiler gibi asabiyet duygusunun da olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabilecek yönlerinin bulunduğunu söylemektedir.

     Düşünüre göre Hz, Muhammed’in yerdiği asabiyet, haksız ve yanlış uygulamalarla ortaya çıkan «cahiliye (İslam öncesi) dönemi asabiyeti»dir. Buna karşılık asabiyetin doğru amaçlara ve Tanrı’nın buyruğunu gerçekleştirmeye hizmet yolunda kullanılması da mümkündür. Aslında devletler gibi «dinler ve şeriatlar» bile asabiyet desteğiyle kurulur, gelişir bu destekten yoksun kalınca da yıkılırlar. Asabiyet en ilkel şekliyle beşerin doğasında bulunan saldırı ve düşmanlık eğilimlerine karşı yine aynı doğadan gelen, akraba vb yakınlara acıma duygusunun doğurduğu dayanışma eğilimidir. Gerçekte soy birliğinden başka bir deyişle organik yakınlıktan kaynaklanan, dolayısıyla en ileri derecesiyle ilkel (bedevi) topluluklarda bulunan asabiyet toplumların yerleşik ve uygar (hazeri) yaşama geçmeleri oranında gücünü kaybeden Çünkü bu durumda çeşidi nesepler arasında homojenliğin zayıflaması ve giderek ortadan kalkması soy birliğini olumsuz yönde etkileyecektir, Nitekim en güçlü asabiyet, birbirine en yakın akrabaya (en-nesebü’l-hassa) arasında bulunur ve nesep uzak akrabaya (en-nesebü’l-âmme) yayıldıkça asabiyet de zayıflar. İbni Haldun kendi dönemine kadar İslam kültür ve uygarlığının egemen olduğu ülkelerdeki hanedan, kabile ve ulusların tarihi üzerinde yaptığı objektif inceleme ve tahlilleri sonucunda ilkel yaşamdan uygar yaşama; aile, aşiret, kabile birliklerinden devlet yapısına; kaba kuvvet döneminden hukuk devletine geçişin her aşamasında rol oynayan temel faktörün asabiyet dinamizmi olduğu sonucuna varmaktadır.

    İbni Haldun’un tarih ve devlet felsefesinin bu şekilde bir asabi yet diyalektiğine dayandığı kesindir. Öyle ki> ona göre, her yeni düşünce ve inanca karşı insanların doğasında bulunan olumsuz tepki gösterme eğilimi, zora başvurma biçiminde eyleme dönüşme isti dadındadır. Dolayısıyla bir egemenliğin, hatta peygamberlik veya herhangi bir ideolojinin başarıya ulaşması> öncelikle asabiyet ruhunun gücüne bağlıdır. Bu güce duyulan gereksinim bakımından peygamberle dinsel bir mesaj taşımayan başka egemenlikler arasındaki fark yoktur. Nitekim Hz. Muhammed’in «ALLAH, kavminin himayesinden destek almayan hiçbir peygamber göndermemiştir» anlamındaki sözü de bu gerçeği vurgulamaktadır. Böylece, düşünce tarihinde, siyasal egemenlikle toplum psikolojisi, toplumdaki birlik ve dayanışma dinamiği arasındaki etkili ilişkiyi ilk kez gören bilim adamı İbni Haldun olmuştur.

ALINTIDIR




NAİMA (1655-1716)
« Yanıtla #44 : 30 Nisan 2009, 14:25:51 »

         
       Türk tarihinin en büyük ustası... İbni Haldun'un bilimsel Batı tarihine temel olan fikirlerinden hareket ederek Osmanlı tarihini kaleme alan büyük yazar! Nâimâ, ilk resmî vakanüvistir.

          O, tarihi yüksek bir ilim olarak kabul ediyor, tarihten ilmî, idarî, sosyal ibretler alınması gerektiğini söylüyordu. Ona göre tarih bilgisi insanları uyanık tutar, âlimlerin zekâsını arttırır. Onun için olayları sebep ve sonuçlanyla objektif olarak ele almak, öyle yorumlamak ve açık lisanla, yani kolay anlaşılan bir dille yazmak gerekir. Kendisi de böyle yapmıştır.

         Naima saray vak'anüvisi olduğu halde tarihçi olmasını bilmiş ilk fikir adamımızdır. Tarihin olaylar dizisinden ibaret olmadığını yaşanan hayata etkisi olan "Yaşanmış hayat parçası" olduğunu idrak eden ve belgelerin dışında sadece sosyolojik yorumlara yer veren bu tarihçimiz günümüzün birçok tarihçilerine bile hocalık edecek düzeyde bir tarih bilginimizdir.

                                                             

                                                                      NAİMA

       1655'te Halep'te doğdu. Asıl adı Mustafa Naim'dir. Genç yaşta İstanbul'a gelmiş ve Baltacılar Ocağı'na kaydolmuştur . Bu ocağa kayıtlı olanlar Beyazıt Camii'ndeki derslere de devam ederlerdi. Naima da öyle yaptı. Dersleri dikkatle izledi ve her öğrendiğini kendi içinde tartışarak bir kere daha değerlendirmeden kullanmadı.



     Bir süre sonra Baltacılar Ocağı'ndan çıkıp Divan-ı Hümayun kalemine girdi. Burada "Naima" mahlasını almıştır. Karagöz Ahmet Paşa kaptan-ı deryalığa getirilince paşanın "divan efendisi" oldu. Bu dönemde kendisini devrin önemli kişilerine tanıtmak fırsatını buldu. Şair bilgin Rami Mehmet Efendi Kazasker Yahya Efendi gibi insanlarla dost oldu. İstanbul gümrüğünde 1000 kuruş aylıkla göreve gelmesi Rami Mehmet Efendi'nin sayesindedir.



        BÜYÜK BİR BİLİMSEL TARİHÇİYDİ



    Fakat asıl parlaması Amcazade Hüseyin Paşa'nın sadareti zamanına rastlar. Amcazade şairleri sanatkârları fikir adamlarını çok yakından korumuş kollamış bir devlet adamı idi. Naima'daki cevheri farkettikten sonra onu saraya vak'anüvis olarak aldı. Kendi adını taşıyan tarihin önsözünü yazdığı zaman bunu Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa'ya sundu. Bu önsöz gerçekten önemlidir. Çünkü o zamana kadar gelen bütün tarihçilerden farklı olarak bu önsözde Naima olaylara nasıl baktığını nasıl değerlendirdiğini anlatıyor İbni Haldun'un sosyolojik tarih metodunu kullanacağını haber veriyordu. Bugün de değerini muhafaza eden bu önsözü okuyan Sadrazam Naimâ'yı ödüllendirdi ve takdirlerini bildirdi.



    Naima'nın bilimsel bir tarihçi olması ne kadar önemli ise çağında bir sadrazamı bilimsel tarihten anlaması ve Naimâ'yı arkalaması da o kadar önemli bir konudur. Osmanlı devlet yapısına ışık tutar. Nitekim Amcazade'nin ölümünden sonra iş biraz tavsamış fakat Damat Hasan Paşa sadrazam olunca bu tarih seven devlet adamı Naimâ'yı hem "korumuş' hem eserinin zamanına kadar işlenmesini emretmiştir.



      Naima'nın ocak arkadaşı Karagöz Ahmet Paşa sadrazam olunca 28 Eylül 1704'de Naima'nın da yıldızı parladı. Anadolu muhasebeciliğine tâyin edildi. Geçimi ferahlamıştı. Yıldızlar ilmi üzerinde de çalışıyor bazı "zayice"ler yazıyordu. 1706'da Sadrazam olan Çorlulu Ali Paşa Naima'nın zayicelerinden kuşkulandı ve Hanya'ya sürgün etti. Hanya'dan Bursa'ya geldi. Bir yıl sonra da İstanbul'a dönmesine izin verildi.

     Sadrazam Şehit Ali Paşa idi. Büyük bir kitaplığı vardı ve şairleri sanatkârları ve bilginleri arkalıyor onları devlet hizmetine yerleştiriyordu. Naimâ'yı teşrifatçı yaptı ayrıca

    Kalyonlar Defterdarlığı'na tâyin etti. Bu dönemde Naima büyük eseri olan "Tarih"ini

yazmaya devam etti. Fakat Silahtar Damat Ali Paşa'nın sadareti zamanında işleri yine bozuldu.



              17. YÜZYIL OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN EN BÜYÜK NAŞİRLERİNDENDİR.


    Ordu ile birlikte Mora seferine katılan Naima Mora'ya defter emini olarak tâyin edildi. Bunu hiç istemiyordu İstanbul'a dönmek muradında idi. Fakat derdini kimselere anlatamadı. Üzüntüler sıkıntılar içinde Paleo Patras kasabasında hayata gözlerini yumdu.
Patrasta bulunan tek caminin avlusuna gömüldü. Bir süre sonra ne o cami kaldı, ne de Nâimânın mezarı...



