Birlikteforum Kültürel Bilgi Paylaşım

Kültür & Sanat & Tarih => Tarih ve Strateji => Türk Büyükleri => Konuyu başlatan: hasmetvu - 10 Nisan 2009, 20:36:01

Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 10 Nisan 2009, 20:36:01
ŞEHİT VE GAZİ ANASI

Sakarya savaşı henüz başlamıştı. Karadeniz kıyıları ile doğu vilayetlerini dolaşmak icap etti. Tekerlerinde Türk tarihinin yüzyıllarını taşıyan ve Anadolu mücadelesinin en kıymetli unsuru olan kağnı ile yola çıktık. Ankara ile Çankırı arasında bulunan ve “Kızılkaya” adını taşıyan köycük, yüksek bir dağ üzerine konmuş bir kuşa benziyordu. Güneşin yakıcı sıcağından biraz kurtulmak için bu köyün bağlarından sığınmak istedik. Fakat köy pek yüksek, dağ sarp ve yol çetindi.

- Arabacı, kağnı ile köye gidilebilir mi?
Arabacı bir köye bir yola bakarak:
- Kağnı, öküzün çıkabileceği her yere çıkar, gideriz! Dedi.
Tekerlekler, hiçbir makinenin yapamayacağı zikzaklarla kâh sola kâh sağa eğilerek,
fakat dengesini hiç kaybetmeden bizi istediğimiz yere götürdü. Hemen etrafımızı bir
sürü mini mini çocuk sardı.

Ah! Bura halkının ne kadar güzel olduğunu görseniz!
Fakirlik ve yoksulluk, renkleri solmuş bu yavrucukların üzerindeki paçavraların bin deliğinden bakıyor. Fakat kumral saçları, beyaz yüzleri o kadar sevimli ki.

- Kızım adın nedi?
- Ayşe.
- Baban var mı?
- Babam Çanakkale’de şehit oldu.
- Şimdi kim bakıyor sana?
- Anam.
- Annen şimdi nerede?
- Tarlaya gitti, ekin zamanıdır.
Diğer birine:
- Oğlum senin ismin nedir?
- Durmuş.
- Baban varmı?
- Babam İnönü’de şehit oldu.
- Annen var mı?
- Yok efendim. Dayım bakıyordu. O da askere gitti. Şimdi ablam bakıyor.
- Ablan nerede.
- Ankara’ya cephane götürdü.
Etrafımızı kuşatan on altı çocuktan hepsinin babaları şehit, anneleri ise ya tarlada
çalışıyor veya orduya yiyecek ve cephane taşıyorlardı. Biz çocuklarla konuşurken
yanımıza köy tarafından, değneğine dayana dayana ihtiyar, yetmişlik bir kadın geldi.
- Nereden geliyorsunuz evladım?
- Ankara’dan.
- Aman ordudan ne haber?
- Ordumuz çelik gibi anne! Yakında inşALLAH düşmanı kahredeceğiz.
- Şükürler olsun.! Aman, burada birtakım şeyler söylediler. ALLAH bizi kahretti diye
düşünüyorduk. Kalbime sular serptiniz. ALLAH razı olsun.
- Evladın var mı anne?
İhtiyar kadın derin bir ah çekti:
- Dört oğlum vardı. İkisi Çanakkale’de şehit oldu, birisi İnönü’de, dördüncüsü de ordudadır. Yolunu bekliyorum.
- İnşALLAH gazi olur, mesut olursunuz.
İhtiyar kadın derin bir elem taşıyan bir bakışla:
- Ben oğlumu düşünmüyorum evladım. Ben yetimleri, eliyle çocukları göstererek, bu yurdu düşünüyorum. ALLAH bunları gâvur ayaklarına çiğnetmesin!.
İhtiyar kadının bu son sözlerin, arkadaşlarımı ta derinden müessir etti. Her ne kadar çay, kahve teklif ettikten de kabul etmedi ve yine köye doğru çevrilerek orada kendisini bekleyen ve Ankara’dan bir haber bekledikleri belli olan genç kadınlara doğru gitti.

Başlık: Nasrettin Hoca ve Timur
Gönderen: hasmetvu - 19 Nisan 2009, 15:00:59
Hoca kolları sıvar. Semiz bir kaz kızarttıktan sonra alır Timur'a doğru yola koyulur. Yol uzun uzadıkça Hocanın karnı da açtır. Tepsideki kaz kokusu burnuna gelir. Hoca bir yutkunur, iki yutkunur, dayanamaz. Bir budu koparıp yer. Timur:
- "Nerede bu kazın diğer budu?" diye sorar. Hoca hiç tereddüt etmeden kafadan atar:
- "Bizim burada kazlar tek ayaklıdır Şevketlim!" der. Timur kızar:
- "Haydi gidip görelim" der. Hoca’nın mahallesine giderler. Kış günlerinde kümes hayvanları tek ayakları üzerinde dururlar ya... Hoca kazların o anda öyle durduklarını görünce:
- "İşte Sultanım söylediğim gibi... Bizim burada kazlar tek ayaklıdır!" der. Tam o sırada yanındaki adamlarını kazların üzerine gönderip ürkütmelerini emreder. Askerler hep birden kazların üzerine hurra edince kazlar iki ayaklı olup kaçarlar. Timur Hoca'ya döner:
- "Bre Hoca sarığından utanmaz mısın? Huzurumuzda nasıl yalan söylersin?" diye gürler. Hoca son derece pişkindir. Hiç istifini bozmaz. Ve ona şu cevabı verir:
- "Kızma Sultanım! Bu kadar silahlı adam sizin üzerinize gelse siz de dört ayaklı olurdunuz!.."
Başlık: Tarihi Hatıralar Hikayeler Fıkralar Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 22 Nisan 2009, 17:45:18
Selimiye, Sultan İkinci Selim’in Mimar Sinan’a 1568–1575 yılları arasında Edirne’de yaptırdığı ve Koca Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği Osmanlı mimarisinin şaheser bir camiidir. Sekiz fil ayağına dayanan kubbesi 31,28 m. Çapında olup tabandan yüksekliği 43,28 m.’dir. Camii, mermer minberi ve çinileriyle meşhurdur.

Selimiye Camii’nin yapılışıyla alakalı birçok hikâyeden biri şöyledir:

Mimar Sinan’dan, Sultan Selim’in emriyle Edirne’de büyük bir camii yapması istendiğinde, camii yapılacağı arazideki bütün mülkler satın alınmış, yalnız bir lale bahçesi kalmıştır. Bunun sahibi yaşlı bir kadındır ve bahçesini satmaya yanaşmamaktadır. En sonunda camide kendisini ve lale bahçesini hatırlatacak bir işaret bulunması şartıyla arazisini satmaya bin bir rica ve minnetle razı olur. Mimar Sinan, camiin müezzin mahfilinin sol köşesinde bulunan mermer sütunlardan birinin üzerine ters bir lale motifi işleterek yaşlı kadının hatırasını yaşatır.
Başlık: Köylü Kadın ve Atatürk
Gönderen: hasmetvu - 24 Nisan 2009, 20:32:08
Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık.

Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu.
Merhaba nine
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
Merhaba dedi.
Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle birduraklayıp,
Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın?
Yoksa bekçisimi?
Paşa gülümsedi.
Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar
Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir.
Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.
Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey,
otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim.

Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.

Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da....
Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü.

Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi
bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum.
Rüyalarıma girdi Gazi Paşa.

Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı
Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden
işte ağşamdan belli böyle
kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?
Kadını birden yüzü sertleşti.
Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki...
O bizim vatanımızı gurtardı.

Bizi düşmanın elinden kurtardı.
Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan?
Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz.

Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?

Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm.

Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.
Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım
ediver de Gazi
Paşayı bulacağım yeri deyiver.

Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu,çok duygulandığı her halinden belliydi.

Bana dönerek, Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır...
Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim.

Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen,
seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü.
Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı.

Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü.

Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı.

Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri.
Bunu Atatürk'e uzattı;
Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi
Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.

Sonra köyüne götürün.

Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."
Başlık: İşi Ehline Vermek
Gönderen: hasmetvu - 30 Nisan 2009, 14:56:24
    Bir gün beyleri Sultan Mahmuda :

- Eyaz denilen bu kölenin ne marifeti var ki sen ona otuz kişinin maaşı kadar maaş ödüyorsun? dediler. Sultan Mahmud bu soruya o anda karşılık vermedi. Birkaç gün sonra beylerini alarak ava çıktı. Giderlerken bir kervanın gitmekte olduğunu gördüler. Sultan Mahmud Beylerden birine
 
- Git sor, bakalım bu kervan nereden geliyor? dedi. Bey atını sürerek, gitti birkaç dakika içinde geriye döndü. - Efendim kervan Rey şehrinden geliyor. dedi. Sultan Mahmud :

 - Peki nereye gidiyormuş. diye sorunca bey susup kaldı. Bunun üzerine Sultan Mahmud başka birini gönderdi. O da gidip geldi :

- Efendim, Yemene gidiyormuş.dedi. Padişah :

- Yükü neymiş?deyince o da sustu kaldı. Bu defa padişah başka bir beye :

- Sen de git yükünü öğren!. dedi. Bey gitti geldi :

- Her cins mal var fakat çoğu Rey kaseleri." dedi. Padişah :

- Peki kervan Reyden ne zaman çıkmış? diye sorunca bey susup kaldı cevap veremedi. Padişah böylece tam otuz beyi gönderdi otuzu da istenen bilgileri tam olarak getiremedi. Padişah son olarak Eyazı çağırdı :

- Eyaz, dedi. Git bakalım şu kervan nereden geliyor. dedi. Eyaz saygıyla padişahın huzurundan eğilerek konuşmaya başladı :

 - Efendim, kervan görünür görünmez sizin merak ederek soracağınızı tahmin ettiğimden gidip gerekenleri öğrendim. Kervan Reyden geliyor, Yemene gidiyor, yükü şudur, şu kadar at, şu kadar deve, şu kadar katırdan oluşuyor. Kervanda şu kadar insan var, onlardan şu kadarı silahlı... diye başlayarak kervan hakkında en küçük malumat varıncaya kadar anlattı. Bütün bunları beyler ağzı açık dinliyorlardı. Böylece Eyaz tek başına otuz beyin edinemediği bilgiyi edinmiş, başaramadığı işi başarmıştı 
       
Başlık: Kanuni'nin Cezası
Gönderen: hasmetvu - 03 Mayıs 2009, 07:15:16
      Kanuni Sultan Süleyman düğünlerde yetenekli kişilerin gösteri yapmasını çok severmiş. Yine bir gün, bir düğünde İstanbul’a Osmanlı ülkesindeki bütün canbazlar, madrabazlar, ateş üfleyenler vesaire vesaire hepsi doluşmuşlar. Kanuni gösterileri zevk ile izlemiş. Birinciye de ihsanlarda bulunacakmış.

      Bir adam varmış, dikiş iğnesini 5 metre uzağa koyuyor, dikiş ipini 5 metre uzaktan atıp iğnenin deliğinden geçiriyormuş. Kanuni bunu görünce hayretler içerisinde kalmış:

    -Tesadüfen attı. Böyle bir şey mümkün değil, demiş. Adam gösterisini bir daha yapmış. Dikiş ipliği yeniden 5 metre uzaktaki iğneni deliğine girmiş. Kanuni şaşkınlık içerisinde:

    -Bir daha yap bakalım, demiş. Üçüncü denemeyi ayakta seyreden Kanuni, katıla katıla gülmüş ve şu meşhur emrini vermiş:

    -Bu adama 100 altın verin, 100 de sopa atın. Adam şaşkın: -Padişahım 100 altını anladık ama neden 100 sopa? Kanuni cevabını hemen vermiş:

   -100 altın maharetin için, helal olsun, 100 sopa da boş işler ile uğraştığın için. Bu da bana helal olsun. Bre adam başka işin mi yok? Neye yarayacak bu yaptığın?

"Hikayenin doğru olmadığına ve ya en azından Kanuni Döneminde böyle bir olaya olmadığına eminim.Ancak verdiği ders hoşuma gittiği için ekledim."
Başlık: Yavuz Sultan Selim'in kaftanı
Gönderen: hasmetvu - 09 Mayıs 2009, 16:14:56
    Sekiz ay süren Mısır seferi sona ermiş, dönüş yolculuğu başlamıştır. Yavuz Sultan Selim dönüşte hocası Anadolu Kazaskeri İbn-i Kemal’in yanında bulunmaktadır. Hem yol almakta hem de hocasına merak ettiği meseleleri sorup onun ilminden faydalanmaktadır. Ordu ilerlerken bir ara çamurla kaplı bir sahadan geçilir. Bu arada hiç beklenmedik bir hadise olur ve Kemalpaşazade’nin atının ayağı sürçer. Yerden sıçrayan çamurlar Yavuz’un kaftanını kirletir. Herkesin yüreği ağzına gelmiş, ne olacağını birbirine sormaktadır. Büyük âlim Kemalpaşazade ise başını önüne eğmiş, endişeli gözlerle beklemektedir.

    Koca Yavuz, değerli hocasının edebi ve mahcubiyeti karşısında kızarır ve ilme ne kadar değer verdiğini anlatan şu sözleri söyler: “Hocam üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için bir ziynettir.” Ve kaftanını çıkarıp yaverine uzatırken: “Vasiyetimdir, öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine sersinler!” diye emir buyurur. Gerçekten de ulu hakanın vasiyeti yerine getirilmiş ve sözü edilen kaftan Yavuz Sultan Selim’in sandukasını süslemiştir.
Başlık: Osmanlı'nın parlayan kılıcı
Gönderen: hasmetvu - 09 Mayıs 2009, 16:18:42
Venedik’ten bir elçi gelmiştir. Herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi, Koca Sultan’la görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.

- Göremedim, der elçi. Merak ederler:

- Huzuruna girdiğin, yanına kadar vardığın hâlde nasıl göremedin?

Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:

- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.

Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler:

- Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama ALLAH korusun, bu kılıç ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar. 
     
Başlık: Tarihi Hatıralar Hikayeler Fıkralar Nükteler
Gönderen: mutekit - 09 Mayıs 2009, 17:39:54
Venedik’ten bir elçi gelmiştir. Herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi, Koca Sultan’la görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.

- Göremedim, der elçi. Merak ederler:

- Huzuruna girdiğin, yanına kadar vardığın hâlde nasıl göremedin?

Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:

- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.

Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler:

- Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama ALLAH korusun, bu kılıç ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar. 

Günümüzdekilerin kulağı çınlasın...

Sağolasınız, emeğinize sağlık... ;)
Başlık: NAPOLYON BENZETMESİ
Gönderen: hasmetvu - 19 Mayıs 2009, 18:29:56
                                           NAPOLYON BENZETMESİ

    General Tawsand 12 Haziran 1922 tarihinde Adana'ya geldi. Kendisine o vakit haber almada çalışan deniz yüzbaşılarından Cemil refakat subayı olarak atanmıştı. General bir gece Adana'da Bursa Oteli'nde kaldı. Ve ertesi günü özel trenle Konya'ya geçti. O günün akşamı saat 9'da Mustafa Kemal, Tawsand'la görüşmelere başladı. Tawsand görüşmeler esnasında kendince yaptığı bir benzerliği Mustafa Kemal'e bildirerek:
    - "Siz Napolyon'a benziyorsunuz." dedi. Mustafa Kemal bu benzerliği geri çevirerek:
    - "Napolyon arkasına bir sürü çeşitli milliyetteki insanı toplayarak macera aramaya çıktı. Ve bunun içindir ki, yarı yolda kaldı. Ben bir anadan bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanını kurtarmak dâvası yolundayım. Ve başaracağım." karşılığını verdi.


Hasan Ali YÜCEL
Başlık: TARİH ZORLAMAYI SEVMEZ
Gönderen: hasmetvu - 19 Mayıs 2009, 18:31:31
                                         TARİH ZORLAMAYI SEVMEZ

    Atatürk ne gösterişlerde, ne mevkilerde, ne rütbelerde içini doyurucu bir zevk bulamamıştır. O, fikir peşinde idi. Gerçek büyüklüğü daima fikirleri uğruna savaşmakta, her an, o andan önceki bütün şanlarını ve şereflerini fikirleri uğruna feda etmeyi göze almakta aramıştır.

    Bir gün Ankara ve İstanbul şehirlerinden birine "Atatürk" adı verilmesi için bir kanun teklifi hazırlanmıştı. Atatürk tasarıyı okudu, arkadaşlarına:

    — Bir adın tarihte kalması ve ağızlarda söylenmesi için, şehirlerin temellerine sığınmak şart değildir. Tarih zorlamayı sevmeyen nazlı bir peridir. Fikirleri tercih eder, demişti.

Falih Rıfkı ATAY
Kaynak: Falih Rıfkı Atay - Babamız Atatürk
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 29 Mayıs 2009, 13:29:39
                                                       Aradaki Fark

       Sırp kralı Brankoviç Ortodoks olduğu için Katolik olan Macar Kralı Hünyad'ın tehdidi altındadır.Günün birinde Fatih,Macar Kralına bir elçi gönderip sordurur:

     -"Sırbistan idarenize terkolunduğu,ya da cebren idareniz altına aldığınız takdirde Ortodoks Sırplara nasıl davranacaksınız?"

      Kısa süre sonra şu cevap gelir:
     
     -"Sırbistandaki bütün Ortodoks Kiliselerini yıkıp yerlerine Katolik Mezhebinin kiliselerini kuracağım.Onlar nazarımızda kafirlerdir,kafirlere hayat hakkı yoktur."

     Fatih bu cevap üzerine yanındakilere şöyle der:

    -Sırbistanı biz fethedersek camiler kuracağız,amma Sırpların serbestçe dini vecibelerini yerine getirmelerine de hassasiyet göstereceğiz."

    Bugün bile ulaşılamayan inanç hürriyeti çizgisi,bir yandan Hırıstiyanlarla Müslümanların farkını ortaya koyarken,öte yandan,başörtüsünü dahi hazmedemeyenlere verilmiş bir ibret dersinin çağları aşan numunesidir.


Başlık: Sıftahımı Yaptım
Gönderen: hasmetvu - 01 Haziran 2009, 14:41:05
            Sıftahımı Yaptım

     Padişah kılık değiştirip tebdil çıkmıştır.Sıradan bir Osmanlı gibi bir dükkana dalar.

Maksadı tartıda hile yapılıp yapılmadığını yerinde tespit etmektir.

     Bir sürü şey ısmarlar.Bakkal ancak istenilenlerin yarısını verir. Padişah eksikleri

hatırlatınca şöyle der:

     -Bu günlük evlad ü iyalimin nafakasını temin ettim.Diğerlerini de komşu bakkaldan

alın. O da nasiplensin.Az önce sıftah etmediğini söylüyordu.

     Gözleri yaşaran padişah komşu bakkala gider.Bikaç şey aldıktan sonra aynı şeyleri işitir:

     -Birazda komşu bakkaldan alınız. O da çoluk çocuk besliyor. Benden aldıklarınız bu

günlük bana yeter.

     Ve Padişah bu anlayışta bir teb'anın hükümdarı olduğu için ALLAH'a şükrede ede sarayına

döner.
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: KILÇIK - 01 Haziran 2009, 15:17:18
  Yukarıdaki "siftah" hikayesini, İstanbul'un Fethinden kısa bir süre önce Fatih'in tebdil-i kıyafet İstanbul'a gidip, orada alışveriş ettiği ve şehrin görünen fethinden önce, "adalet" duygusuyla  içerden fethedildiği ile ilgili olduğunu duydum.

  Bilmem aslı var mıdır?  ???

  Var mı acaba bu hikayenin Osmanlı toprağında mı yoksa henüz Osmanlı toprağı olmayan Konstantinopol'de mi geçtiğini bilen?
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 01 Haziran 2009, 21:55:23
 Yukarıdaki "siftah" hikayesini, İstanbul'un Fethinden kısa bir süre önce Fatih'in tebdil-i kıyafet İstanbul'a gidip, orada alışveriş ettiği ve şehrin görünen fethinden önce, "adalet" duygusuyla  içerden fethedildiği ile ilgili olduğunu duydum.

  Bilmem aslı var mıdır?  ???

  Var mı acaba bu hikayenin Osmanlı toprağında mı yoksa henüz Osmanlı toprağı olmayan Konstantinopol'de mi geçtiğini bilen?

Sayın Kılçık,kıssaların kesin delili yoktur.Muhtemelen İstanbul fethedilmeden önce geçmiştir.Edirne'de geçmiş olan bir olay.Fatih'in gerçekleştirdiği zengin tarihi, birazda "kıssa"lar ile ölümsüzleştirilmiştir.İslam tefekkürü "kıssa"dan bazen bir,bazen de bin "hisse"çıkarmış,her "kıssa" mutlak surette "hisse"verecek şekilde kaydetmiştir.

"Hisse"alınması dileğiyle...
Başlık: Hz. Ali (r.a.) ve Veb
Gönderen: sunguralp - 04 Haziran 2009, 13:23:01
Hendek Savaşı henüz başlamamış, müşrikler ve İslam Ordusu beklemektedir.

Müşrikler arasından dev gibi bir adam çıkar.

Bu çıkan Arabistan'ın en iyi şavaşan 10 adamın birisi olan Veb'den başkası değildir.

Veb avazı çıktığı bağırıp ve volta atmaya başlar;

"Yok mu içinizde karşıma çıkacak cesareti olan?"

Bunu duyan Hz. Ali adeta yerinden bir aslan gibi atılır.

Peygamber Efendimiz Hz. Ali'ye dönüp;

"Otur Ya Ali!" der.

Hz. Ali oturur.

Veb bir tur daha atar ve yine aynı şekilde bağırır.

Hz. Ali daha sinirli bir şekilde ayağa atılır.

Hz. Peygamber;

"Otur Ya Ali!" diye buyurur.

Veb 3. kez bağırınca...

Hz. Ali kararlı bir şekilde yine kalkar.

Hz. Peygamber bu sefer ses çıkarmamıştır.

Hz. Ali kılıcını çeker ve Veb'in üstüne atılmak için bir an evvel yanına varmak için uğraşır.

Veb alaycı bakışları ile Hz. Ali'yi yoklamaktadır.

Dövüş başladıktan sonra herkes nefesini tutmuştur.

Mücadele esnasında Hz. Ali'nin sağına doğru sık sık baktığı gözlenir.

Bir zaman sonra artık Hz. Ali sürekli sağa doğru bakmaya başlar.

Bunun üzerine Veb'de kafasını çevirir o yöne doğru.

İşte tam o anda Veb'in kellesi Hz. Ali'nin ayaklarının altında görülür.

Veb'in 2 metrelik boyu, yaklaşık 80 cm lik omuzları,

Hz. Ali'nin aklı ve cesareti önünde aciz kalmıştır.

SAYGILARIMLA...
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: miLLer_gs - 04 Haziran 2009, 19:22:50
Bu konu altındaki paylaşımlar çok güzel okumaktan zevk alıyorum.

Emeğinize sağlık.  '^^cicek '^^cicek

Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 04 Haziran 2009, 21:42:55
Bu konu altındaki paylaşımlar çok güzel okumaktan zevk alıyorum.

Emeğinize sağlık.  '^^cicek '^^cicek


Beğenmenize sevindim.Sizlerinde bildiğiniz kıssalar varsa,

bizimle paylaşırsanız çok memnun oluruz. :)
Başlık: Kanuni'nin Ceneze Namazı
Gönderen: şimal - 05 Haziran 2009, 05:47:48
         Kanuni Sultan Süleyman cenaze namazı üç defa kıldırmıştır:İlk namazı,Maceristan'da Sigetvar kalesi önündeki Türk ordugahında otağı hümayunda,(büyük padişahın ölümü askerlerden saklandığı için gizli olarak) kılınmıştı;

         ikinci namaz,babasının cenazesini Belgratta karşılayan yeni padişah İkinci Selim'in de iştirakı ile Belgrat sahrasında kılınmıştı;Bu namaza 25.00 kişi iştirak etmiştir.

         üçüncü namaz da İstanbul'da Süleymaniye Camiin'in musalla taşı önünde kılındı.Bu namaza bütün İstanbul halkı iştirak etti...Geriye doğru bütün sokaklar,Süleymaniye'den Fatih'e kadar cemaatle dolmuştu...Bu namazın 500 imamla kılındığı rivayet olunur.Asrın büyük şairi Baki'nin de meşhur "Sultan Süleyman Mersiyesi"'ni,ilk defa bu cenaze töreninde okuduğu,şairi dinleyenlerin hıçkırıkları gökyüzünü tuttuğu söylenir.

(Bu arada bu konuyu çok beğendim katılımın olacağına inanıyorum ilgili kişilere teşekkürler,emeklerine,ellerine ve yüreklerine sağlık teşekkürler..)  '^^cicek
Başlık: BAL ŞERBETİ
Gönderen: hasmetvu - 06 Haziran 2009, 17:14:20
                                                       BAL ŞERBETİ


     Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek sunuldu.
    
     Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."

     *****Hz. Ömeri'in adaleti******

    
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: konuralp - 09 Haziran 2009, 10:43:35
Osmanlı Tarihi'nin meşhur vezirlernden biri de Çengeloğlu Tahir Paşa idi.

Kişilik olarak cesareti ve srtliğinin yanında namuslu ve çalışkan olmasıyla tanınırdı.Kaptan-ı Deryalıkta yüz aklığı göstermişti.Eskiden Akdeniz adalarının idaresinden kaptan paşalar sorumluydu.Rodos Adasında halkı devlete karşı kışkırtan bir konsolos vardı.Tahir Paşa bu adamın "Size buranın havası yaramıyor!..."diye bir kaç defa ihtarda bulunmuşsa vda konsolos hiç oralı olmamış,bilakis adaların havasının vücuduna çok yaradığını söylemişti.

Bunun üzerine paşa daha esaslı bir ihtarda bulunmuştur;"Siz beni beş yüz beş kuruş zarara sokacaksınız.Beş yüz kuruşa bir köle alacağım,sizi vurup öldürecek,sonra beş kuruşada bir ip alıp köleyi asacağım."Bunun üzerine durumun ciddiyetini kavrayan konsolos adayı terk etmiştir.
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 11 Haziran 2009, 08:35:52
     Fatih Sultan Mehmet, hocası Akşemseddin'i çok severdi. Sık sık onu ziyaret eder, saygıda kusur etmezdi.
     
Fatih'in her gelişinde Akşemseddin ayağa kalkmaz, ona oturduğu yerden " hoş geldin evlât" derdi. 

Fakat, hocası kendisini ziyaret ettiği zaman Fatih onu ayağa kalkarak karşılardı.

Sadrazam Mahmut Paşa Fatih'ten bunun sebebini sordu. Büyük hükümdar ona şu cevabı verdi. "

-paşam ! bunun sebebini ben de bilmiyorum. Korkudan mı dır, yoksa aşırı sevgi ve saygıdan mıdır ?

- Onu gördüğüm zaman yerimde oturamıyorum, ayağa kalkıyorum, adeta elim ayağım titriyor, dilim dolaşıyor..." dedi.

                           *****İşte sana saygı ve terbiye örneği...*****
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 11 Haziran 2009, 08:38:23
     Yavuz Sultan Selim, Mısır yolunda, “Ordu-yu Hümayun” saatlerce Kocaeli’nin bağ ve bahçelerinden

geçer. Yavuzun içinde bir endişe:

“-Acaba asker izinsiz bir tek elma koparmış mıdır?” Bir müddet sonra ordusunu durdurur.

Yeniçeri ağasını yanına çağırarak bütün askerin heybelerinin aranmasını emir verir. Arattığı şey tek bir

elmadır. Fakat yok. Yarım elma bile çıkmaz heybelerden. Yavuz sevinçlidir:

“-Eğer bir askerin üstünde halkın bahçesinden koparılmış tek elma çıksaydı, Mısır seferinden

vazgeçecektim. Şükür ALLAH'ıma” der.

        *****Tarih gösteriyor ki; gerçek “ZAFER”ler yalnız kılıçların ucunda değil, üstün ahlak anlayışının ve faziletlerin burcundadır.*****
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 14 Haziran 2009, 10:00:33
     Bir Yahudi , Hz. Ali'nin Sıffın yolculuğu sırasında zırhını düşürdüğü yerde bulur, sahiplenir...Hz. Ali zırhını geri ister ,...
     sonunda Hz. Ali ile mahkemelik olurlar.Mahkeme başkanı kadı Süreyh'tir.Hz.Ali'ye sorar " şahidin var mı?".Hz ali cevap verir. 
     " oğlum ve hizmetçim." kadı " onlar yakının şahitlikleri geçerli olmaz " der....
     Mahkeme Yahudi lehine sonuçlanır.Halife ile Yahudi'nin davasında mahkeme Yahudi'yi haklı bulmuş, halife davayı kaybetmiştir.Ama tüm bu gelişmelere Yahudi dayanamaz ve itirafta bulunur " ...

     Bu adalet karşısında direnemiyorum, Müslüman oluyorum ."
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 14 Haziran 2009, 10:03:02
     Hicri 17. sene.Hz. Ömer halife...Hz. Resul'un türbesinin yanındaki cami ihtiyaç nedeniyle genişletilmek istenir .Çevredeki arsalar para ile satın alınır.Sadece Hz. Abbas arsasını vermek istemez.İş mahkemeye intikal eder.
     Mahkeme kadısı Übey b. Kab'tır...Sonunda mahkeme kararını verir .
     " Mescid yapmak için Mal sahibinin arsası para ile ile bile olsa zorla alınamaz."
     Bu sonuçtan sonra Hz. abbas " Ben arsamı hibe ettim " der.kendisine sorulur.
     " neden aşırı fiyatla bile olsa vermedin de şimdi parasız hibe ediyorsun?" Hz. Abbas cevap verir:"

     İslam'ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için!..."
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 14 Haziran 2009, 10:05:08
     Hz. Ömer döneminde Halife olan Ömer gece teftişlerinin birinde fakir bir adamın çocuğu olduğunu fark eder.Hemen hanımının yanına döner.
     " Yoksul bir adamın yeni doğum yapmış hanımına neler lazım gelir, sen bilirsin " der, ihtiyaçları sırtına çuvalla alır ve hanımı ile fakir adamın yardımına koşarlar. Çocuk doğar, Hz. Ömer'in hanımı dışarıya seslenir
     " Ey Mü'minlerin emiri çocuk sağlıklı , merak edecek bir şey yok" fakir adam yanındaki kişinin halife olduğunu anlayınca ayağa kalkmak ister :
     "Hiç ayağa kalkmana gerek yok, ' Yöneticinin görevi ihtiyaç sahiplerini tespit edip yardımlarına koşmaktır.
     
     Ben görevimi yaptım, geç kalmışsam ALLAH beni af etsin ." buyurur.Ve ilave eder :" Yoksula görev , devletin görevidir."
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 14 Haziran 2009, 10:10:53
     Rivayete göre İbrahim Peygamberin ateşe atıldığı sırada bir kuş gagasında bir çöp getirip ateşe bırakır. Bunu görenler kuşa bu çöpün bu koca ateş içinde bir değeri olmayacağını söylediklerinde “maksat düşmanlığımız belli olsun” diye cevap verir. Daha sonra bir başka karınca ağızıyla bir damla su getirip ateşe bırakır. Bunu görenler karıncaya bir damla suyun koca bir ateşi söndürmede bir faydası olmayacağını söylediklerinde, karınca “maksat dostluğumuz belli olsun” diye cevap verir.

     Kıssanın özü, sizlerden yardım istendiğinde mesafe-güç -durum gözetmeksizin o anki işinizi aksatmayacak şekilde yardım beklenmektedir ki siz de yardıma ihtiyaç duyduğunuzda bulabilesiniz
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 14 Haziran 2009, 10:13:22
      Fatih Sultan'ın babası 2.Murat, Hacı Bayram Veli Hz.lerine: “Hocam dua buyurursanız da şu İstanbul’un fethi bize nasip olsa" dediğinde hazretin cevabı; "Sultanım, İstanbul’un fethini, şu çocuk ile köse görecekler" Dediği gibi de oldu, o çocuk, Fatih Sultan Mehmet, köse ise Akşemseddin Hazretleri idi ve gördüler. Onlara nasip oldu.
Başlık: TRAŞ EDİLEN SAKAL DAHA GÜR BİTER..."
Gönderen: şimal - 15 Haziran 2009, 11:32:19
                   "TRAŞ EDİLEN SAKAL DAHA GÜR BİTER..."    

   Osmanlı donanmasının ilk defa bozguna uğradığı İnebahtı Deniz Savaşından sonra II. Selimin emriyle yeni bir donanma kurulur. Donanmayı kurmakla görevlendirilen Kılıç Ali Paşa bahar ayında donanmayı her şeyi ile hazırlamıştı. İnebahtıda Kıbrısı almak için uğraşan Haçlı Armada bu amacına ulaşamamıştı. İnebahtı bozgununun sorumlusu olan Sokullu Mehmed Paşa 7 Mart 1573 de Venedik büyükelçisi Barbaro ya:

-Biz sizden Kıbrıs Krallığını alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür biter.
Başlık: SULTAN VAHÜDİDDİN'İN İTALYA KRALI'NA CEVABI
Gönderen: sunguralp - 16 Haziran 2009, 10:55:07
    SULTAN VAHÜDİDDİN'İN İTALYA KRALI'NA CEVABI
     
    Mekke,de bir süre kaldıktan sonra İtalya,nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada kaldı. Şehzadelik günlerinden tanıştığı devrin İtalya Kralı, Sultan Mehmed Vahidüddin,e istediği bir köşkte oturabileceğini bildirdi. Ancak aldığı cevap çok netti:

    Haşmetlu Kral Hazretlerine şükranlarımızı arz ederiz. Gösterdikleri incelik ve civanmertliğe hayranım. Fakat taşıdığım ,Müslümanların Halifesi, unvanı böyle bir yardımı kabul etmeye engeldir.

    Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu. Ancak Sultan Mehmed Vahidüddin, bu durum da bile kendi durumunu düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye,de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı:

    Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya.    
Başlık: "SEN Kİ FRENÇESKOSUN"
Gönderen: şimal - 16 Haziran 2009, 16:08:45
                                 "SEN Kİ FRENÇESKOSUN" 
   
        Alman İmparatoru Şarlken,le, 24 Şubat 1525,te yaptığı Pavye Savaşında yenilerek esir düşen Fransa Kralı Fransuva ve annesi Düseş Dangolen, büyükelçi Kont Jan dö Franjipan ile Kanuni,ye birer mektup gönderirler.

       Kraliçenin mektubu şöyledir:

       Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken,in insafına bırakmıştım. Fakat Şarken oğluma hakaretler etmektedir. Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet ve şanınızla oğlumun kurtulmasını temin etmenizi zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum.

       Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman Kraliçe ve esir Fransuva,ya birer mektup gönderir. Mektupta kısaca şunlar yazılmaktadır:

       Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françesko,sun. Sarayıma elçin ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp, memleketinize düşman girip, hala hapiste olduğunuzu bildirerek, kurtulmanız hususunda tarafımdan yardım ve medet istida eylemişsiniz. Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. ALLAH hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele (ALLAH'ın istediği gibi olur.)

       Mohaç savaşı sonucunda dersini alan ve Viyana kuşatması ile de iyice gözü korkutulan Alman İmparatoru Şarlken, Fransuva,yı serbest bırakmak zorunda kalmıştır.

       Kanuni,nin Mektupta dikkati çeken nokta, Fransa Kralına ,Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françeskosun, şeklindeki hitabıdır. Bu, Kanuni,nin Fransa,yı küçük bir vilayet, Fransa Kralını da bir vali olarak görmesinin bir ifadesidir.    
Başlık: "SENİ KANUNA ŞİKÂYET EDERİZ..."
Gönderen: hasmetvu - 17 Haziran 2009, 08:58:37
                                                 "SENİ KANUNA ŞİKÂYET EDERİZ..."  

      Kul hakkına özen gösteren Sultan Süleyman, bu konuya duyduğu titizlik nedeniyle Kanuni lakabını almıştır.Budin Seferinden dönen ordu, yolların darlığı sebebiyle tarlalardan geçmek zorunda kalmıştı. Bu sırada bir köylü elindekini
padişahın atının geçtiği yere fırlatınca at ürkmüş, köylü de yakalanarak padişahın huzuruna getirilmişti.

      Sultan Süleyman köylüye:

-Derdin nedir de böyle yaptın? diye sorunca, köylü:

-Biz fakir köylüleriz. Askerlerinizden bazıları, bizim yeni ektiğimiz tarlalardan geçtiler. Ya bu zararı ödersiniz, ya da sizi şikâyet ederim demiş.

     Bunun üzerine Kanuni köylüye:

-Peki bizi kime şikayet edeceksiniz diye sormuş. Köylü:

-Siz Kanuni değil misiniz? Sizi kanuna şikâyet ederiz, deyince;

    Sultan Süleyman çok memnun olmuş ve hemen köylülerin zararlarını hesaplattırıp zararı ödemiş.
Başlık: KANUNİ'NİN BELGRAT KADISINA GÖNDERDİĞİ FERMAN
Gönderen: hasmetvu - 18 Haziran 2009, 09:50:25
                               
                               KANUNİ'NİN BELGRAT KADISINA GÖNDERDİĞİ FERMAN
   
   Kanuni Sultan Süleyman, 1389 yılında Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesinde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısına gönderdiği İnsan Hakları Fermanında şöyle buyurmaktadır:

-Devlet askerleri (Sipahiler), biçilmeyip el ile yolunan ottan zorla vergi alırlar imiş, kaldırdım. Askerler, ev yakınında bulunan bağ, bahçe ve bostanlardan yemeklik için üretim yapanlardan para almak isterler imiş, almasınlar, yasakladım. Boş yerlere tarla açanlardan, ihya edenlerden vergi alınmasın. Nehir üzerlerindeki dolap ve karaca değirmenler, yeni yapılmış olsalar dahi fazla vergi alınmasın. Askerler, tarla ürünlerini satmak için, halka pazaryerine götürmelerini isterler imiş, pazara götürülmesin, teklif dahi edilmesin. Askerler boyunduruk hakkı diye vergi almasınlar. Askerler savaşa gitseler, geride kalan mallarını köy halkından güvenilir adamlar korusunlar. Yeni evlenen yeniçerilerden gerdek hakkı diye vergi alınır imiş, bundan böyle alınmasın. Savaş esnasında bile askerler eve girip arı kovanlarına dokunmasınlar. Ve yerleştiği yerde, evleri önünde, sancakları altında kendi geçimleri için ürettikleri arı kovanından dahi vergi alırlar imiş. Onu dahi göresin. Başka kovanlık olmayıp, evleri yanında ve sancakları altında olan kovandan dahi vergi aldırmayasın. Kovan hakkı bahanesi ile askerler savaş esnasında bile bu bahaneyle evlere girmekten men eylensin. Bu husus için şikâyet ettirmeyesin.
   
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: şimal - 19 Haziran 2009, 09:13:21
         Fatih.. O, İstanbul surlarına dayandığında, iş cevizin kabuğunu kırmaya kalmıştı.. Ve zafer güneşinin vaktini beklemeye.. O vakit ki blinmez.. Beklenir.. İçeride yağan gülleleri, gül atılıyormuşçasına sevgiyle karşılayanlar vardı.

         Fatih, surların içindekini tanımış, kendini de tanıtmıştı. Bizans halkı biliyordu ki, gülle değil, merhamet yağıyordu. Surlar olmasa, taş duvarların heybetine güvenen bir avuç asker ve Bizansın sefil imparatoru, ya halkının içine karışacak ya da kaçıp gidecekti. İnsanların kalplerindeki surları sevgiyle yıkan Sultan Mehmed'e bend mi dayanır, hendek mi dayanır, bir avuç inatçı mı dayanır?


        "Damarlarımda bir damla da olsa Fatih'in kanı, Kalbimde bir zerre de olsa O'nun inancı var!" diyenler!! Fethedilecek İstanbul yok diye niçin üzülüyorsunuz? Dünyadaki beş milyar gönül, beş milyar İstanbul'dur... Yeter ki sevmeyi bilin, keşfetmeyi bilin
Başlık: "BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK..."
Gönderen: hasmetvu - 20 Haziran 2009, 08:10:25
                                            "BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK"...

   İstanbul da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş, bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın:
Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek şikâyette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni:

-Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince, yaşlı kadın:
 Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk, der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak:
-Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.   
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: c_e_n_n_e_t - 20 Haziran 2009, 09:37:18
Zeki insan olmak böyle birşey işte daha öncede okumuştum harika bir hikaye

teşekkürler.
Başlık: SIR
Gönderen: şimal - 24 Haziran 2009, 08:11:08
                                                                   SIR

      Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:

      - Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş.

      Vezir:

      - Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:

      - İyi, ben de bilirim.
Başlık: Ya ayva olsaydı !
Gönderen: şimal - 24 Haziran 2009, 08:15:10
                                                Ya ayva olsaydı !

      Hoca merhum, bahçesinden bir sepet ayva toplamış Timur'un sarayına gidiyordu. Yolda bir ahbabı:

      — Nereye böyle hoca efendi? diye sordu. Hoca:

      — Timur'u ziyarete gidiyorum, dedi. Adam:

      — Timur ayvayı sevmez. O en çok inciri sever, sen ona pazardan bir sepet incir götür, dedi.