    Naima Amcazade Hüseyin Paşa'nın teşviki ile 1591 tarihinden 1660 tarihine kadar olan zamanı Menarzade Ahmet Efendi'nin Vakayiname müsveddelerinden de yararlanarak yazmış ve birinci cilt olarak yayınlamıştır. Birinci bölümün devamı olan 1660- 1699 döneminin bütün belgelerini 'hazırlamış notlarını almış müsveddelerini geliştirmiş fakat tamamlamaya fırsat bulamadan ölmüştür.



    Ölümünün üstünden bir hayli geçtikten sonra Naima'nın müsveddeleri notları Şehrîzade Sait Efendi'ye geçmiş ve son bölüm onun kalemi ile tamamlanmıştır. 17. yüzyıl Osmanlı uygarlığının yetiştirdiği en büyük naşirlerinden biridir. Biridir deyişimizin sebebi büyük söz ustası Kâtip Çelebi'nin de bu yüzyılda "Seyahatname"sini yazmış olmasıdır. Naima kalemi fırça gibi kullanmasını bilen bir yazardı. Sadece yazdığı olayı düşünmez olayın çevresindeki öteki olaylarla yazdığı olayın arasındaki münasebetleri bulur çağı bir "bütün" olarak çizgi çizgi ortaya çıkarırdı. Günümüzde elbette Naimâ'dan daha iyi tarihçilerimiz vardır fakat o veciz beyan sadeliğine ulaşacak bir kalem zor gelir....

    "Naimâ Tarihi" diye anılan ünlü eserinin asıl adı "Ravzatül-Hüseyin fi Ah bar-ı Haakayn (Doğu ve Batı Haberlerinin Özeti Hakkında Hüseyinin Bahçesi)" dir. Eserini böylece Amcazade Hüseyin Paşaya ithaf etmesi, ona teşekkür içindir. Çünkü bu tarihi kendisine "Şarihül-Menar" adlı eseri örnek alarak yazmasını söyleyen odur.

    Nâimâ Tarihi 6 cilttir. Bunda, 1574den 1659 yılına kadar geçen olaylar ayrıntılı olarak anlatılır. Bu tarihin, İstanbulun muhtelif kütüphanelerinde çok sayıda yazmaları vardır. Bunların bazısında olaylar 1591den (Hicrî 1000) başlıyor. Eserin ilk baskısı İbrahim Müteferrika tarafından basılmıştır.
Nâimâ, 1716 yılında Patras (Mora) da, 63 yaşında iken öldü.

    Nâımâdan
"...Bir şahsı Firenk heyetine koyup, yüz altın ve altı bin akçe, bir timâr verip, mektubu küf far ortasına bırak diye sırran tefhim eyledi. Badehu taşra çıkarıp seni vezire gönderirim, vardığında kale hali mukadderdir ve kâfir kışlak tedbirin gördüler. Beş on güne dek erişmezseniz hâl müş-kil olur diyesin. Mektup sorarsa, yoktur, ele girmek havlinden vermediler diye ağızdan söyleyesin, eğer ele girersen kendini altı bin kuruş pahaya dek kesesin, çıkarayım ve kala ahvalini sual ederlerse mektub-ı mahûd ahvalin söyleyesin, diye tâlim etti..."

     Naimâ Tarihinin bir başka bölümünde, Sultan III. Mehmetin korkaklığı anlatılmıştır. Nâimâ dan öğrendiğimiz olay şudur: Padişah III. Mehmet zorla sefere çıkarılmış ve Osmanlı Ordusu, Hasova mevkiinde durmuştu. Tarihe, Hasova Zaferi olarak geçecek olan savaştan önce, padişahın, Sadrazam Damat İbrahim Paşaya gönderdiği tezkire pek yüz kızartıcı oldu: "Sen ki lalamsın, burda muharebe içün seni serdar idüp, ben buradan İstanbula revân olsam olmaz mı?.."
   
    Nâimâ, tarih yazışına yepyeni bir stil getirmiştir. Onun renkli ve çekici bir üslûbu vardı. Olayları, bunları doğuran sosyal çevre ile beraber görüp anlattı. Halkın ve memleketin bu devirdeki hayatı Nâimânın eserinde canlandı. Padişah ve vezirlerin eksik yönlerini, hatalarını güçlü bir ifade tarzıyla yazdı ve eleştirdi.
   
    Nâimâ, tarih olaylarının ve bunları meydana getiren şahısların iç dünyalarına da sızarak yepyeni bir tarih edebiyatı ve sanatı ortaya koydu. Bu eser tarih edebiyatımızın en değerli eserlerinden biridir. Nâimânın bu düzenli eserini ilk kez İbrahim Müteferrika iki cilt olarak bastı. Daha sonra eser altı cilt olarak yeniden yayınlandı. Nâimâ Tarihi, Osmanlı tarihleri içinde önde gelen tarih kitaplarından biridir. Nâimâ, devlet görevinde, Anadolu Muhasebeciliğine kadar yükseldi, fakat haksızlığa karşı göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözler söylediği için 1706 yılında Hanyaya sürüldü.  Eşinin talebi üzerine, sürgün yeri Bursa olarak değiştirildi. Sürgünde, çok sıkıntılı günler geçirdi. Koca bir yıl çekmediği çile kalmayan Nâimâ, nihayet Çorlulu Ali Paşanın izniyle İstanbula geldi. Tekrar devlet hizmetine alındı. Hatta Çorlulu Ali Paşa, onun gönlünü almak için Mora seferine beraberinde götürdü. Ancak bu sefer sırasında da tok sözlülüğünün cezasını çeken Nâimâya, bir kısım görevlerinden el çektirildi. Haksız ve yersiz muamelelere maruz kaldı.


ALINTIDIR
« Son Düzenleme: 30 Nisan 2009, 14:29:10 Gönderen: hasmetvu »

Gazi Evrenos Bey
« Yanıtla #45 : 03 Mayıs 2009, 14:26:39 »

   
      OsmanlıDevleti’nin kuruluşunda büyük hizmetleri bulunan Gazi Hacı Evrenos Bey, millîtarihimizde seçkin bir mevki işgal etmektedir. Bu değerli kumandan Rumeli kıtasının önemli yerlerini fethedenler arasındadır. Başarıları yalnız Türk tarihinde değil,Avrupa milletlerinin tarih sayfalarında da yer almıştır.

      Gazi Evrenos Bey, Avrupa topraklarında Türkün nam ve şanını yükselten en büyük kumandanlardan biridir. Yenice-i Vardar’da bir çok cami, medrese ve imarethaneler yaptırıp bunlara hepsine de vakıflar tahsis etmiş bir hayırseverdi.


                                                    Gazi Evrenos Bey

      Gazi Evrenos Bey, 1288 tarihinde Balıkesir’de doğmuştur. Ataları ise, Akkoyunlu Türklerine dayanmaktadır. Büyük babası Bozoklu Han’ın Türkmen aşiretleriyle beraber Horasan’dan Anadolu’ya gelmiştir. Bu zatın yedi çocuğu vardı. Ertuğrul Gazi, Uçbeyi olduğu zaman Bozoklu Han ona yardımda bulunmuştu. Bozoklu Han’ın yedi çocuğundan biri de İsa Bey’dir ve Evrenos’un babasıdır.

      Evrenos Bey’in asıl adı Evren’dir. Anadolu’da Evren adlı birçok köy bulunduğu gibi,eski devirlerde isim olarak da kullanılan Evren kelimesi, Türklerin ebedî hayat diyeinandıkları efsanevî bir yılanın adıdır. Us kelimesi de bey manasına gelmekte olduğuna göre Evrenos, Evren Bey demektir. Evren Bey’in nesebi şu zatlardır: Bozoklu Han, Kuşdemir Han, Özer Han, Gündüz Han, İsa Bey, Evrenos Bey’den sonra ise İkiyürekli Ali Bey, Gazi Ahmet, Musa Bey gelmişlerdir.

      Evrenos Bey, Balıkesir’de babasının terbiyesiyle büyümüş ve güçlü bir eğitim görmüştür. Asil bir Türkmen soyuna dayanan Evrenos, Karesi Beyi Aclan Bey’inordusuna girerek çalıştı.