      Hoca merhum adamın dediğini yaptı. Bir sepet incirle Timurlenk'in huzuruna çıktı. Timur, hoca merhumun incirlerini beğenmişti. Birini yiyor, birini ise karşısında oturan hoca merhumun yüzüne çalıyordu. Timur'un bu hareketine kızmayan hoca merhum, ellerini her incir gelişinde yüzüne sürüyor ve: "

      — Ya Rabbi şükürler olsun sana!, diye dua ediyordu. Timur bunun sebebini sordu. Hoca merhum:

      — Sultanım, ben size ayva getiriyordum. Ya bir de onlarla gelseydim şimdi benim yüzüm ne hale gelirdi. Yolda bana sizin ayva yemediğinizi söylediler de değiştirdim. Ayva ile huzurunuza gelmediğime şükrediyorum, dedi.

Başlık: Ağlayan Komutan
Gönderen: hasmetvu - 24 Haziran 2009, 12:55:55
                                                        Ağlayan Komutan


Mehmet Akif anlatıyor:

“Her sabah Sultanahmed Câmiine erkenden giden bir zât vardı. Mihrâbın bir kenarında saçı-sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyar adam, ümitsiz bir şekilde durmadan ağlıyordu. Niyâhet bir gün yanına sokuldum:

— Muhterem, dedim. ALLAH’ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana:

— Beni konuşturma. Kalbim duracak, dedi.

Çok ısrar edince anlattı:

— Ben Abdülhamid devrinde bir binbaşı idim. Anam-babam vefât edince sadârete bir dilekçe gönderdim. Dedim ki “Mallarımız, gayrimenkullerimiz var. Bunların bir nezâretçiye ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum”.

Sadâret benim dilekçemi padişaha göndermiş. Bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi. “İstifa kabul edilmedi” deniyordu.

Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi.

Bizzat huzura çıkıp şifâhi görüşmek istedim. Ben o cehâlet ile padişahın huzuruna çıktım:

— Sultanım, istifamın kabulünü istirham edeceğim. Durumumuz budur, dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Isrârıma da dayanamadı. Öfkeli bir edâyla, elinin tersi ile:

— Haydi! İstifa ettirdik seni, dedi.

Ben dönüp işimin başına geldim.

Gece mânâ âleminde orduların teftiş edildiğini gördüm. Rasûllüllah Efendimiz (s.a.v.) Yıldız Sarayı’nın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri orada idi. Abdülhamid edeple Fahri Kâinat Efendimiz’in arkasında duruyordu.

Derken benim birliğim geldi. Başında kumandan olmadığı için darmadağınıktı.

— Nerede bunun kumandanı? Diye sordular

— Ya Rasûllallah çok ısrar etti. İstifa ettirdik, dedi. Rasûllüllah (s.a.v.) da:

— Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik, buyurdular.

Ben ağlamıyayım da kim ağlasın?..
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 25 Haziran 2009, 08:50:36
      Günün birinde bir genç Mehmet Akif' i bir toplantıda küçük düşürmek ister;

Genç, M. Akif' e : -pardon siz baytar değilmiydini, der.

M. Akif hiç istifini bozmadan cevap verir: -Evet baytarım neden sordunuz bir yeriniz mi ağrıyo.
Başlık: ALDIĞIMIZ FİYATA
Gönderen: hasmetvu - 26 Haziran 2009, 16:28:58
ALDIĞIMIZ FİYATA

     Keçecizâde'nin Rusya'da bulunduğu sıralarda Rus Çarı, Keçecizâde Fuad Paşa'ya takılır:

- Paşa şu Girit'i satsanız!

- Hay hay, satalım ekselans

- Kaça satarsınız?

- Aldığımız fiyata

Girit'in yirmi seneyi aşkın bir zamanda ve binlerce şehitle alındığını bilen Çar sararır.

Başlık: Kendine düşeni yapmak
Gönderen: şimal - 29 Haziran 2009, 08:39:32
                                              Kendine düşeni yapmak

Sultan Mahmut devrinde hırsızlık hâdiselerin artmaya başlayınca, bir gece tebdil-i kıyafet dışarı çıkar. Gezerken bir gurup hırsıza rastlar. Hırsızlar:
-Ey dost, sen kimsin, gecenin bu vaktinde bu tenha yerlerde ne arıyorsun? Derler
-Bende sizler gibiyim, hırsızın biriyim, diye cevap verir.
Hırsızlar onu aralarına buyur ederler. Konuşurlarken içlerinden birisi:
-Dostlar! Der, madem bir araya geldik herkez ne hüneri varsa, elinden ne geliyorsa anlatsın. Bunun üzerine hırsızlardan biri ayağa kalkar:
-Köpek havladı mı ne dediğini anlarım, der. Diğerleri güler ve:
-Bu marifet ancak iki metelik eder, derler.
Ve herkes marifetini saymaya başlar. Biri:
-Benim marifetim gözlerimdedir, der zifiri karanlıkta birini görsem, onu gündüzde tanırım.
-Benim hünerim kolumun gücündedir. İstediğim duvarı delerim der bir diğeri.
Bir başkası:
- Benim marifetimde burnumdadır, der. toprağı koklayarak nerede, hangi hazinenin
saklı olduğunu anlarım.
Hırsızlar sırayla marifetlerini anlattıktan sonra Sultan Mahmut’a dönerler ve:
-Ey yeni dost, söyle bakalım seninin ne gibi marifetin var? Derler.
Sultan Mahmut:
-Benim marifetim sakalımdadır, der. Onu şöyle bir oynattım mı suçluları cezadan, idamlıkları da darağacından kurtarırım.
-En büyük marifet seninmiş. Onun için bundan sonra sen bizim reisimizsin, bundan sonra sen ne dersen bizde onu yapacağız, derler.
-Madem reisiniz benim der Sultan Mahmut, kalkın gidip padişahın hazinesini soyalım.
Hırsızlar hiç itiraz etmez. Sarayın yolunu tutarlar. Saraya yaklaştıklarında köpek havlamaya başlar. Köpek sesinden anlayan öne fırlar ve:
-Yahu durun, der. Bu köpek, padişah sizinle beraber, diyor.
Diğer hırsızlar:
- Saçmalama, derler. Yürü de işimize bakalım.
Kokudan anlayan toprağı koklayarak hazinenin yerini tespit eder. Delik delen duvarı deler. Birlikte hazine ye girer ve alabildikleri kadar alırlar. Sonra çıkıp saklandıkları yere dönerler. Sultan Mahmut, o gizli yolu iyice öğrenir ve sessizce sarayına döner. Sabahleyin askerleri göndererek hırsızları saklandıkları yerde yakalatır. Suçları sabit görülür, cezaları tespit edilir. İnfaz için saray meydanına getirilirler. Hepsi korkudan titremektedir.
Gece gördüğünü gündüzde tanıyan:
Bu gece bizimle arkadaşlık eden adam tahtta oturuyor, der.
Sultan Mahmut, hırsızlara:
- Arkadaşlar, dün gece birlikte bir iş yaptık. Herkes kendi marifetini gösterdi. İşinin erbabı olduğunu ispat etti. İçinizde marifetini göstermeyen sadece ben kaldım. Şimdi sıra bende, der.
Bir baş işareti ile suçluları cezadan kurtarır.
 
Başlık: Yeniçeri Üniformasının Gücü
Gönderen: şimal - 30 Haziran 2009, 12:09:43
Yeniçeri Üniformasının Gücü 

Yıl 1598 Fransa Avrupa'da Prusya (Almanya) karşısında gücünü iyice pekiştirmiş ve Almanya ile girdiği savaşları kazanmayı artık adet haline getirmiştir.Son zamanlarda kazanılan zaferlerin verdiği güvenle Fransız köylüler asker desteğiyle sınırdaki Alman kasaba ve köylerine her gün tacizde bulunuyorlar,Alman köylülerinin sene boyunca emek verip yetiştirdiği arpa,buğday gibi tahıl ürünlerini;meyve ve sebzelerini hasat zamanı gasp ediyorlar Almanların hayvan sürülerine el koyuyorlar,kadınları ve kızları kaçırıyorlar kendilerine karşı gelen Alman köylülerini öldürüyorlar...

Bu arada Alman Kayseri(kralı) denizler de Britanya ile uğraşırken,diğer taraftan Avusturya-Macaristan ile mücadele ediyordu. Fransızlar ise ebedi düşmanlarının bu zor durumunu iyi değerlendirip Almanlara karşı saldırıyor ve kazanıyorlardı.Tabi bu durumdan en kötü etkilenen ise Fransa sınırında yaşayan Alman köylüleri ve çiftçileridir.

Her gün canları ve malları Fransızların saldırısına uğrayan Bu zavallı insanlar Kaiser'e o kadar mektup yazarak ve aracılar vasıtası ile durumlarını anlatmaya çalışmışlar ise de zaten zor durumda olan Kaiser kendi köylülerine yardım edemez. Zaten yardım edecek durumuda yoktur.

Artık canlarına tak eden Alman köylüleri son çare olarak dönemin süper gücü olan Osmanlı imparatorluğu'nu denerler. İçlerinden bir heyet oluşturup doğruca İstanbul'a gönderirler. Yaklaşık 2500 km den aylarca süren bir yolculukta İstanbul'a varmayı başarabilenler(bir kısmı yollarda hastalıktan ölmüş,bir kısmı yabancılara esir düşmüş,malları yollarda soyulmuş, bir kısmı da öldürülmüştür.)

Padişah tarafından kabul edilirler.istekleri şu şekildedir. Kaiser onları Fransızlara karşı koruyamadığı için Almanya Fransa sınırına Osmanlı askeri istemektedir.

Padişah kısa bir süre düşünür ve onlara şu öneriyi sunar: "Bizim tarafımızdan size verilen Osmanlı Askeri üniformalarını giyinin ve sınırda dolaşın Fransızlar bırakın size saldırmayı bir daha oralara ayak dahi basamazlar"

Gelen heyete üç bölük takriben 300 takım Osmalı yeniçeri üniforması verilir.Gerekli ihtiyacları da verilerek uğurlanır.
Heyet Köylerine varır.Ve aynen padişahın kendilerine dediğini yaparlar.Osmanlı yeniçeri üniformalarını giyip sınırda dolanırlar.

Fransızlar hasat zamanı yine Alman köylerine geldiklerinde birde bakarlar ki Osmanlı askerleri oralarda.Tabi Fransızların oralara bu gelişleri son gelişleri olur. Yaklaşık 120 sene Fransızlar bir daha o topraklara adım atamazlar.
Başlık: Harun Reşit ile ihtiyar
Gönderen: sunguralp - 01 Temmuz 2009, 10:04:21
Harun Reşit ile ihtiyar

Harun Reşit Veziri ile birlikte tedbili kıyafet dolaşırken bahçesinde hurma fidanları diken bir ihtiyar görür. Selam verir ve aralarında şu konuşma geçer:

- Kolay gelsin, ne yapıyorsun böyle?

- Hurma fidanları dikiyorum.

- Peki bu diktiğin hurma fidanları ne zamana kadar büyür ve meyve vermeye başlar?

- Kim bilir belki on, belki yirmi sene sonra yetişir ve meyve vermeye başlar.

- Peki onların meyvelerini görebilecekmisin?

- Bu yaşlı halimle belki göremem. Ama bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini biz yedik. Biz de bizden sonrakilerin istifadeleri için bu hurma fidanlarını dikiyoruz.

Bu cevap Harun Reşid’in hoşuna gider ve bir kese altın verir. İhtiyar, ALLAH’a hamdeder ve:

- Diktiğim ağaçlar hemen meyve verdi.

Bu söz üzerine Harun Reşid bir kese daha altın verir ve ihtiyar yine ALLAH’a hamdeder ve:

- Herkesin diktiği meyve ağaçları yılda bir defa mahsül verir, benim diktiğim fidan hem hemen meyve verdi hemde senede iki defa ürün vermeye başladı.
Başlık: Ağaca Asılan Zekat Parası
Gönderen: hasmetvu - 22 Temmuz 2009, 22:24:05
                                                         Ağaca Asılan Zekat Parası

      Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir müslümanın,günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığı,bunun üzerine zekatının bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp üzerine de:

    "Müslüman kardeşim,bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım.Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al"

      diye yazdığı ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta kaldığı ifade edilmektedir.

Başlık: Kanuni'nin Son Vasiyeti
Gönderen: hasmetvu - 23 Temmuz 2009, 14:46:04
                                                                  Kanuni'nin Son Vasiyeti

       Kanuni Sultan Süleyman vasiyet etmiş:
"Ben ölünce sağ elim, avucum yukarı bakacak şekilde tabutumun dışında bırakıla!" kimsecikler soramamış nedenini,nasıl sorsunlar ki,emir büyük yerden.Vakti zamanı gelince vasiyet yerine getirilmiş ve padişahın zevcesine sormuşlar nedenini.
"Anlamadınız mı?Ben koskoca Kanuni Sultan Süleyman'ım.İşte geldim işte gidiyorum,elim boş gidiyorum demek işte"dedi.Diye cevaplamış.

      Öğrenecek ne kadar çok şey var,ne kadar az zamanımız...
Başlık: Sakalım Dahi Bilseydi
Gönderen: şimal - 24 Temmuz 2009, 14:53:25
                                                              Sakalım Dahi Bilseydi

       Fatih Sultan Mehmed,Sefer-i Hümayun'a bile çıkarken nereye gidileleceğini kimseye söylemezdi.Tür hakanı gene bir Sefer-i Hümayun'a hazırlanıyord.Bir gün kadılardan biri kendisine:

      "Şevketli Sultanım,Sefer-i Hümayunumuz hangi tarafadır."Dediğinde Fatih kızmış ve kadıya şöyle cevap vermişti:

      "Hoca efendi,sakalımın tellerinden biri,yapmak istediğimi bilmiş olsaydı,onu hemen koparırdım."  
Başlık: KARARLILIK VE YAVUZ
Gönderen: ayşin-dkl - 03 Ağustos 2009, 19:45:04
                                                      KARARLILIK VE YAVUZ  

      Yavuz Sultan Selim 1514 yılında Ağrı' da yeniçeri hareketiyle karşılaştı.Yeniçeriler ümeradan bazılarınında teşvikiyle:
 
      Düşman yok. Harap memlekete nicedir seyahat ederiz, diye ayaklandılar.  Aylardan beri  türlü yoksunluk ve meşakkat içinde ilerlemekten usandıklarını gürültülü bir şekilde ifade ettiler. Hatta bir söylentiye göre Yavuz'un otağına kurşun attılar. Böyle gergin bir havada yavuz soğuk kanlılığını kaybetmedi.

       "Ehl-i iyal kaydında olanlara desturdur.Geri,karılarını yanına gitsinler.Biz buraya geri dönmek için gelmedik . Rahat isteyen yola yaraşmaz.Bizi isteyip yolumuza can ve baş feda edecek yiğitler ölümden havf etmez .Ölümden korkanlar geri dönsün.Düşmanla çarpışacak mertler benimle gelsin.Eğer içinizde er yoksa ben yalnız giderim." diye bağırdı.

Başlık: Bu nasıl saltanat ki ...
Gönderen: şimal - 07 Ağustos 2009, 14:16:23
Bu nasıl saltanat ki ...  

Behlül ü Dana kısa bir süre uyuklamış ve gözlerini açar açmaz " Çok güzel bir rüya gördüm " demiş
Harunu Reşid : " Nasıl bir ruyaydı bu ; hayrolsun ! "
diye sormuş.
" Kendimi çok zengin bir ülkenin padişahı olarak gördüm.Köşkler,saraylar,hazineler , askerler hepsi emrimdeydi."
Harun Reşid gülmüş :
" Bu nasıl bir padişahlık ki gözlerini açınca hepsi kaybolup gitti ? "
Behlül gülmüş :
" Senin saltanatınla benimki arasında çok küçük bir fark var ; benim sultanlığım gözümü açınca , seninki ise gözlerini yumunca bitiyor ."  
Başlık: BİR “DELİ BALTA” ULUBATLI HASAN
Gönderen: şimal - 14 Ekim 2009, 13:13:01
                                               BİR “DELİ BALTA” ULUBATLI HASAN

     İstanbul’u muhasara eden Osmanlı askerinin kumandanı, Sultan I. Mehmed Han ise bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Ordusunu son bir defa daha gözden geçirdi. Askere şevk ve heyecan veren âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler okudu. Surlara ilk çıkacak kahramanlara müjdeler verdi. Daha sonra Paşalarını ve Beylerini çağırarak onlara şöyle seslendi:

     “Müsterih olunuz!” -Ey benim Paşalarım, Beylerim, cihad arkadaşlarım! Sizi, cesaretinizi bir kat daha arttırmak için buraya toplamadım. Zafer için üç şart-ı esâsî mevcuttur: Hulûs-i niyyet, fena hareketlerden hayâ, Emirlere itaat. Mâlik olduğunuz liyakati gösteriniz. Zillet geride, şehadet ileridedir. Sizin başınızda döğüşeceğime yemin ederim. Şimdi mevkilerinize dönünüz. Çadırlarınıza giriniz. Fecirle kalkar kalkmaz namazlarınızı eda edip, askerinizi bir intizam-ı tam dahilinde tertib ediniz. Sakin ve müsterih olunuz. Fakat cenk borusunun sesini duyunca, sancakların rüzgarla temevvüc ettiğini görünce derhal ileri atılınız...

     Padişah sözlerini bitirdiği zaman Paşalar ve Beyler ağlıyordu...

     O gece kimse uyumuyordu. Genç Padişah, günlerdir içine girmediği yatağının üzerine oturmuş, ALLAHü teâlâya yalvarıyordu:

     “-Yâ İlâhî! Bir bölük ümmeti yendirme, düşmanımızı sevindirme, bizi muzaffer kıl!”
Çadırın dışında hıçkırıklarla karışık bir ses yükseldi:

     “-Âmîn... Âmîn...”

     Bu kimdi? Gecenin bu vaktinde Padişahın çadırı etrafında ne arıyordu? Yerinden kalktı, dışarı çıktı. Hayret... Biraz ileride çimenlere oturmuş genç bir adam, ellerini açmış, biraz evvelki duayı tekrarlıyordu...

     Padişah onu tanıyordu

     Sultan Mehmed:

     “Yarın cihad günüdür!”

    -Orada ne ararsın, kimsin? diye seslendi. Genç adam oturduğu yerden kalktı:

     -Ulubatlı Hasan’ım Padişahım... Sizi muzaffer kılması için Cenâb-ı Hakk’a yalvarırım, dedi.

     Padişah bu sesi tanıyordu. Babası Sultan II. Murad Han zamanından bergüzar (hatıra) kalmış bir kahramandı. Ölüme gönüllü giden kimselerdendi. Kızmadı. Mülayim bir sesle şöyle dedi:

     -Var istirahat eyle Hasan, yarın cihad günüdür...
 
Başlık: KORKUSUZ ŞEHZADE
Gönderen: hasmetvu - 20 Ekim 2009, 07:54:41
                                                            KORKUSUZ ŞEHZADE

     Yavuz Sultan Selim henüz beş-altı yaşlarında bir çoçuktu. Amasya'daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Yay boyunu aşıyordu ama o bu yaşta attığını vurmaya başlamıştı. Babası Sultan II. Bayezit bir ağacın arkasında onu seyrediyordu. Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı; saklandığı yerden çıkıp, oğluna sarıldı:

     -ALLAH gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın? Küçük Selim hayretle:

     - Yalnız değilim ki Sultan babam; ALLAH her yerdedir! Aldığı cevap, Bayezit'i şaşırttı ama belli etmedi. Sarayın bahçesi ulu ağaçlarla süslüylü. Ormandan farkı yoktu.

     - "Oğulcuğum," dedi Sultan Bayezit, " tek başına buralarda dolaşma. Düşmanlarımız var. ALLAH korusun; sana bir kötülük etmek isteyebilirler!" Selim duraklardı. Sonra, iki yaşından beri yanından ayırmadığı küçücük kılıcını çekip:

     - Pederim! Bu kılıcı süs için bağlamadık. İcap ederse kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken sarayın bahçesine girmeye kim cesaret edebilir? II. Bayezit, hayretten donakalmıştı. Onda kimsede olmayan bir şeyler vardı. Vaktinden önce gelişmiş, aklı boyunu aşmıştı. Selim'i, elinden tutup, saraya götürürken; "Hiç şüphem yok. Bu çocuk ilerde ne yapıp edip padişah olacak. Şimdiden ona tahtın yolunu açmalıyım." Böyle düşündü ya, gün gelip Şehzade Selim, istediğini almasını bildi ve Osmanlı'nın Yavuz Sultan Selim'i oldu.
 
Başlık: Fatih' ler Babası Koca Murad
Gönderen: hasmetvu - 21 Ekim 2009, 10:33:49
Fatih' ler Babası Koca Murad

Bütün Osmanlı Padişahları çok dindardırlar... İkinci Murad da, dedeleri gibi din büyüklerine, âlimlere pek saygılı idi. Çocukluğundan beri onlarla beraberdi. En kıymetli hocalardan ders almıştı. Onların her dediğini can kulağıyla dinler ve yapardı. Bu yüzden büyüyünce büyük bir padişah olmuştu. Kendisini ziyadesiyle seven tebaası, O'na (Koca Murad) demekten hoşlanırdı.
Bugün de etrafında hocaları, âlimleri, vezirleri toplanmış sohbet ediyorlardı...

-Engürü beldesinde bir âlim yaşarmış, adını duymuş musun Lala?
Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, kocakavuğunu saygı ile eğdi ve:
-Hocanız daha iyi bilirler... Devletlüm dedi.
Padişahın en kıymetli hocası, meşhur âlim Arabşah, bir şeyler söylemek istiyordu.
-Hacı Bayram-ı Veli'den mi bahsedersini Sultanım?...
- Tanışır mısın yoksa?
Arabşah sakalını sıvazladı:
-Gönül gözü açık olanların cümlesi, kardeşi sayılır.
Koca Murad gülümsedi.
-Keşke biz de, o kardaşlığa erebileydik!.
-Efendim... Sen cümlemizin padişahı ve gönüllerimizin Sultanısın.
- Asıl Sultanlık, Hakiki bir âlime mürid olmaktır.
- Eğer ki Siz, Nizam-ı âlemi korumaz iseniz, bizler gönül huzuru içinde ibâdet dahi eyleyemeyiz.
-"Müslümanların en hayırlısı, âlimlere yakın olanlardır."
-Belli Sultanım... Hacı Bayram'dan bu sebeple mi bahedersiniz?
- Eğer ki, o Mübarek Pir' e kavuşmak nasip olursa. Edirne'miz daha da nurlanacak demektir.
Sadrazam Çandarlı Paşa sordu.
-Nâme-i Hümayûn mu yazalım Devletlüm, yoksa ulak mı salalım?
Uzun boylu Koca Murad ayağa kalktı. Her zaman sırtında bulunan yeşil, sırmalı cübbesi, O'nu daha da heybetli gösteriyordu. Tatlı sesiyle emretti:
- Her ikisini de Lalam, her ikisini de yollamalıyız. İmkânımız olaydı da, keşke biz o Sultanın eşiğine varabileydik. Ve lakin Osmanlı'nın din ve dünya gailesi boynumuza vâciptir.

1430 yılında Koca Murad Han, dedesi Yıldırım'ın fethettiği SELANİK kalesini tekrar fethetmiş. Edirne' ye dönüyordu. Yıldırım'ın Timur' a yenilmesinden sonra, Selanik Bizans' a geri verilmişti. İkinci Murad'ın sefer hazırlıklarını işiten Bizans İmparatoru kalabalık bir ricacılar heyeti gönderdi!. Şehrin Venedik himayesinde kalmasını istiyor ve hesapsız hediyeler takdim ediyordu.

Koca Murad elçilere:
-Selanik, dedem Cennetmekân Gâzi Yıldırım Bâyezid Hân hazretleri tarafından fethedilmiş, bir Osmanlı mülküdür. Mülkümüzden bir karış toprak vermeye, bizim dahi Salahiyetimiz yoktur. Ve illâ ki kimsenin de almaya hakkı yoktur. Gönül rızası ile mülkümüzden çekilesiniz. Aksi halde Vallahül Azim ve billahil Kerîm. Dünya ve âhiret iki elim, yakanızdadır.

Yemininden döndüğü hiç görülmeyen yiğit Padişah, bir kaç gün sonra Koç-Yiğit gâzileriyle Selanik önlerindeydi.
Rumların ve Latinlerin kurduğu kaleyi 3 haftada ikinci defa fethetti. Sayısız ganimetle Edirne'ye dönerken; Ulemâ ve Vüzerâ orduyu şehir dışında karşıladılar. Başlarında büyük allâme, Osmanlı Devleti'nin Şeyh-ülislam'ı Molla Şemseddin FENARİ bulunuyordu:
-Gazânız mübarek ola Sultanım, dedi.
Koca Murad tevazû ile başını eğdi ve:
-Dualarınız bereketi iledür Hocam...
-Cenabı- Hak, bütün ümmeti Muhammedi ve Osmanlı kullarını daima ve ebeden muzaffer eyleye...
-Amin! Amin!...
- Bizimde size bir müjdemiz vardır Devletlüm...
-Hayırdır İnşALLAH!
-Hacı Bayramı Veli Üstadımız buradadır.
-Hay ALLAH sizden razı olsun.. İnanın ki bu habere, Selânik'in fethinden ziyâde sevindik.

Sonra hep birlikte, babasının yaptırdığı Eski CAMİ'ye gittiler. Şükür namazı kıldılar.
O haftaki Cuma selâmlığına çıkınca, Edirne Sarayı'nda Osmanlı Ülkesinin en kıymetli alimleri, şairleri, vezir ve gâzileri toplandılar. Can sohbeti yapıyorlardı.
Padişah çok neşeli idi. Güzel bir sual sordu:
- Bilir misiniz ki, bu Osmanlı Devletinin kuvvet ve ihtişamı nereden gelür?...
Mecliste bulunanlar edeblice sükût ediyorlardı. Sessizliği Padişahın tatlı sesi yumuşattı:
- Ülkemizde yaşayan velilerden, âlimlerden, derviş gâzilerden güçlenir Osmanlı milleti.
- Haklısınız haklısınız Sultanım, diyen Çandarlıdan gayrısı gene susuyorlardı. Padişah devam etti:
-O velîlerin, âlimlerin hepsi birer ışıktırlar... Osmanlı topraklarını nurlandırır, irşad ederler... İşte bugün, onlardan birine daha kavuştuk. Elhamdülillah.
Hacı Bayram-ı Veli önüne bakıyordu. Padişahın daha ziyade iltifat etmesinden korktuğu için, mevzuu değiştirmek istedi:
- Sultanım Efendim... Şu Bizans keferesinin ettiklerini, bir de sizden işitmek isterdik, lütuf buyursanız da... dedi.
Büyük Velî Koca Murad'ın bam teline basmıştı. Koç burnunla Padişahın gözleri doldu, sesi gürleşti...
-Bizansı bilmez misin Şeyhim? O ülkeyi, dişiler idare eder. Her tedbiri kancıkcadır.
-Cennetmekân Babanızla da uğraşmışlardı, değil mi?
-Evet Üstadım. 17 yaşımızda Emir Buhari hazretleri bize kılıç kuşattılar. İşte Padişah olduğumuz o an, başladı Bizansın hileleri.
-Amcanız (!) iddiasıyla Düzmece Mustafa'yı başınıza musallat etmişler.
-Öyle oldu. O zamana dek kendisini Limni adasında esir tutardı. Biz tahta geçer geçmez, serbest bıraktılar. Osmanlı Devletine fitne çıkardılar.
- Siz dahi çokca üzülmüşsünüz!
-Velakin ALLAHın lütfu ve Emir Buhari hocamızın teşvik ve düaları berekatıyla, bu fitneyi sürdürdük.
- Size karşı çıkan beyleri, paşaları dahi af buyurmuşsunuz!
-Büyüklerimizden öyle öğrendikti...
- Sonra siz de Bizansı sıkıştırmıştınız değil mi Sultanım?
-Başka ne yapabilirdik! Bu Bizans putu, başımızda sallandıkça; Osmanlıya huzur olur mu?
Veziri âzam söze karıştı:
-30.000 gazi ile İstanbul'u kuşatmıştık. Ayrıca Donanmayı Hümayûn surları zorlar idi?
-Zannımca bu, Osmanoğlunun 6. cı muhasarası olmalı...
-Evet efendim. 6. kuşatmamız 64 gün devam eyledi.
-Ve tekraren yeni hileler?...
-Bu sefer de 13 yaşındaki karındaşımız Musatafa Çelebi' yi de ayarttılar. Kendisi Isparta (Hamideli) Sancak Beyi iken, Bizansın yalanlarına kandı.
-Canından oldu tabii!...
- Ne yazık ki düşmanlarımızı da kurtardı. Kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldık.
-Velhasıl şu Bizans fitnesi, Osmanlı mülkü içinde, bir ur gibi işler durur.