     Fakat Orhan Gazi, Karesi Beyliği’ni fethedince, Ece Bey ile beraber Orhan Gazi’nin hizmetine girdi. Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı Balıkesir’e vali tayin ettiği zaman Evrenos Bey’i yanına müşavir olarak verdi. Süleyman Paşa Evrenos Bey’de yüksek bir askeri kudret görerek onu pek sevdi. Onu yanından ayırmaz, her işini onunla müşavere ederdi. Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı, Rumeli’nin fethine memur edince Süleyman Paşa, Evrenos Bey’i de maiyetine aldı.

     Gazi Evrenos’un, Avrupa yakasına askerî kuvvetleri getirmek için gemiler tedarikinde büyük hizmetleri dokundu. Süleyman Paşa ve Evrenos Bey, bir Türk ordusu ile,Gelibolu’dan Avrupa toprağına ayak bastılar. Şehzade askerlerini birkaç kolaayırdıktan sonra, Evrenos Bey, Keşan havalisini fethetmekle meşgul iken, kuvvetli bir düşman ordusu üzerine gelmeye başladı. Evrenos Bey, bu kuvvetleri sabaha karşıyıldırım gibi bir taarruzla perişan etti.

    Evrenos Bey’in bu muvaffakiyetinden memnun olan Süleyman Paşa, Evrenos Bey’in hizmetlerini överek bu zaferi babasına bildirdi. Orhan Gazi de Evrenos Bey’e bir kılıç, bir dekaftan gönderip vakıf için istediği yerleri temlik eylediğini belirten bir de ferman önderdi. Bu başarısından sonra Süleyman Paşa avlanırken atından düşerek öldü.

     Süleyman Paşanın öldüğünü duyan Balkan milletlerinden Rumlar, Bulgarlar, Sırplar ve Ulahlar, Türkleri Avrupa’dan kovmak için otuz bin kişilik bir müttefik ordusu hazırladılar. Bu askerin bir kısmı denizden gelerek Gelibolu’ya çıktılar. Fakat Gazi Evrenos yıldırım gibi bunların üzerine gelerek bir kısmını karada, bir kısmını da gemilerinde mahvetti. Bu sıralarda Orhan Gazi oğlunun acısına dayanamayarak vefat etti.

    Orhan Gazi’nin yerine oğlu Murat Hüdavendigar, Osmanlı tahtına üçüncü padişah olarak oturdu. Yeni padişah, Gazi Evrinos Bey’i Gümülcine’nin fethine memur etti. Osıralarda Hacı İlbey, Edirne’yi fethedince, padişah bu şehre geldi. Fakat bir müddet sonra Bursa’ya dönerek Lala Şahin Paşa’yı Rumeli Beylerbeyi olarakEdirne’de bıraktı. Hacı İlbey’in vefatı üzerine Rumeli fetihleri Evrenos Bey’e kaldı.

    Bizans imparatoru yeni bir ordu hazırlayarak bunları Yalova ve İzmit taraflarına gönderdi.Bu haber üzerine Evrenos Bey, Bizanslıları tehdit etmek maksadıyla kuvvetleriyle İstanbul üzerine yürüyerek Yeşilköy’e kadar geldi. İmparator Türklerin İstanbul kapılarına dayanmasından korkarak barış istemeye mecbur kaldı. Bundan sonra Evrenos Bey, Makedonya’nın fethine gitti. Evrenos Bey ve Hayrettin Paşa, Manastır şehrini fethederek Osmanlı mülküne kattılar. Bu şehirden sonra Selanik şehrini kuşattılar.

   O sıralarda Murat Hüdavendigar, oğlu Beyazıt’a, Germiyanoğlu Yakup Bey’in hemşiresi Devlet Hatun’u almaya karar verdi. Bursa’da parlak bir düğün hazırlandı. Bu düğüne Evrenos Bey de davet edildi. Evrenos Bey, düğüne yüklümiktarda hediyeler gönderdi. Bu hediyeleri gören padişah:

   Bizim Koca Evrenos’un hediyeleri hükümdarların hediyelerinden üstünmüş! Aferin Evrenos!Dedi.

   Bu hediyelere mukabil Padişah da Mısır Hükümdarı Sultan Berkok tarafındangönderilmiş olan atları takımı ile Evrenos Bey’e ihsan etti.

   Bundan sonra Evrenos Bey’e Gazilik unvanı verildi. Aynı yıl da hacca gederek de hacı oldu.

   Gazi Hacı Evrenos Bey, hacdan döndüğü zaman Avrupalı müttefik ordusu Kosova’ya gelip konaklamıştı. Bunu duyan Evrenos Bey derhal orduya katıldı. Padişahla Taslımevkiinde buluştu. Bu kahramanı gören Murat Hüdavendigar onu kucaklayıp öptü. GaziEvrenos, kırk kadar yiğidi yanına alarak keşfe çıktı. Birkaç gün sonra bir miktaresir elde ederek onları karargaha getirdi. Bu esirlerden oldukça bilgi elde edildi.Bunun üzerine Türk ordusu Kosova Ovasına doğru harekete geçip bir mevkide konakladı.Padişah bu mevkide askerî bir divan kurdu. İlk defa padişah Evrenos Bey’e:

   Evrenos,hayli zaman seni buraların hudut muhafızlığında bulundurdum. Buraların ahvalinibilirsin. Bu sebeple fikirlerin cümlenin reyine tercih edilmek gerektir. Bu muharebe hakkında ne gibi tedbirler düşünüyorsun?
Evrenos Bey hemen ayağa kalkarak:
   
    İltifat-ı şahanenize teşekkürler ederim. Dedi; emir ve rey Hazret-iPadişahındır.
   
    Padişahın emri tekrarı üzerine de şu mütalaada bulundu:
Padişahım,dedi. Düşmanın üzerine ilk defa biz taarruz etsek, düşmanı yerinden oynatmak güçolur kanaatindeyim. Bunun için taarruzu onlara bırakalım. Onlar açılıpdağıldıkları zaman şiddetli ve umumi taarruza kalkalım. Şayet bozulurlarsa onlarbir daha düzelemezler. O zaman zafer bizim olur.

    Padişah,Demirtaş, Yahşi Bey, Şehzade Yıldırım Beyazıt ve Sadrazam Ali Paşa’ya ayrıayrı fikirlerini sordu. Onların hepsi de:
   
    Evrenos Gazi’nin sözü sözdür!

    Dedikleri zaman Padişah:
 
     Benim de mütalaam böyledir. diyerek bu şekilde taarruza karar verildi. Fakat bu esnada bir kumandan söz alarak:
Düşmanınönüne mühimmat develerini siper ederek muharebe etsek iyi olmaz mı? diye sordu.

   EvrenosBey, şu cevabı verdi:

Vaktiyle Büyük İskender, Hindistan’ı istila edince, ozamanın Hint Hükümdarı, İskender ordusunu şaşırtacağı kanaatine kapılarak,ordusunun önüne filler dizdirmişti. Fakat muharebe esnasında fillerin ürkmesi üzerine ordusu bozuldu. İskender de zafere ulaştı.

   Bununüzerine kumandanın teklifi reddedildi. Murat Hüdavendigar, merkezin kumandasını üzerine aldı. Gazi Evrenos ile Şehzade Beyazıt’ı sağ kanada, Şehzade Yakup Çelebi’yi de sol kanada verdi. Taarruz başlamadan önce Evrenos Bey, şunu tavsiyeetti:

   Sipahilersağ ve sol safların önüne geçsinler. Bunlar düşmanı şiddetli bir ok yağmuruna tutsunlar. Bu şiddetli ok yağmuru ile düşmana göz açtırmasınlar.

   Evrenos’unbu fikri de derhal kabul edildi. Bundan sonra Birinci Kosova Meydan Muharebesi bu planüzerine bütün şiddetiyle başladı.

   Düşman ordusu perişan edilerek Kosova zaferi kazanıldı. Lakin ne yazık ki, bir Sırplınınhançeri ile Murad Hüdavendigar Kosova’da şehit edildi. Bu muharebede Evrenos Bey,Erkanı Harbiye Reisliği vazifesini ifa etmişti.

   Murad Hüdavendigar’ın ölümü üzerine yerine oğlu Yıldırım Beyazıt tahta geçti. Yenipadişah, Gazi Evrenos’u Makedonya havalisinin muhafazasına memur etti. Yunanlıların rahat durmaması üzerine Gazi Evrenos kuvvetleriyle Teselya’ya girerek şehri baştanbaşa fethetti. Tam bu esnada müttefiklerinden bir haçlı ordusu Tuna’yı aşarak Niğbolu Kalesini kuşattı.

   Yıldırım Bayezit, büyük bir ordu hazırlayarak Niğbolu üzerine yürüdü. Gazi Evrenos, bumuharebeye de katıldı. Yıldırım Bayezit müttefik ordularını yenerek Niğbolu Zaferini kazandı. Bu harpten sonra Yıldırım Bayezit Anadolu’yu istila edenTimurlenk’in üzerine yürüdü. Fakat Timur’a yenilerek Ankara Meydan Muharebesi’nde esir düştü.

   O zamanlar Anadolu’nun birliği bozularak, Yıldırım’ın oğulları her taraftaistiklal davasına kalktılar. Rumeli’de Emir Süleyman, hüküm sürmeye başladı.Evrenos Gazi, Rumeli’de bulunduğu için Emir Süleyman’ın emrine girmeye mecburkaldı.

   Fakat Şehzade Musa Çelebi, Rumeli’ne geçerek Emir Süleyman’la mücadeleye girişince,Evrenos Bey, Selanik taraflarına çekildi. Musa Çelebi, kardeşini yenerek Edirne’de padişahlığını ilan etti. Şehzade Musa, Evrenos Bey’i hizmetine davet etti. Fakat Evrenos Bey, gözlerinin görmediğini bahane ederek gelmek istemedi. Fakat Musa Çelebionu zorla yanına çağırttı. Gözlerinin görüp görmediğini anlamak için ona sofrada et yerine kurbağa ikram etti. Evrenos Bey, korkusundan kurbağayı yemek zorunda kaldı.

   Musa Çelebi’nin üzerine Amasya’dan Çelebi Mehmet gelerek yeniden mücadeleye sebep oldu.Çelebi Mehmed, Evrenos Bey’i ordusuna davet etti. Musa Çelebi ile yapılan bu harpte Gazi Evrenos beş oğlu ile beraber sol kanatta savaştı. Bu muharebede Musa Çelebi de öldürüldü. Çelebi Mehmet Anadolu’nun birliğini kurunca, Evrenos Bey’e birçok ihsanlarda bulundu. O yine oğullarıyla beraber devlet hizmetine koyuldu. OğullarındanAli Bey, İsa Bey, torunlarından Süleyman, Gazi Ahmet ve Mehmet Beyler devlet hizmetinde büyük yararlılık gösterdiler.

  Gazi Evrenos Bey, 1417 tarihinde 129 yaşında hayata veda etti. Mezarı Yenice Vardarı’ndadır. O zamanlar ölümüne (Kınına girdi o gaza kılıncı) tarihi düşürülmüştür.

alıntı


Çevrimdışı konuralp

  • ****
  • Cinsiyet: Bay
TARİHİ BÜYÜKLERİMİZ(UNUTULMAZ OLANLAR)
« Yanıtla #46 : 03 Mayıs 2009, 16:30:20 »

Hacı İlbey

Hacıİlbey, Türk Milletinin zekasını dünyaya tanıtan bir destan yazdı.

Hacı İlbey Osmanlı Devleti'nin Rumeli'de yayılmasında önemli hizmetleri geçmiş ve Sırpsındığı baskınının kahramanı olan Osmanlı komutanıdır.

Karesioğulları Beyliği komutanlarından iken, Orhan Gazi tarafından Karesi Beyliğinin alınmasıyla Gazi Evrenos Bey, Ece Yakup ve Gazi Fazıl Bey lerle beraber Osmanlı Beyliği hizmetine girmiş ve Karesi Beyi tayin edilen şehzade Süleyman Gazi 'nin maiyetine verilerek onunla birlikte Rumeli'nin fethine katılmıştır.

Rumeli fütuhatının başlangıcında Konurhisar'ın elde edilmesiyle oranın muhafızı olmuş, burayı kendisine üs yaparak Malkara ve İpsala'yı almış; Hayrabolu ve Çorlu taraflarına akınlar yapmış; daha sonra Lüleburgaz (Kuleli Burgaz)'ı ele geçirmiştir. Bu defa da Lüleburgaz'ı kendisine üs edinmiştir. Süleyman Gazi'nin ölümünden sonraki gerilemede metanet gösterdi ve muntazam olarak çekildi; durumun düzelmesi üzerine kendisine baskın yapmak isteyen Dimetoka Rum beyinden önce davranarak onu bozmekla Rum beyini esir etmiş ve bu suretle Dimetoka'yı almıştır. O sırada Rumeli fütuhatını takip için gelen Sultan I. Murat'a bunu müjdelemiştir.

Edirne üzerine yapılan harekatta Lala Şahin Paşa maiyetinde olarak buranın fethinde, daha sonra yine Lala Şahin Paşa ile Zağra ve Filibe'nin zaptında bulunmuştur. Bu Türk harekatına karşı Macar kralının kumandası altında Sırp, Bulgar ve Bosna kralları kuvvetleri ittifak edip büyük bir ordu ile Meriç nehri yanında Çirmen mevkiine gelip nehri geçtiler; ilk hedefleri Edirne'yi almaktı.

Bu hal, Edirne'de bulunan Beylerbeyi Lala Şahin Paşa'yı telaşa düşürdü; durumu Bursa'da bulunan Sultan Murat'a bildirdi ve acele yardım istedi. Hacı İlbey, Lala Şahin'in heyecanını teskin ederek yanındaki kuvvetlerle öncü olarak ileri gönderildi; düşmanın kuvveti ve vaziyetini tetkik etti. Zaferden emin olan haçlılar ihtiyatsız bir halde olup içki ve eğlenceye dalmışlardı. Gece karanlığından istifade eden Hacı İlbey düşmana şiddetli bir baskın yaptı, asıl büyük Türk ordusunun kendilerini bastığını zanneden Haçlılar bozguna uğradılar, bir kısmı kırıldı ve bir kısmı Meriç 'te boğuldu. Macar kıralı canını zor kurtardı; rivayete göre kurtuluşunu boynunda asılı bir Meryem tasvirine hamletti ve şükrane olarak daha sonra Meryem Ana adına bir kilise yaptırdı. Osmanlı tarihlerinde Sırpsındığı ve Batılı tarihçilerce Meriç veya Çirmen muharebesi denilen bu savaş yaklaşık 1364'de olmuştur.

Lala Şahin Paşa'nın düşmanın çokluğu dolayısiyle padişahtan kuvvet istemesi ve bu arada maiyetindeki bir kumandanın on bin kişi ile altmış bin tahmin edilen kuvveti bozması Şahin Paşa'yı mahcup duruma düşürdü. Bunun neticesi olarak bir vesile bulup bu değerli kumandanı zehirletti (vefatı yaklaşık 1365).

Hacı İlbey'in ailesi 1390 yılında Evrenos gazi tarafından Kayalar Kırımşa Bölgesine yerleştirilmiştir.

Balıkesir'de bir mahalle 'Hacı İlbey' ismini taşımaktadır. Hacı İlbey soyundan gelenler 1924 yılında mübadele anlaşması ile anadoluya dönmüşlerdir.
« Son Düzenleme: 03 Mayıs 2009, 16:37:08 Gönderen: konuralp »

Çevrimdışı konuralp

  • ****
  • Cinsiyet: Bay
Çoros Gurkin
« Yanıtla #47 : 03 Mayıs 2009, 16:43:01 »

           Çoros Gurkin

     Grigoriy Gurkin, Türkçe ön adı ile Çoros Gurkin, Sadece Altay Türklerinin değil Sibirya’daki bütün Türk boylarının çok iyi tanıdıkları ve hatta efsaneleştirdikleri bir önderidir. Onu dünyaya tanıtan ressamlığı olsa da Çoros Gurkin aynı zamanda bir Türkolog ve etnograftır. Günümüz Sibirya Türkleri için Gurkin’in başka bir önemli yönü de bağımsızlık kahramanı olmasıdır.