Koca Murad üzüntü ile başını salladı. Fakat birden aklına gelen şey, O'nu heyecanlandırmıştı:
-Hacı Şeyhim! Bizim de bir müşkülümüz vardır. Sizden bir işaret alırsak gam yemeyiz... Kerem eyle, destûr ver...
-Ne söylersin Hünkârım?
-Acep şu İstanbul şehrini fethetmek, bizlere nasip olacak mıdır? Peygamber Efendimizin methine biz de erişebilecek miyiz? Cümlemiz merak eder dururuz.

Ak sakallı Hacı Bayram, gözlerini yerden kaldırdı. Başını sağa doğru çevirdi. Orada küçük bir çocuk değnek üzerinde süvarilik oynuyordu.
Büyük Velî tane tane konuştu:
-Her şeyin doğrusunu ancak Cenab-ı Hak bilir...
-Velâkin bize öyle gelirki, işte şuradaki çocukcağız ile şu bizim kösemen (Akşemseddin) İstanbul fethini göreceğe benzerler...
Koca Murad sevinçle gülümsedi.
-O bizim oğlumuz Mehmed'dir.
Hacı Bayram Hazretleri doğruladı.
-Fatih Sultan Mehmed (ALLAH Dilerse).
O andan itibaren, Koca Murad'ın gönlünde yepyeni bir niyet filizlenmeye başladı.

Bu fikrini gerçekleştirmek için, bütün engelleri aşmak istiyordu. Önce Bizans ve Venedikle anlaştı. Sonra Macaristan ve Lehistanla "Segedin Sulhu" imzaladı. En sonra da, kıskanç Karamanlıları susturdu. Gayrı Avrupa' da ve Anadolu' da sulh ve sükûn temin edilmişti. Oğlu Mehmed'i Edirne'ye çağırdı.

1444 yılı Ağustos ayının ilk Cuma Namazını, hep birlikte Esi camide kıldılar. O gün Edirne Sarayı, pek hareketliydi.
Koca Murad, etrafına bakındı... Başta Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, Şeyhülislam Molla Fenarî, Vezirler, Zağnos Paşa, Yeniçeri Ağaları, Akşemseddin, Arabşah, Molla Yeğan, bekliyorlardı. Az sonra Padişah'ın gür sesi duyuldu:
- Hocalarım, Paşalarım, Vezirlerim!... Dervişler, gaziler... Dünya ve âhiret din kardeşlerim. İşte sizler şâhit olasınız ki...
Etrafta çıt yoktu. Yürekler duracak gibiydi...

-Şahit olasınız ki, bugünden beri Osmanlı tahtını, Büyük ALLAH'ın izni ve kendi gönül rızamız ile, oğlumuz Mehmed Han'a bırakıyoruz. Hemen Cenab-ı Hak kendisini ve bütün Osmanlı Milletini zaferden zafere koştursun İnşALLAH...-Amin...Amin... sesleri duyuluyordu.

Başta Koca Murad olmak üzere, hazır bulunan her fert, yeni Sultana biat ettiler. Padişahlığını kabul ettiler.
Manisa'ya doğru yola çıkan eski Padişah, gönül huzur içindeydi. Gözleri ucaklara dalmış düşünüyordu:
-Velilerin sözleri hilaf çıkmaz. ALLAH'ın izni ve yardımı ile Oğlumuz Mehmed Sultan, yakında Fatih Sultan olacaktır. Gayrı bizlere, O'nun önünden çekilmek düşer. Ola ki bu sebeple Cenab-ı Hak, günahlarımızı bağışlar. Bu "Fethi Mübin" tiz günde gerçekleşirse, bizler dahi dünya gözü ile şahid ve mesrur oluruz... Değil mi Hacı Bayram'ım? Değil mi Koca Şeyhim?...

Bu olay Osmanlı ve bütün dünya tarihinde tektir. Bunu yapabilmek için, Faith'lere yol açabilmek için; ancak Koca Murad gibi bir "Fatihler Babası" olmak gerektir. ALLAH cümlesine Rahmet eylesin, âmin...
 
Başlık: Sanat ustadan öğrenilir
Gönderen: sunguralp - 27 Ekim 2009, 07:58:37
Osmanlılarda “ahilik” teşkilatı çok önemli bir boşluğu doldurur. Ahilere göre sanat üstattan öğrenilir. Bir ahi yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçse gerektir.

Gündüz dükkânında, tezgâhında olmalı, akşamları mutlaka sohbetlere katılmalıdır.

Ahilerin idare heyeti, azalar arasından seçilir. Kendilerine kadı tarafından resmi vesika, icazet verilip, icraatları ve neticeleri büyük meclise bildirilir. Birlik idare heyeti her ay, üç gün toplanır “orta sandığı” üzerine konuşur, kararlar alınır.

Ahiler mensuplarını takdir etmesini bilir ancak cezalandırmaktan da kaçınmazlar. Ahi şarap içmez, zina yapmaz, gıybete bulaşmaz. Yalandan, dolandan, kibirden, iftiradan, hasetten kaçar.

İçi dışı birdir, affetmeyi bilir, namahreme bakmaz. Merhametsiz olamaz, lâf taşıyamaz, kin tutamaz. Sözünde durur, hıyanet etmez, emaneti kollar.

İnsanların ayıbını örter, cömert olur ve kul hakkından çok korkar. Bunlara uymayanlar ahilikten çıkarılırlar.

Ahiler estetik kaygılar taşır, kötü seslileri sokak satıcısı bile yapmazlar. Zerzevatçılar latif ve ahenkli bir seda ile sanatlı maniler okurlar.

Yine teşkilata göre; ahinin sanatı olmalı ve helâlinden kazanmalıdır. Alimlere hürmet etmeli, fukarayı kollamalıdır.

Temiz giyinmeli ve temiz tıynetlilerle bulunmalıdır. Bir ahi asla namazını kazaya bırakmamalı, nefsine hakim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla düşüp kalkmamalıdır. Bu hasletler zamanla cemiyete mal olur. İşte Osmanlılar bu yüzden 6 asır ayakta kalırlar.

İslâm coğrafyasında hesapları olan İngilizler ahilerden çok rahatsız olurlar. Teşkilat, Mustafa Reşid Paşanın hazırladığı Tanzimat Fermanıyla büyük bir darbe alır, Türk düşmanları kına yakarlar.

Kim kimin piri?
Dedelerimiz her meslek ve zanaatı piriyle anarlar. Mesela Nuh Aleyhisselam marangozların ve gemicilerin, Hazret-i Musa çobanların, Hazret-i Zülkifl ekmekçilerin, Hazret-i Lut tarihçilerin, Hazret-i İbrahim mücahidlerin, Hazret-i ½it hallaçların, Hazret-i Salih devecilerin, Hazreti İdris terzilerin, Hazret-i Yunus balıkçıların, Hazret-i İlyas çulhacıların, Hazreti İsa seyyahların, Selman-ı Pak berberlerin, Halid bin Velid silahşörlerin, İmam-ı ½afii subaşıların, Hacı Bektaş-ı Veli Asesbaşıların piridir.

Osmanlı’da meslek erbabı pirlerine layık olmaya bakar.

Narh nasıl konur?
Sadrâzam Melek Ahmed Paşa bir ramazan günü İstanbul Efendisini (kadı) ve muhtesip ağayı (belediye başkanı) yanına alıp Unkapanı’na gelir.

Bütün Karadeniz reislerini, uncuları nakliyecileri toplar, Varna Köstence, Kili ve Akkirman’da buğdayın kaça alınıp, kaça satıldığını tetkik buyururlar.

Sonra 300 dirhem has ekmeğin kaç akçeye mal olacağını hesaplar ve bir fiyat koyarlar. (Evliya Çelebi’den)

1665 yılında İstanbul’da bulunan Monsenyör Thevehot, “Türkiye’de her şey bol ve ucuzdur” der, “yeşil meyve ve sebzeler bizdeki gibi mücevher pahasına satılmaz.

Satıcıların terazileri her gün kontrol edilir, hileli ve pahalı satanlar derhal cezalandırılırlar. Satıcılar rezil olmamak için fazla fazla tartarlar.

İstanbul’da çocuğu bile pazara yollayabilirsiniz. Bu pazarda saf ve şaşkınlar bile aldanmaz.”
Başlık: Kaz göndersem yolar mısın?
Gönderen: hasmetvu - 04 Kasım 2009, 08:37:31
Kaz göndersem yolar mısın?


Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış:



'Selamunaleykum ey pir'i fani...'

'Aleykümselam ey serdar'ı cihan...'

Padişah sormuş:

'Altılarda ne yaptın?'

'Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...'

Padişah gene sormuş:

'Geceleri kalkmadın mı?'

'Kalktık... Lakin, ellere yaradı...'

Padişah gülmüş:

'Bir kaz göndersem yolar mısın?'

'Hem de ciyaklatmadan...'

Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş:

'Ne konuştuğumuzu anladın mı?'

'Hayır padişahım...'

Padişah sinirlenmiş:

'Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.'

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.

'Ne konuştunuz siz padişahla?'

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:

'Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.'

Baş vezir, yüz altın v ermiş.

'Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu.'

'Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.'

Vezir kafasını kaşımış.



'Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?...'

Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.

'Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay
da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim. (32 ise ağızdaki dişten kinaye, boğaz)'

Vezir bir soru daha sormuş...



'Geceleri kalkmadın mı ne demek?'

Adam bir yüz altın daha almış.

'Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim....'

Vezir gene kafasını sallamış.

'Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...'

Adam gülmüş.

'Onu da sen bul...
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: @$k - 04 Kasım 2009, 11:58:48
Bu tarz konular altına ;
Ne kadar güzel bir konu olmuş .. demekten pek haz etmiyorum. İnanın o cümle yetmiyor güzelliğini anlatmaya. Okudukça okuyasım geliyor vallahi. Bazı konular hakkında düşündüklerime olumlu bir şekilde yön veren harika kıssalar.
ALLAH razı olsun...
Emeğinize sağlık...
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 04 Kasım 2009, 12:03:38
Bu tarz konular altına ;
Ne kadar güzel bir konu olmuş .. demekten pek haz etmiyorum. İnanın o cümle yetmiyor güzelliğini anlatmaya. Okudukça okuyasım geliyor vallahi. Bazı konular hakkında düşündüklerime olumlu bir şekilde yön veren harika kıssalar.
ALLAH razı olsun...
Emeğinize sağlık...


ALLAH hepimizden razı olsun değerli kardeşim. :)

Bende okunduğunu görünce çok seviniyorum. :)
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: ezo88 - 06 Kasım 2009, 01:18:00
kaz göndersem yolar mısın? anlamıştır herhalde

ama adam gerçekten de işi biliyor nasılda bağırtmadan yoldu kazı ama
Başlık: Yetiştirdin mi?
Gönderen: hasmetvu - 10 Kasım 2009, 11:05:38
BÖYLE BİR AĞAÇ YETİŞTİRDİN Mİ?

Bahçe mimarı Mevlut Baysal anlatıyor:

     "Çankaya Köşkü'nde, bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağacın Atatürk'ün geçeceği yolu kapadığını gördük. Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz tarafındaki kısma yaslanarak karşı tarafa geçti. Derhal atıldım:
— Emrederseniz derhal keselim Paşam. Bir an yüzüme baktı, sonra:
— Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin."


Niyazi Ahmet BANOĞLU
Başlık: Er'in Mendili
Gönderen: hasmetvu - 10 Kasım 2009, 11:07:22
ER'İN MENDİLİ

     Bir akşam uzun süre didişen, uğraşan iki erden birinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek ere sordu:
- "Bunu nereden aldın?"
Bu ansızın sorulan soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu, sıkılarak karşılık verdi:
- "Yavuklum gönderdi, Atatürk!"
Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen, acı duyguları içinde gizleyen Büyük Şef, bilmem neden, o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Er'in demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendille o da gözyaşlarını silmişti.


Prof. Naim Hazım ONAT
Başlık: BAYRAĞI KALDIRINIZ!
Gönderen: hasmetvu - 10 Kasım 2009, 11:08:48
BAYRAĞI KALDIRINIZ!