     Gurkin 1870’te Altay’da Ulalu Curt’a bağlı Caş Tura’da doğmuştur. Misyonerlerin Altay’da açtığı okulu bitirmiştir. 1897’de Petersburg’daki resim akademisine gitmek için çalışsa da geç kaldığı için kabul edilmemiştir. Ressam İ.İ. Şişkin ile tanışan Gurkin 8 ay kadar onunla birlikte kalmış ve ondan ders almıştır. 1899’da Petersburg Resim Akademisine sınavsız alınmıştır. 4 yıllık eğitimini tamamlayan Gurkin, daha sonraları Altay Masallarını derlemeye başlar. 1926 yılında Rus şair G.Vyatkin ile birlikte Altay Masallarını yayımlar. (G.Vyatkin, Ç. Gurkin, Altayskie Skazki, Novosibirsk 1926)

     4000’e yakın eseri bulunan Gurkin’in en önemli eseri ise “Han Altay” adlı tablosudur. 1907’de yaptığı bu resim yüzünden 1937’de “Pantürkist ressam” olarak suçlanır ve öldürülür. 1917 devriminden sonra Gurkin ve Altaylı aydınlar Ruslara kaşı çalışmalara girerler. Sibirya’daki bütün Türk boylarını içine alacak “Karakorum” adında bağımsız bir devlet kurmaya niyet ederler. Hatta bu amaçla küçük bir ordu oluştururlar. Bu girişimin devamı gelmeyince Gurkin 1919 yılında önce Moğolistan’a daha sonra ise 1921 yılında onu bağırlarına basacak olan Tuvalıların arasına gider. Gurkin’in Sibirya Türkleri için düşündüğü devletin içinde Tuvalılarda bulunmaktaydı. 1940 lara kadar devam eden “Pantürkist” hareketin ilk yolbaşçılarından olan Gurkin bu gün sadece Altaylılar tarafından değil Tuvalılar tarafından da bu yüzden sevilmektedir
Gurkin’1907’de yaptığı Han Altay tablosunu 1936’da tekrar yapar. Ancak resim biraz değişiktir. İlk yaptığı tabloda Altay dağlarının zirvesinde bir kayada kartal bulunmaktadır. Bu kartal Altay’ın manevi koruyucusu ve bağımsızlığını temsil etmektedir. Tabloda Altay dağında yeşermiş bir çam (Karagay) ağacı vardır. Bu ağaç Altay Türklerini temsil etmektedir. Bu çamın hemen yanında üç küçük fidan yeşermektedir. Bu fidanlarda Altay’ın geleceğini kuracak olan gençleri temsil etmektedir.
     Gurkin 1936’da yani 29 yıl sonra Han Altay’ı tekrar yapmıştır. 1907’de yapılan tabloda bazı değişiklikler vardır. Tabloda yapılan bu değişiklikler ise gerçek hayatta nesilleri tüketilen Türklerin dramının yansımasıdır aslında. 1936’da yaptığı tabloda Altaylar’da kanatları açmış olan kartal yoktur artık. Çam ağacı iyice cılız bir haldedir ve küçük fidanlarda yok olmuştur. Bunlarla birlikte Çamın hemen yanı başında bir başka çam daha büyümüştür (Ruslar)1937’de öldürülmüştür. Suçu doğal olarak “Pantürkist” olmaktır. Resimleri de “Pantürkist sanat eserleridir” Zaten 1937-1938’de Türk boyları arasında yetişmiş olan tüm aydınlar Ruslar için “Pantürkisttir” Dağ başında çoban olarak yaşamak dururken neden bilim adamı, sanatkar, siyasetçi olsunlar ki.

     O yıllarda pek çok bilim adamının eserleri “Pantürkist Kitap”olarak kabul edilerek cezalandırılmıştır. Türk aydınlanmasının bütün temsilcileri gibi Gurkin'inde ortadan kaldırılması gerekliydi. Türkiye’de tanınmaması doğaldır. Çünkü Türkiye tanıması gereken hiç kimseyi tanımaz. Hatta başına getirdiği devlet adamlarını bile tanımaz.

alıntı
« Son Düzenleme: 11 Haziran 2009, 07:29:16 Gönderen: hasmetvu »

Çevrimdışı şimal

  • ****
  • Cinsiyet: Bayan
TARİHİ BÜYÜKLERİMİZ(UNUTULMAZ OLANLAR)
« Yanıtla #48 : 04 Mayıs 2009, 09:19:19 »

DEDE KORKUT

Büyük Türk destanının yaratıcısı Dede Korkut'un kişiliği üzerinde bilgilerimiz yetersiz kalıyor.Millî Destanımızın ana kaynağı olan Dede Korkut Kitabı’nın bugün elde, biri Dresden'de, öteki Vatikan'da olmak üzere, iki yazma nüshası vardır. Bu yazma eserlere dayanarak Dede Korkut Kitabı, memleketimizde birkaç kez basıldığı gibi, birçok yabancı memleketlerde çeşitli dillere de çevrilmiştir.

Ayrıca:

Milletimizin kahramanlara verdiği değeri ve kahramanların vasıflarını;

Tarihimizin ilk devirlerine ait hâdiseleri ve bunun halk üzerindeki tesirlerini;

Atalarımızın duygu, düşünce, heyecan, öfke, kızgınlık, hiddet, pervasızlık, sadakat sevgi, saygı, itaat hallerini ve zaaflarını, alınganlıklarını;

Türk aile yapısının sağlamlığını;

Türk coğrafyasının özelliklerini,

Türk destanlarının en güzel örneklerini Dede Korkut’ta bulmaktayız.[/
b]
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
       

        Korkut-Ata adıyla da tanınan Dede Korkut, söylentilere göre Oğuzların Bayat Boyundan Kara Hoca’nın oğludur. Onun, IX. ve XI. yüzyıllar arasında Türkistan'da Sir-Derya nehrinin Aral Gölüne döküldüğü yerde doğduğu, Ürgeç Dede adında bir oğlu olduğu, Oğuz Türklerinden büyük saygı gördüğü, bu bölgelerde hüküm süren Türk hakanlarına akıl hocalığı ve danışmanlık ettiği destanlarından anlaşılmaktadır.


       Dede Korkut'un Türkler arasında, ağızdan ağıza, dilden dile dolaşan destan niteliğindeki hikâyeleri XV. yüzyılda Akkoyunlu'lar devrinde Dede Korkut Kitabı adıyla bir kitapta toplanmış, böylelikle sözden yazıya dökülmüştür. Destan derleyicisi, Dede Korkut kitabının önsözünde Dede Korkut hakkında şu bilgileri verir ve onun ağzından şu öğütlerde bulunur:

           (Bayat Boyundan Korkut Ata derler bir er ortaya çıktı. 0 kişi, Oğuz'un tam bilicisi idi. Ne derse olurdu. Gaipten türlü haber söylerdi...)

         (Korkut Ata Oğuz Kavminin her müşkülünü hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ata'ya danışmayınca yapmazlardı. Her ne ki buyursa kabul ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi...)

         (Dede Korkut söylemiş: Lapa lapa karlar yağsa yaza kalmaz, yapağılı yeşil çimen güze kalmaz. Eski pamuk bez olmaz, eski düşman dost olmaz. Kara koç ata kıymayınca yol alınmaz, kara çelik öz kılıcı çalmayınca hasım dönmez, er malına kıymayınca adı çıkmaz. Kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın yerine yetişenidir, iki gözünün biridir. Devletli oğul olsa ocağının korudur...)

           (Dede Korkut bir daha söylemiş: Sert yürürken cins bir ata nâmert yiğit binemez, binince binmese daha iyi. Çalıp keser öz kılıcı nâmertler çalınca çalmasa daha iyi... Çala bilen yiğide, ok'la kılıçtan bir çomak daha iyi. Konuğu olmayan kara evler yıkılsa daha iyi... Atın yemediği acı otlar bitmese daha iyi. İnsanın içmediği acı sular sızmasa daha iyi...)

            Dede Korkut'un kitabında on iki destan var. Bu destanlar, Türk dilinin en güzel örnekleri olduğu gibi, Türk ruhuna, Türk düşüncesine ışık tutan en açık belgelerdir.

          Dede Korkut, Oğuz Türklerini, onların inanışlarını, yaşayışlarını, gelenek ve göreneklerini, yiğitliklerini, sağlam karakteri ve ahlâkını, ruh enginliğini, saf, arı-duru bir Türkçe ile dile getirir. Destanlarındaki şiirlerinde, çalınan kopuzların kıvrak ritmi, yanık havası vardır.

         Bamsı Böyrek Destanı'nda Bey Böyrek’in ardından yavuklusu Banu Çiçek şöyle seslenir ;

Vay al duvağımın sahibi,
Vay alnımın başımın umudu.
Vay şah yiğidim, şahbaz yiğidim,
Doyuncaya dek yüzüne bakamadığım
Han yiğit...
Göz açıp ta gördüğüm,
Gönül ile sevdiğim,
Bir yastığa baş koyduğum
Yolunda öldüğüm, kurban olduğum
Can yiğit...


        Dede Korkut destanlarının kahramanları, iyiliği ve doğruluğu öğütler. Güçsüzlerin, çaresizlerin, her zaman yanındadır. Hile-hurda bilmezler, tok sözlü, sözlerinin eridirler. Türk milletinin birlik ve beraberliğini, millî dayanışmayı, el ele tutuşmayı telkin eder.

      Yüzyıllar boyu, heyecanla okunan bu eserdeki destanlar, Doğu ve Orta Anadolu'da, çeşitli varyantları ile yaşamıştır. Anadolu'nun birçok bölgelerinde, halk arasında söylenen, kuşaktan kuşağa aktarılan hikâye ve destanlarda Dede Korkut'un izleri ve büyük etkileri vardır.