     Mustafa Kemal o sabah savaş meydanını geziyordu. Yerde parçalanmış bir bayrak, bir düşman bayrağı gördü. Bir an durdu, yanındakilere seslendi:
- "Bu bayrağı kaldırınız, yenilmiş bir düşman bayrağı, fakat o bir milleti, bir orduyu simgeliyor, yerde kalmaya layık değildir."


Ferit Celâl GÜVEN
Kaynak: Çığır Dergisi - 1945
Başlık: Tarihe mal olmuş babalardan tavsiyeler!
Gönderen: hasmetvu - 20 Kasım 2009, 08:19:07
                                                  Tarihe mal olmuş babalardan tavsiyeler!

     Her baba, oğluna veya kızına kendi hayat tecrübelerinden hareketle nasihatlerde bulunarak onları yarınlara hazırlar. Babaların tavsiyelerinin çocuklarına kazandırdıkları...

                                                                                * * *

     Her baba, oğluna veya kızına kendi hayat tecrübelerinden hareketle nasihatlerde bulunarak onları yarınlara hazırlar.Bu yazımızda sizinle bazı büyüklerin çocuklarına yaptıkları nasihatleri paylaşmak istiyoruz.Baba, insanın her başarısında mutlaka ilk haber verilen ve en fazla bu başarıyla mutlu olan, her üzüntüsünü paylaşan, yardım eden, başı sıkıldığında ilk yardım istenen bir kol ve şefkatle gerilen bir kanattır.

     Her baba gün gelir ebedi hayata göçer gider; ama giderken de arkada oğlunun veya kızının kulağına küpe olacak hakikatleri, tecrübeleri bırakır. Onlar bize, hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, nereye ve nasıl baktığımızı tayin eder, hayatın kurallarını, beklentilerini, kaçınılmazlıklarını öğretirler. Bunu öğretirken de adına nasihat ya da öğüt dediğimiz metodu kullanırlar.

     Bu, bir anlamda eğitimdir. Hz. Adem'den günümüze kadar bütün babalar, çocuklarını hayata hazırlama gayretindedirler ve onları tecrübeleri doğrultusunda yönlendirmek isterler. Bu metot fıtrata uygun bir metottur ki, Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamber babaların ağzından aynı metodu kullanarak bütün bir insanlığa yol gösteriyor.

     Örneğin "İnsanları, Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle davet et." (Nahl Sûresi, 16/125) ayetinden öğrendiğimiz şey "hikmet ve güzel öğüt"tür. Demek ki sözünün tesir etmesini isteyen her ebeveyn veya nasihatçi bu yolla muhatabına tesir edebilecektir. Şimdi peygamberlerden başlayarak bazı mana büyüklerinin çocuklarına verdikleri öğütleri sizinle paylaşmak istiyoruz:

          DÜNYAYA GÖNÜL BAĞLAMA

     Hz. Adem'den (as) oğlu Hz. Şit'e: "Ey Şit! Dünyaya gönül bağlama. Her işin sonuna bakıp neticesinin nereye varacağını düşün. Bir işe başlayacağın zaman kalbine sıkıntı gelirse o işi bırak, yapma ve hayatın boyunca sürekli danışarak iş yap." Hz. Lokman'dan oğluna: "Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret.

     Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir. Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü ALLAH kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir." (Lokman Sûresi, 31/17-19) Hz. Ali'den oğluna: "Ey oğul! Her şeyden önce ALLAH'tan kork. Bütün emirlerini yerine getir. O'nu anmakla kalbini yaşat. İpine sımsıkı sarıl. Cimri ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o kendisine en fazla ihtiyaç duyduğun anda senden uzaklaşır."

           NASİHATLERE KULAK VER

     Sultan II. Murat'tan oğlu Fatih Sultan Mehmet'e: Oğlum! Bu dünyada üç türlü insan vardır: Bunlardan ilki, akıl ve fikirleri yerinde olan, geleceği az çok gören, düşünen ve hiçbir anormallikleri bulunmayan kimselerdir. İkincisi, Yolların doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak olan kimselerdir. Onlar bu duruma kendi istekleriyle değil, çevrelerinin tesiriyle düşmüşlerdir.

     Nasihat edildiğinde, kafaları alır ve kabul eder, söz dinlerler. Çoğu zaman duyup, işittiklerine uyarak yaşarlar. Üçüncü grup ise, ne kendileri bir şeyden haberdardır ve ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. Bunlar diğerlerinden daha adî, daha alçaktır. Oğlum! Yüce ALLAH eğer seni ilk sırada saydığım kişiler arasında yaratmışsa sevinirim.. ilkinden değil de, ikinciler gibiysen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü gruba dahil olmayasın! Onlar ne ALLAH'a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değildir...

          EDEPLİ OL

     H. Bayram-ı Veli'den çocuklarına: "Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap verme. Bir şey sorulursa cevabını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevabını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma. Mecliste bulunanlara imtihan için bir şey sorma. Onlarla münakaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riayet eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muamelede bulun.

          AİLENİN GEÇİMİ İÇİN ÇALIŞMAK İBADET MİDİR?

       İstanbul'dan yazan okurumuz Hüseyin Bey, ailesinin geçimi için didinip duran bir kimsenin, yaptığı bu uğraşlarının ibadet hükmünde olup olmadığını soruyor. Yardımlaşma, kâinatta var olan çok önemli bir kanundur. Bu kanun insanlar arasında da yerini almış ve onları birlikte yaşamaya mecbur etmiştir. Sonuçta ise aile gerçeği ortaya çıkmıştır.

     Toplumun en küçük yapı taşı olan aile içinde de yardımlaşma ön sırayı alır. Aile ise çalışabilen ve çalışamayan bireylerden meydana geldiğine göre, çalışamayanların geçimini sağlamak aile reisine düşer. Aile fertlerinin rızıklarını temin etmeyi İslâm dini babaya yükler.

     Peygamberimiz bir hadisinde, "Geçimi üzerine yüklenmiş olanları ihmal etmesi bir kimseye günah olarak yeter" (İbn Mâce, Ticaret, 1) buyurarak bu sorumluluğa dikkat çeker. İslâm dini nafaka teminini bir görev olarak insanlara bildirmekle kalmaz, aynı zamanda bu görevin sevap yönüne de dikkat çekerek insanları ona teşvik eder. Peygamberimiz bir hadisinde, "Erkeğin kendi nefsi, ailesi, çocuğu ve hizmetçisinin geçimi için harcadığı mal (onun için) sadakadır" (İbni Mâce, Ticaret, 1) buyurarak buna işaret buyurur.

     Yine bu şekilde çalışan bir müminin hak yolunda olduğunu da şu hadis- i şeriften öğreniyoruz. "Bir adam küçük çocuğu için çalışıyorsa ALLAH yolundadır. Yaşlı anne-babası için çalışıyorsa ALLAH yolundadır. Ailesi için çalışıyorsa ALLAH yolundadır." (Taberânî, 2, 60)

          İBADETLER İHMAL EDİLMEMELİ

     Sözü edilen bu sevapları kazanmak ve dünyevî çalışmaların ibâdet saati içinde sayılabilmesi için, kişinin kendi şahsî ibadetinde ve hizmetinde bir gevşeklik ve tembellik göstermemelidir. İki namaz vakti arasında kalan diğer saatlerin, vakit namazları kılındığı takdirde, bir ibadet şekline geleceği ve bu arada işlenen günahların affolacağı, verilen müjdeler arasındadır. (İbni Mace, İkame, 79)

     Bu durumda insan, üzerine farz olan ibadetlerini yerine getirir, günahlardan da çekinirse, geriye kalan çalışması ve istirahatı hep sevap dolu vakitler haline gelir. Fakat hırs gösterip kazancının azalacağından korkarak kulluk vazifesini bırakırsa, bütün çalışmasının neticesi yalnız dünyevî bir nafakayla sınırlı kalır. Yani, o insanın gayretleri sadece basit ve dünyaya ait bir çalışmadan öteye geçmez.

          BİR ÖRÜMCEK AĞI HİKAYESİ

     Bir gün, dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı cehennem kapısında bir melek karşılar. Melek adama şöyle seslenir: "Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptı isen buraya girmeyeceksin." Günahkâr adam uzun süre düşündükten sonra, bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırlar. Balta girmemiş ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştır. Adam ağı bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmiştir. Heyecan içinde o günü meleğe anlatır.

          İYİ OL, İYİLİK YAP

     Melek, adama gülümser ve ardından elini şıklatır. Gökten bir örümcek ağı iner. Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecektir. Adam, neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalışırlar. Ama adam ağın o kadar çok insanı taşımayacağından korkarak onları itmeye başlar.

     Tam o sırada ağ gerçekten kopar ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme düşer. "Yazık!" der melek, "Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiliği de kötülüğe döndürdü. O insanlara şefkat gösterebilseydin, ağın herkesi taşıyabileceğini görecektin." Yaşamın örümcek ağını ören, insanın kendisi değildir. O, bu ağda sadece bir teldir ve bu ağa yaptığı katkıyı aslında kendi yaşamına yapmaktadır...

alıntı
Başlık: 4. Murat Ve Yenikapi Efsanesİ
Gönderen: hasmetvu - 25 Kasım 2009, 08:37:13
4. Murat Ve Yenikapi Efsanesİ



4. Murat devri. Padişah tarafından, mey (şarap), afyon ve fal bakmak yasaklanmış. İstanbul'da bütün meyhaneler ve keşhaneler "underground" takılmaya başlamış. 4. Murat bi gece, tebdil-i kıyafet İstanbul'a indiğinde, karşıya geçmeye karar verip bi sandal kiralamış.

Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii. Bi ara, sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş. İpin ucunda bi testi! Sultan, "Ne var o testinin içinde?" diye sormuş. Sandalcı "Ne olacak, mey işte" diye gülerek müşterisine ikram etmiş. Her ne kadar yasaklamış olsa da, 4. Murat'ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir. İkramı kabul etmiş ama yine de, "Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?" diye sormaktan da geri kalmamış. Sandalcı da haliyle, "Yahu hünkar ner'den görecek bizi denizin ortasında" demiş.

Aradan biraz zaman geçmiş. Sandalcı bu kez de, teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış. Gönlü zengin adam, hemen müşterisine de ikram etmiş. Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış. Sandalcı aynı şekilde, "Kim görecek ki bizi denizin ortasında" demiş. Biraz daha vakit geçmiş. Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış. Hünkara, "Ver 5 akçe de falına bakayım" demiş. Fal 4. Murat'ın en kızdığı şeymiş, ama "Hadi biraz daha sabredeyim" diye düşünüp, "Bak bari" demiş.

Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı, "Efendi, sorunu sor bakalım" demiş. Padişah, "Hünkar şu anda nerededir?" diye sormuş. Sandalcı taşlara bakıp "Hünkar şu an denizdedir" demiş. 4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip, "Sakın yakınımızda bi yerde olmasın" diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş. Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden, 4. Murat'ın ayaklarına kapanıp, "Affet beni hünkarım " diye yalvarmaya başlamış. Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş. Padişah dayanamayıp, "Sana bi soru sorucam. Eğer bilirsen seni affederim. Bilemezsen boynunu anında vurduracam" demiş. Sandalcı sevinçle, "Padişahım çok yaşa" demiş ve merakla soruyu beklemye başlamış.

4. Murat, sandalcıya, "Dönüşte İstanbul'a hangi kapıdan giricem?" diye sormuş. Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş, "Hünkarım, şimdi ben hangi kapıyı söylesem, siz başka kapıdan girersiniz. Affinıza sığınarak, gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?" demiş. Hünkar başını "Olur" anlamında sallayınca, sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş.

Padişah kağıdı alır almaz, daha bakmadan, yanındaki fedaisine, "Hemen boynunu vur şu kafirin" emrini vermiş. Sonra da, "Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul'a oradan giricem" demiş çevresindekilere. Kapı 5-10 dakikada açılıp, padişah ve erkanı şehre girmiş. 4. Murat bi ara, sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş. Kendinden çok eminmiş, laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. Ama okuyunca hayretler içinde kalmış. Sandalcı kağıda şunları yazmışmış: "Hünkarım, yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun"

O gün bugündür de işte o kapı, "Yenikapı" olarak anılıyormuş.
Başlık: AYRAN DEDE
Gönderen: hasmetvu - 25 Kasım 2009, 08:39:57
                                                                                       AYRAN DEDE

     Çevrede yaygın olarak anlatılan efsaneye göre, Yavuz Sultan Selim İran Seferine (1514 Çaldıran) giderken Karaman-Ereğli güzergahında yer alan Ayrancı bölgesine geldiğinde, şimdi kazanın yanında ve üzerinde baraj kurulan akarsu ile karşılaşır. Bu akarsu üzerinde değişik aralıklarla 12 köprü vardır. Yavuz Sultan Selim ordunun iki koldan Köprülerden geçmesini emreder. Hilmi DEDE Köprüsünden geçerken komutan askerlerin içmesi için temiz suyu nereden bulabileceğini Hilmi DEDE’YE sormuş, o da evinde karısının yayıkta yaymakta olduğu ayrandan ikram etmek istediğini söyler. Çevrede “Sokutaşı”olarak adlandırılan oyuk taşın içerisine bir miktar ayran doldurur. Komutan “İlahi dede bu kadarcık ayran koca orduya yeter mi?” der. Ayrandan bütün askerler içip yinede bitmediğini görünce, Hilmi DEDE’nin sırtını sıvazlayarak “Sen Hilmi Dede değil”, bilakis Ayran Dede’sin demesi üzerine ilçenin adıda AYRANCI olur.
Başlık: Fatih'in Dilenci Kardeşi...
Gönderen: hasmetvu - 03 Aralık 2009, 20:49:40
                                                                                FATİH'İN DİLENCİ KARDEŞİ

     Taşköprülüzâde Mehmed Kemâlüddin Efendi’nin (Tuhfetü-l Ahbab) yâhut “Târih-i Sâf” adındaki eserinin birinci cüzünün 1287 İstanbul tab’ının 57-58. sayfalarında Fatih Sultan Mehmed’in hazır cevaplığını gösteren çok hoş bir menkıbe nakledilir: Hem kıssa, hem hisse sayılabilecek olan bu tatlı menkıbeye göre İstanbul Fâtih Sultan Mehmet bir gün atına binip ava çıkarken, karşısına bir dilenci çıkar: Fatih de cebinden bir altın çıkarıp verir, bir altını az gören dilenci:

— Padişahım, ben senin kardeşin olduğum halde nasıl oluyor da sen bana tek bir altın verirsin? Şu hareketin insâfa sığar mı?