     Dede Korkut’un Emsalsiz Değeri:



“Bütün Türk edebiyatını terazinin bir kefesine, Dede Korkut’u öbür kefesine koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.”

“Dede Korkut kitabı, Türk edebiyatının en büyük abidesi, Türk dilinin en güzel eseridir.”

Hayat tarzımızı, kültürümüzün zenginliğini, milletimizin insanî vasıflarını, faziletlerini, meziyetlerini, parlak bir şekilde, bu kitapta görmekteyiz.


     



==>"ALINTIDIR"<==



« Son Düzenleme: 11 Haziran 2009, 07:27:04 Gönderen: hasmetvu »

Ali Emiri Efendi
« Yanıtla #49 : 04 Mayıs 2009, 11:38:58 »


    Bazı insanlar vardır doğdukları yerlerin yüz akıdırlar. Bu insanlar sadece yaşadıkları zaman değil, öldükten sonra da eserleriyle, yaptıkları güzel işlerle hayırla yad edilirler.''Ali Emiri Efendi, eşine az rastlanabilecek niteliklere sahip bir değerdir.

    Araştırmacı ve Tezkire yazarı. Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugat-it Türk isimli muazzam eserini Türk kültür hayatına kazandıran kişi. Millet kutüphanesinin kurucusu.Milletinin kültür mirasının korunmasında böylesine çok büyük hassasiyetler gösteren, her türlü maddi menfaatleri hiç düşünmeden elinin tersiyle iten;



                                                         Ali Emiri Efendi

       1857 yılında Diyarbakır’da doğan Ali Emiri Efendi de işte bu insanlardan biridir. Ailesi Diyarbakır’ın köklü ve aydın bir ailesi olup, seyyid ve şerif soyundan gelmektedir.Diyarbakır’ın ünlü şairlerinden Saim Mehmet Emiri Çelebi’nin torunlarından Seyyid Mehmet Şerif Efendi’nin oğludur.
   
       İyi bir öğrenim görmesinde ve yetişmesinde ailesinin büyük rolü olmuştur. İlk öğrenimini Sülûkiyye Medresesi’nde tamamlamıştır.

      Muhtâc isen füyûzuna eslâf pendinin
      Diz çök önünde şimdi Emîrî Efendi’nin

     Amcası Fethullah Feyzi Efendi’den ve büyük amcası Şaban Kâmil Efendi’den alet ilimleri ve hat dersleri , Şirvan Kaymakamı olan dayısından Farsça dersleri aldı. Kısa zamanda Arapça ve Farsça’sını ilerletti. Bu arada eski tarzda şiirler kaleme almaya başladı. Küçük yaştan itibaren okumaya ve öğrenmeye olan merakı yaşamı boyunca da devam etmiş ve hayatının gayesi haline gelmiştir.

    1916 yılında büyük bir özveriye bir araya topladığı eserlerle kendisine tahsis edilen Feyzullah Efendi Medresesinde bir kütüphane kurmuş ve bütün ısrarlara rağmen kütüphaneye kendi ismini değil de “Ben bu kitapları Milletim için topladım ve Milletime vakfediyorum “ diyerek kütüphanenin adını “Millet Kütüphanesi “ koymuştur.

    1857’de Diyarbakır’da doğan Ali Emiri, daha küçüklüğünden itibaren okumaya ve araştırmaya meraklıydı. Sekiz on yaşlarında, eski yapılar üzerindeki yazıları okuyup anlamaya çalışıyordu. Ayrıca şiiri de seviyordu. Güçlü bir hafızaya da sahip olan Ali Emiri, dokuz yaşındayken, beş yüzden fazla şairin şiirlerinin yer aldığı Nevadir’ül Asar isimli eserdeki dört bin beyiti ezberlemişti bile. Gençliğinde hat sanatıyla da meşgul olan Ali Emiri bu konuda oldukça başarılı sayılır. Çünkü, yazdığı bazı levhalar Diyarbakır’da camilere asılmıştı.

    Ali Emiri çok yönlü bir şahsiyete sahipti. Fakat, kitap okuma merakı her şeyin üstündeydi. Durmadan ve büyük bir iştahla devamlı surette kitap okuyordu. Bundan dolayı daha gençlik yıllarında Doğu Edebiyatı’na ait bir çok kitabı okuyup ezberlemişti. Bu yıllarını kendisi şöyle anlatıyor:"Eğlenmeye merakım yok idi. Üstadımızla gezintiye gittiğimizde, çocuklarla oyun oynarken, ben bir tarafa çekilir kitap okurdum." Emiri, ozellikle, tarih kitaplarını da okumayı çok seviyordu. Bu sevgi o kadar büyüktü ki, bazen uykusunu bile bu uğurda feda ediyordu. Geceleri kitabı okurken, çoğu zaman sabahı ettiğinin farkına bile varmazdı. Uyuduğu zaman da yanındakileri uyutmazdı. Çünkü, uykudan önce okuduğu kitapları, uykusunda yüksek sesle tekrar ederdi. Okumaları o dereceye vardı ki, vücudu zayıf düşüp hasta oldu. Doktorların kitap okumayı bırakıp gezmeye çıkma tavsiyesini de yerine getiremedi. Kitap okuma merakı babasının ticari işlerine de zarar verdi. Babasi Ali Emiri’yi onbeş yaşındayken, onu çarşıda bir dükkan açarak ticarete hazırlamak istedi. Fakat Ali’nin aklı parada pulda değil, kitaplardaydı. Dükkan içinde de kitap okumasını sürdürdü. Dükkana bir müşteri girdiginde, “Mal orada fiyatı da şudur alacaksanız indireyim, yoksa beni boşyere meşgül etmeyin” diye sesleniyordu. Bunun üzerine muşteri de mal almadan gidiyordu. Babası oğlunun ticarete faydadan ziyade zarar verdiğini görünce, onu dükkandan uzaklaştırmak zorunda kaldı.

      Çalışma hayatı memuriyette geçti. Katip ve defterdar olarak Diyarbakır, Selanik, Adana, Leskovik, Kırşehir, Trablusşam, Elazığ, Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’de otuz yıl kadar memuriyet görevinde bulundu. Çok sevdiği kitaplarla daha çok meşgul olabilmek için 1908’de kendi arzusuyla emekli oldu.

      Emekliye ayrıldıktan sonra Ali Emiri, kalan hayatını İstanbul’da kitapları arasında geçirdi. Akşamları Divanyolu’ndaki Diyarbakır Kıraathanesine gidiyor, dostları ile sohbet ediyordu. Onun bu sohbetlerini Dr. Muhtar Tevfikoğlu şöyle anlatıyor: "Dostları dediğim, öğrencileri, daha doğrusu öğrenci hüviyetine bürünmüş arkadaşları. Ama nasıl öğrenciler? Her biri kendi sahasında tanınmış ilim ve fikir adamı, eser sahibi, kalem erbabları. Sohbet dediğim de bir nevi ders. O yaşlı başlı, kelli felli adamlar öğrenme heyecanı içinde, Emiri’nin etrafını sarmışlar, durmadan bir şeyler soruyorlar. Bazı ilmi meselelerde tereddütlerini gideriyorlar. Bilmedikleri kaynakları öğreniyorlar. Yeni mehazlar elde ediyorlar. Kısacası ondan bir anlamda ders alıyorlardı."

     üç gün süren bir hastalıktan sonra, 23 Ocak 1924’te Fransız hastahanesinde vefat etti. Mezarı, Fatih türbesi avlusundadır.





   Divan-ı Lugat-it Türk



     Büyük dil bilgini Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugat-it Türk isimli muazzam eseri, 1910’a kadar adı bilinen, fakat kendisi meçhul bir eserdi. Diğer bir deyişle, o zamana değin, eserin sadece adı vardı, fakat kendisi ortada yoktu. Eser, bugün bütün dünyada biliniyor, hakkında kitap, makale yazılıyor ve üzerinde tartışmalar yapılıyorsa, bunu büyük kitap aşığı, ilim ve kültür sevdalısı Ali Emiri Efendi’ye borçluyuz. Ali Emiri Efendi, Abbasi Halifesine sunulmak üzere Bağdat’ta 1072-1074 yıllarında Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan bu muhteşem eseri, sahaflarda Divan-ı Lugat-it Türk olduğu bilinmeden satılırken, fark etmiş ve satın alarak Türk kültür hayatına kazandırmıştır.


    Ali Emiri Efendi sahaf Burhan’dan 33 liraya satın aldı. Ancak, Ne sahafın ve ne de eseri satanın onun Divan-ı Lugat it Türk olduğundan haberleri yoktu. Eğer bunun farkına varmış olsalardı, çok daha büyük meblağlara satacakları kesindi. Daha kötüsü, bu eser kitap avcılarının eline geçmiş olsaydı, anında yurt dışına kaçırıp karşılığında bir servet elde etmeleri mümkündü.


     Ali Emiri Efendi böyle bir esere malik olduğu için tarif edilemez bir mutluluk içindeydi. Çünkü, bu kitap Osmanlı ulemasının asırlardır peşinde koştuğu "Divan-ı lügat-it Türk"ün ta kendisiydi. Dünyada bir başka nüshası yoktu.


     Ali Emiri Efendi kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: "Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeği içmeği unuttum... Bu kitabı, sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem."


    Büyük bir coşku içinde olan Ali Emiri Efendi kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe ediyordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi’nin Divan-ı Lugat-it Türk'ü bulduğunu işitmiş ve görmek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba yanaştırmamıştı; Kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi’ye gösteriyordu.


    Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanmış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çözülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine karışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri Efendi bunun tesipitini Kilisli Rıfat Efendi’ye yaptırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç kere okudu. Sonunda belli olmuştu eser tamdı. Kilisli Rıfat Efendi karışmış sayfaları yerli yerine koydu ve numaralandırdı. Ali Emiri Efendi bu hizmeti karşılığında, Kilisli Rıfat Efendi’ye bir evini hediye etmek istediyse de kabul ettiremedi. Kilisli Rıfat Efendi, eğer illa kendisine bir mükafat verecekse, kitabı yayınlamasının yeterli olacağını söyledi.

    17 Nisan 1916 tarihinde kurup 23 Ocak 1924 yılına kadar, yani ölümüne kadar yaşadığı sürede kurduğu kütüphanesinin müdürlüğünü de yapan Ali Emîrî Efendi’nin ölümü üzerine birçok meşhur edebiyatçı ve şair yazı yazmıştır. Ancak O’nu en iyi anlatan, ebedileştiren şiir, şüphesiz Yahya Kemal’in yazdığı şu gazeldir.


   Eserleri


   Tezkirei Suara'yi Amid, Osmanlı Vilayet-i Şarkiyesi, Osmanlı Şehirleri, Diyarbakır'lı Bazı Zevatın Tercüme-i Halleri gibi eserleri bulunan Emiri, 32 sayı yayınlanan Osmanlı Tarih ve Edebiyatı dergisini ve 6 sayılık Amid-i Sevde dergisini çıkardı.


alıntı




« Son Düzenleme: 04 Mayıs 2009, 11:39:41 Gönderen: hasmetvu »

Çevrimdışı Sencer

  • ****
  • Cinsiyet: Bay
TARİHİ BÜYÜKLERİMİZ(UNUTULMAZ OLANLAR)
« Yanıtla #50 : 04 Mayıs 2009, 12:20:59 »

                    DURSUN FAKİH (Tursun Fakih)


Tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimi. Şeyh Edebâlî hazretlerinin dâmâdı. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin bacanağıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. Sultan Orhan devrinde vefât etti.

Aslen Karamanlı olup, hocası Edebâlî hazretlerinin hemşehrisidir. Çeşitli ilimleri, Edebâlî'den tahsîl edip, tefsîr, hadîs ve fıkıh bilgilerinde âlim, tasavvufta yüksek derecelere sâhib oldu. Kalbi, kötülüklerin pisliklerinden temizlendi. Dünyâlık olan şeylerden uzaklaşmakta ve takvâda, güzel ahlâkta, ALLAHü teâlânın emir ve yasaklarına uymakta, insanlara doğru yolu göstermekte çok ileri idi.

Bu sırada Anadolu Selçuklu Devleti Sultanının, İlhanlı Gâzan Han tarafından İran'a götürülmesi üzerine devlet parçalandı. Her önüne gelen bey, herkes sığınacak yer arar oldu. Haber Osman Beyin meclisine ulaştı. Mecliste hazır bulunan Osman Beye, hatîb ve vâiz Dursun Fakîh şu teklifi yaptı: "Beyim! Cenâb-ı Hak size, sığınacak yer arayan müslümanları bir araya toplayıp idâre etmek basîretini ve gücünü ihsân etmiştir. ALLAHü teâlânın inâyeti, duâ ordusunun himmet ve bereketi, gazâ ordusunun kuvvet ve kudretleriyle çevrenizdeki tekfurları dize getirip, birçoklarının topraklarını mülkünüze dâhil ettiniz. Şimdi sıra Anadolu topraklarını ehil olmayanların elinden kurtarıp, ahâlisini huzûra kavuşturmaya gelmiştir. Müsâade buyurun da, adınıza hutbe okuyup, sizi sultan îlân edelim." dedi. Sultan düşünüp, istişâre etti. Dursun Fakîh'e hak verdi. O gün Dursun Fakîh, Osman Gâzi adına hutbe okuyup, beyinin sultanlığını îlân etti.

Dursun Fakîh bundan sonra Osman Gâzinin cihâd hareketine iştirak etti. O hem elinde kılıcı ile gazâlara katılıyor hem de namaz vakitlerinde gâzilere namaz kıldırıyordu. Ayrıca gâzilerin dînî meselelerdeki suâllerini de Dursun Fakîh çözüyordu. Bu husûsiyetleri ile onun Osmanlı Devletinin resmî olmamakla berâber ilk kâdıaskeri hüviyetini taşıdığı anlaşılmaktadır.

Dursun Fakîh, okuduğu hutbelerde vâz ve nasîhatlarında gâzilerin gazâ şevkini artırıcı sözler söylerdi. Resûlullah efendimizin ve O'nun mübârek Eshâbının güzel ahlâk ve örnek yaşayışını anlatırdı. Bu mübârek âlimin sözleri ve duâları bereketi ile Osman Gâzinin seçme yiğitleri, ALLAHü teâlânın dînini yaymaya, insanlara merhametli davranıp zarar vermemeye çok gayret ettiler. Herkese iyilik edip, hayırlı amel işlediler. Nefslerini terbiye edip, ebedî saâdete kavuşmak için gayret gösterdiler.

Osman Gâzi 1302'de memleketi beş idârî bölgeye ayırıp, Bilecik'in idâresini Şeyh Edebâlî hazretlerine bıraktı. Dursun Fakîh bundan sonra hocası Şeyh Edebâlî'nin yanında kalıp onun yerine tefsîr okuttu ve fetvâ işlerini yürüttü. Edebâlî hazretlerinin vefâtından (1326) sonra onun zâviyesinde şeyhlik makâmına oturdu. 1330'da İznik, Orhan Gâzi tarafından alındıktan sonra Bilecik kâdısı olan Çandarlı Kara Halil, İznik kâdılığına getirildi. Bu târihten îtibâren Dursun Fakîh'e de Bilecik kâdılığı vazîfesi verildi. Dursun Fakîh'in bu görevde iken vefât ettiği tahmin olunmaktadır. Kabri Bilecik'teki hocası Şeyh Edebâlî türbesi içindedir. Şeyh Edebâlî hazretleri hatip, kâdı ve şâir olan talebesi Dursun Fakîh ile yanyana yatmaktadır. Bu çok sevilen derviş gâzinin bir makam türbesi de, Söğüt'ün Küre köyü civârında bir tepe üzerindedir.

Dursun Fakîh'in ilmi, zühd ve takvâsı güzel ahlâkı yanında diğer bir yönü de şâir oluşudur. Nitekim onun; Mukaffâ Kalesi Gazâvatnâmesi isimli eseri günümüze kadar gelmiştir.

Dursun Fakîh eserini şu şekilde bitirmektedir:

Yâ İlâhî Habîbinin hürmeti
Rahmetinle bağışla bu ümmeti

Suçumuz çok anı şefi kılıruz
Rahmetini ol sebebden bilirüz

Rahmetin umar isen Dursun Fakı
Resûlullah'ın mücâzâtların oku.

Çevrimdışı sunguralp

  • ****
  • Cinsiyet: Bay
SEYDİ ALİ REİS
« Yanıtla #51 : 05 Mayıs 2009, 14:40:02 »

                                                   SEYDİ ALİ REİS
 

    İşte denizin ismini unutamadığı kaptan. Hayatının bir bölümünü deniz mücadelesinde geçirmiş fakat kendini geliştirmeyi asla unutmayan örnek bir insan.

    Seydi Ali Reis, aynı zamanda şâir, edip ve âlim bir kimseydi. Cömert tabiatlı ve derviş yaratılışlıydı. Zengin bir kütüphânesi de vardı.

  1498 yılında doğdu.Sinoplu bir âileden gelmedir. Babası Hüseyin Reis Galata’daki Bahriye Dârü’s-Sına’asında kethüda idi. Kendisi de bu mesleğe girerek tersâne kâtipliği yaptı. Denizci olduğu kadar, müsbet ilimlere de ilgi duydu ve kendisini yetiştirdi.

  Tersânede reis olarak çalıştı. 1522 Rodos Fethinden îtibâren, Osmanlı donanmasının Akdeniz’deki bütün faaliyetlerine katıldı. Hayreddin Paşa ile Preveze Savaşında Sinan Paşa ileTrablus Fethinde bulundu. Azepler kâtibi, tersâne kethüdâsı ve hassa donanma reisi, yâni Osmanlı merkez filosu kumandanı oldu. Piri Reis’in, Umman Seferinden başarısız dönüşü üzerine, Kânûnî Sultan Süleyman Han tarafından, Mısır donanması kumandanlığına getirildi. Seydi Ali Reis, 1554 yılı başında Basra’ya gelip, donanmayı teslim aldı. Hürmüz Boğazından çıkıp Hind Denizine açıldı. Aynı yılın Ağustos ayında Hurfakan önünde bir Portekiz filosu ile karşılaştı. Zâyiat verdirerek çekilmeye mecbur etti. Kalkat yakınlarında ikinci bir Portekiz filosunun hücumuna uğradı. Düşmana epey zarar verdirmekle berâber, kendisi de kuvvet kaybettiği için, o sırada kopan şiddetli fırtınanın da tesiriyle savaşı bırakıp, Umman Denizine yelken açtırdı.

   Umman açıklarında, Fil kasırgası denilen müthiş bir fırtınaya tutulan Seydi Ali Reisin gemileri Hindistan’a kadar sürüklendi. Bu arada büyük zâyiata uğrayan Ali Reis, Demen Kalesi önüne gelip, kalenin hâkimi Esed Handan iltica hakkı istedi. Esed Han tarafından iyi karşılanan Seydi Ali Reis, batan gemilerin toplarını ona emânet bırakıp Surat’a hareket etti. Surat Hâkimi Hüdavend Hanla iyi münâsebetler kurdu. Onun Bruc üzerine yaptığı sefere de katıldı. Portekizlilerden yol bulup, Mısır’a ulaşmak ümidi kaybolunca Seydi Ali Reisin gemiciler üzerindeki otoritesi de sarsıldı. Gemicilerin bir kısmı Esed Hanın, ekseriyeti de Hüdavend Hanın hizmetine geçince, Ali Reis memlekete kara yolundan dönmekten başka çâre göremedi.

   Gemileri, silâh ve techizâtı Hüdavend Hana satarak, bedellerinin İstanbul’a gönderilmesi şartıyla senet alıp, kendisine bağlı kalan 50 kadar levent ve yeniçeriyle, 1554 Kasımında Ahmedâbad’a doğru yola çıktı. Gücerât Hâkimi Ahmed Han tarafından iyi bir şekilde karşılanan Ali Reis, onun yüksek ücretli, parlak vazîfe tekliflerini reddederek Lahor’a hareket etti. Geçiş izni almak için Delhi’ye Timurlu imparatoru Hümayun Şahın huzuruna çıktı. Burada da iyi karşılandı. Vazîfe teklifini kabul etmedi. 1556 Şubatında Kâbil’e doğru yola çıktı. Semerkant’a oradan Buhara’ya geldi. Bu arada Özbeklerin hücumuna uğradı. Kendisi yaralandı. Bir arkadaşı da öldürüldü. Bu yersiz hâdiseden özür dileyen Buhara Hanı, Burhan Hanın yanında 15 gün misâfir kaldıktan sonra, Horasan üzerinden Meşhed’e vardı. Meşhed Vâlisi, bu silâhlı Osmanlı müfrezesinin Anadolu’dan Özbek Sultanı Barak Hana gönderilen uzman askerler olabileceği kanaatiyle tevkif ederek, Kazvin’e gönderdi. Daha bir sürü meraklı ve heyecanlı, alâka çekici hâdiselerden sonra İstanbul’a döndü. Böylece Surat’tan hareketinden iki sene üç ay sonra bu maceralı seyahati tamamlamış oldu.

   Bir an evvel Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkarak, Süveyş filosunun kaybından duyduğu suçluluğu affettirmek isteyen Seydi Ali Reis, Pâdişâhın Edirne’de olduğunu öğrenince oraya hareket etti. Huzûra kabul edilerek, görüştüğü 18 Müslüman hâkim veya hükümdarın Sultan Süleyman’a yazdıkları mektupları takdim etti. Pâdişâhın affına ve iltifatlarına mazhar oldu. 80 akçe gündelikle dergâh-ı âlî müteferrikalığına tâyin edildi. Birikmiş olan dört yıllık ulufesi de ödendi. 1563 Ocak ayında vefât etti.

   Kısaca açıklanan bu ünlü seyahatiyle kendini tanıtan  Seydi Ali Reis,Şiirlerinde Kâtibî mahlasını kullandı. Tezkirelerde Kâtib-i Râmî adıyla tanıtılır.

     Başlıca eserleri:

    Mir’at-ı Kâinât: Denizcilik ve astronomi konusunda bilgi verir.

    Kitâbü’l-Muhit (El-Muhit fî İlmi’l-Eflâk ve’l-Buhûr): Yön tâyini, zaman hesabı, güneş ve ay seneleri, pusula, denizcilik bakımından mühim yıldızların, limanlarla adaların tanıtılması, rüzgâr ve deniz yolları hakkında önemli bilgiler verir. Dış dünyâda çok tanınan bu eser Almanca, İtalyanca ve İngilizceye tercüme edildi.

     Mir’atü’l-Memâlik: Maceralı seyahatini anlatır. Türk edebiyatının şâheserlerinden olan bu eser, aynı zamanda hâtırât mahiyetindedir. Türkçe metni 1913’te yayınlandı. Bu mühim eser Almanca, İngilizce, Fransızca, Rumca, Özbekçe ve Rusçaya da tercüme edilmiştir.
 
       SEYDİ ALİ REİS'İN ESERLERİ

    MİRAT'I KAİNAT :
Güneşin hareketinden, yıldızların uzaklığından; kıblenin ve öğle vaktinin tayininden, nehirlerin genişliğinin tespitinden ve rub'u meceyyibden bahseden bir eserdir.

    HULASET'EL- HAY'A :
Halep' te bulunurken hey'et ve matematik dersleri alan Seydi Ali Reis, Ali Kuşçu'nun Fethiye isimli eserini tercüme etmiş ancak bununla yetinmeyerek Mahmud b. Omar al Çağmini'den ve Kadızade-i Rûmî Musa Paşa'nın eserlerinden de faydalanarak tercümesine bir çok ilaveler yapmıştır.


   KİTAB AL-MUHİT Fİ İLM'AL-EFLAK VA'L ABHUR :

    Seydi Ali Reis kısaca Muhit adı ile tanınmış olan meşhur eserini 1554'te Haydarabad'da bulunurken kaleme almıştır. Geçirdiği tecrübelerden sonra kaptanlara ve gemicilere kılavuz olmadan Hint denizlerinde kolaylıkla dolaşım imkanını verecek bir kitap hazırlamak isteyen Seydi Ali Reis bu eserinde; yer tayini, zaman hesabı, takvimler, pusula taksimatı, denizcilikte önemli bazı yıldızlar ve yıldız grupları; meşhur limanlar, Hindistan'ın rüzgar- altı ve rüzgar-üstü sahilleri ile Hint denizindeki adalar, rüzgarlar, tayfunlar, sefer yolları hakkında mühim bilgi ihtiva etmekte; kitabın dördüncü bölümünde Yeni Dünya ( Amerika) ya ait bir bölüm de bulunmaktadır. Katip Çelebi, Cihannüma' sında Seylan, Cava, Sumatra ve diğer adalar hakkında verdiği bilgiyi aynen Muhit' ten nakletmiştir.

   MİR'AT AL' MEMALİK :
Seydi Ali Reis'in Hindistan'dan Bağdad'a dönüşünde yol arkadaşlarının, görülen şehirleri, karşılaşılan değişik ve ilginç olayları, ziyaret edilen türbeleri ve çekilen zorlukları anlatan bir kitap yazmasını istemeleri üzerine kaleme almaya başladığı bu eseri 1557' de İstanbul'da tamamlamıştır. Süveyş kaptanlığına tayininden sonra yaşadıklarının bir hikayesi olan bu eserde Seydi Ali Reis, geçtiği memleketler, tanıştığı hükümdarlar ve şahit olduğu olaylar hakkında bilgi vermektedir. Aynı zamanda şair olan Seydi Ali Reis' in Mir'at al-Memalik' te şiirlerinden örnekler mevcuttur.



_____
alıntıdır.
« Son Düzenleme: 05 Mayıs 2009, 15:32:03 Gönderen: sunguralp »