Diye feryâd ve figâna başlamış! Bunun üzerine  Fâtih, atının dizginini çekip durmuş ve dilenciyi yanına çağırıp sormuş:

— Bu ne söz böyle. Sen benim kardeşim olduğunu nasıl iddiâ edebilirsin?

Dilenci de hemen cevabını dayamış:

— Nasıl olur da sen benim kardeşim olduğunu bilmezsin? Hiç öyle şey olur mu?

Fatih Sultan Mehmed, kardeşliğin sırrını öğrenmekte ısrâr edince, nihâyet cesur dilenciden şu cevâbı almış:

— Padişahım, ikimiz de Âdem babamızın oğulları değil miyiz?

Bu cevaptan çok hoşlanan Sultan da şöyle mukâbele etmiş:

— Eğer öteki kardeşlerimiz de haber alacak olurlarsa, senin hissene bu bir altın bile düşmez!

Bununla beraber, bu nükte çok hoşuna gittiği için, cömert Sultan dilenci kardeşine ihsanda bulunmuş.
 
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 24 Aralık 2009, 09:06:51
Mevlana ve Atom

Büyük İslam mütefekkiri Mevlana Hazretleri'nin, kendisi fizikle hiç iştigal etmemesine rağmen, kalp gözü ile alemi seyreden bir mutavassıf olarak, yıllar önce bize atom parçacıklarının varlığını ve atomun parçalanabileceğini:

"Bir zerreyi kesersen, içinde bir güneş Ve güneş etrafında dönen gezegenler bulursun şeklinde sembolik ifadelerle haber verdiğini . . .   Biliyor muydunuz?  



Elmadağı Suyu

Mevlana' nın Mesnevi'sinin şarihi Ankara Valisi Abidin Paşa'nın, Ankara yakınlarındaki Elmadağının şifalı ve leziz suyunu şehre getirmek için teşebbüse geçerek projesini yaptırıp parasını da hayırsever vatandaşlardan topladıktan sonra Sultan ll.Abdülhamid'den mektupla iradei şahane (müsaade) istediğini

Sultan Abdülhamid Han'ın ise Abidin Paşa'ya verdiği cevapta:

"Çok hayırlı bir işe teşebbüs etmişsiniz, tebrik ederim.

Dinimizde bir canlıya, bir insana,hele bir Müslümana su vermek çok sevaptır. Fakat!...Bunun sevabını ben almak isterim. Paraları sahibine iade edin ve hemen işe başlayın. Masraflarını ben kendi özel mülkümden karşılayacağım', diye yazdığını . . .  Biliyor muydunuz?


Abdülhamid'in Ruhaniyatından İstimdat

31 Mart ihtilalinin ideologluğunu yapan Rıza Tevfik'in, Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, koca Devlet-i Aliye'nin, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde..

"Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?

Feryadım varır mı barigahına? Ölüm uykusundan bir lahza uyan şu nankör.. bak günahına Tarihler adını andığı zaman Sana hak verecek, hey koca Sultan; Bizdik utanmadan iftira atan, Asrın en siyasi Padişahına. "diye "Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat şiirini yazdığını  .  Biliyor muydunuz?  
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: ***ß!r!c!k*** - 06 Nisan 2010, 14:07:31
Çok hoş bir konu olmuş bu...
Güncel...
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: c_e_n_n_e_t - 18 Temmuz 2010, 14:38:01
hocam yok
konu tükenmiş
sevgiler selamlar sayın hasmevtu hocam
Başlık: BRE DOĞAN!
Gönderen: hasmetvu - 07 Kasım 2010, 14:26:59
Yıldırım Bayezid’ in saltanat yıları içerisinde Anadolu’da Türk birliği kurulmuş, haçlılara karşı Niğbolu Zaferi kazanılmıştır. Bizans’ın Karadeniz yoluna Anadolu Hisarı yapılmış ve Bizans imparatoru Türk padişahının her emrine itaat etmek zorunda olduğunu anlamış, Bizans surları Türklerin karşısında titremiştir.

Niğbolu kuşatması sırasında, karanlık bir Eylül gecesi Niğbolu kumandanı Doğan bey kaleden etrafı izliyordu. Bir tarafta Tuna nehri akmakta, diğer tarafta haçlı ordusu kaleyi çevirmiş ve Haçlıların sayısı en az 100.000 kişi. Ne büyük bir kuvvet… Kumandan bunları düşünürken karanlığın içinden bir ses işitti. Doğan Bey kulaklarına inanamadı,Fakat aynı ses,daha hakim,daha vakur bir şekilde tekrarlanınca Doğan Bey ne yapacağını şaşrdı.Kaleden aşağıya baktı.Karanlıkta hünkarın atı üstünde nasıl dikildiğini gördü. Bu ses Yıldırım Bayezid’ in sesiydi.Göğsünde hıçkırıklar düğümlendi.

- Bre Doğan nicesin?
- Erzakım var, askerim az.
- Üç gün daha sabret geliyorum.

Doğan Bey uzaklaşan atın nal seslerini duydu. Haçlıların muhasara hattından tek başına geçip gelmek ve geri dönmek… Bunu yapan bir padişah asla yenilmezdi. Doğan Bey bunu düşünüp, ALLAH’a şükretti.

Yıldırım Bayezid’ in Niğbolu zaferi tarihte eşine az rastlanan imha muharebelerinden biridir. Türkleri Rumeli’nden atmak isteyen 130.000 demir zırhlı bir düşman ordusu birkaç saat içinde yok edilmişti. Ölmeyen esir düşmüş, kaçabilen sefalet içinde ölmüştü. Bu muharebe de Yıldırım, bir asker gibi savaşmıştı. Niğbolu zaferi ilan edildiğinde Halife Yıldırım’a “Sultan-ı İklimi Rum” unvanını verecektir.

Niğbolu zaferinden sonra bu günkü sınırları ile İstanbul’da Anadolu Hisarını yaptırmıştı. Bu hisar İstanbul’a ulaşmamış Türklerin Rumeli’ndeki topraklarına güvenle geçmelerini sağlamak için yapılmıştır. Bu hisarın yapılması üzerine Bizans imparatoru zor durumda kalmış ve şu antlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştır:

“ İstanbul sınırlarının içinde mescidi ile beraber bir Türk mahallesi kurulacak ve İstanbul’a padişah tarafından bir kadı görülecek. İmparator Türk padişahına her yıl 10.000 florin vergi verecek.”

alıntı
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 18 Kasım 2010, 10:18:45
Mimar Sinan ve Eserlerinin Sırları

Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan’a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni’nin canını sıkmıştı. Sinan’ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan’a. ‘Sinan caminin ortasında oturuyor ve nargile tüttürüyor’ dediler Muhteşem Süleyman’a. Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye’ye gitti.



Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ”Bu ne iştir Mimarbaşi ” diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan’ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu’nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni de, Sinan’ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı.




Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı.


Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi… Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye’nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Tekrar altını çiziyorum, bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.


Son bir şifre daha var.. Hani oyuklar var dedim ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki ALLAH, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye’nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza ALLAH kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.


Alın işte size sırlarla, şifrelerle dolu bir mabet. Da Vinci şifresini yaya bırakacak bir maharet.’

alıntı
Başlık: MESNEVİ'DEN BİR HİKAYE
Gönderen: hasmetvu - 25 Kasım 2010, 15:29:35
MESNEVİ'DEN BİR HİKAYE

Mesnevide bir hikâyesinde, Padişahın sarayındaki Çinli ressamlar ”Biz Türk ressamlardan daha iyi, daha hünerli ressamlarız ”iddiasında bulunurlar. Türk ressamlar ise ”Bizim resimdeki ustalığımız sizden daha üstündür” derler.

Bunun üzerine padişah bir gün:

-İddianızda hanginiz haklısınız? Bunu anlamak için sizi imtihan edeceğim, der.

Çin ressamları ile Türk ressamları yarışmaya girişirler. Fakat Türk ressamlar bu yarışmadan çekinir gibi olurlar.

Çinliler:

-Padişahım bize özel bir oda veriniz,biz o odada çalışalım. Bir oda da Türklerin olsun, teklifinde bulunurlar.

Kapıları karşılıklı iki oda vardır. Odalardan birini Çinliler alır, birini de Türklere verirler. Çinliler, padişahtan yüzlerce çeşit boya isterler. Padişah onların isteklerinin hepsini yerine getirir.

Türk ressamlar ise:

Ne resim, ne boya bizim işimize yaramaz, bize sadece pas giderici nesne gerekir.

Türk ressamlar kapıyı kaparlar. Duvarı cilalamaya başlarlar. Odanın kapıya karşı olan duvarını gökyüzü gibi saf, temiz ve parlak bir hale getirirler.

Padişah önce Çinli ressamların odasına girer. Çinli ressamların yaptığı resimleri görür. Onların inceliğinize, güzelline şaşırıp kalır. Aklı başından gider.

Sonra Türk ressamlarının yanına gelir. Padişah gelince Türkler iki oda arasındaki perdeyi kaldırırlar. Karşı odada Çinlilerin yaptığı resimler ve nakışlar bu odanın cilalanmış duvarına daha parlak bir şekilde yansır.

Padişah Çinliler tarafından ne görmüşse, bu odada ondan daha iyisini, daha güzelini görür. Resimler öyle canlı öyle güzeldir ki insanın gözünü almaktadır.

Bunu gören padişah, Türk ressamlarını daha başarılı bulur ve tebrik eder.

Ve demiştir ki: Bazı insanların gönülleri ayna gibi saf ve tertemizdir. Her şey oraya yansır. Gönüllerini ALLAH’ı anarak iyi işler yaparak cilalamış olanlar her zaman bir güzellik hoşluk içindedir.

Empati, yani karşıdaki kişiyi anlamak ve algılayabilmek, duyumsamak barışın sürekliliğini sağlar.

Gelin, Yunus Emre’nin sözüyle yazımızı noktalayalım
Gelin tanış olalım
İşin kolay kılalım
Sevelim Sevilelim
Dünya kimseye kalmaz...
dostunun kıymetini bilemeyen düşmanından yardım bekler   
alıntı
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: Savtegin - 25 Kasım 2010, 17:12:37
    Sekiz ay süren Mısır seferi sona ermiş, dönüş yolculuğu başlamıştır. Yavuz Sultan Selim dönüşte hocası Anadolu Kazaskeri İbn-i Kemal’in yanında bulunmaktadır. Hem yol almakta hem de hocasına merak ettiği meseleleri sorup onun ilminden faydalanmaktadır. Ordu ilerlerken bir ara çamurla kaplı bir sahadan geçilir. Bu arada hiç beklenmedik bir hadise olur ve Kemalpaşazade’nin atının ayağı sürçer. Yerden sıçrayan çamurlar Yavuz’un kaftanını kirletir. Herkesin yüreği ağzına gelmiş, ne olacağını birbirine sormaktadır. Büyük âlim Kemalpaşazade ise başını önüne eğmiş, endişeli gözlerle beklemektedir.

    Koca Yavuz, değerli hocasının edebi ve mahcubiyeti karşısında kızarır ve ilme ne kadar değer verdiğini anlatan şu sözleri söyler: “Hocam üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için bir ziynettir.” Ve kaftanını çıkarıp yaverine uzatırken: “Vasiyetimdir, öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine sersinler!” diye emir buyurur. Gerçekten de ulu hakanın vasiyeti yerine getirilmiş ve sözü edilen kaftan Yavuz Sultan Selim’in sandukasını süslemiştir.

Daha sonrasında ise Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına yönelik kanunun ardından ( Cumhuriyet dönemi ) bu kaftan senelerce, kilitli türbenin içinde kalmış ve maalesef ki türbenin kapısı tekrar açıldığı zaman, kaftanın paramparça olduğu, güveler tarafından darmadağın edildiği görülmüştür.
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 26 Kasım 2010, 09:45:49
EN BİLGİLİ KİM?

Bir ülkenin hükümdarı ülkesindeki en bilgili kişinin kim olduğunu öğrenmek istemiş.Bu amaçla ülkesindeki bütün bilginleri ve dervişleri sarayına çağırmış. Bilginler önde dervişler onların arkasında sarayın kapısında sıraya girmişler. Gelenler tek tek içeri alınarak hükümdarın huzuruna çıkarılmışlar. Hükümdar huzura çıkan ilk bilgine sormuş:
"Ülkemin en bilgili kişisi kimdir?" Bilgin yanıt vermiş:
"O kişi benim efendimiz."
Sonra ikinci bilgini içeriye almışlar ve huzura çıkarmışlar. Hükümdar aynı soruyu yeni gelene sormuş. Yanıt:
"En bilgili kişi benim efendimiz" olmuş.
Tüm bilginler sırasıyla içeri alınmış ve sorulan soruya aynı yanıtı vermişler.
Bilginler bitince sıra dervişlere gelmiş. İçeri alınan ilk dervişe hükümdar sormuş:
"Söyler misiniz bana ülkemin en bilgili kişisi kimdir?" Derviş yanıt vermiş:
"Benden sonra gelecek olan en bilgili kişidir".
Sırasıyla içeri alınan dervişler hep aynı yanıtı vermişler:
"Benden sonra gelecek olan en bilgili kişidir."
Sıra en sondaki dervişe gelmiş. Hükümdar ona da aynı soruyu sormuş:
"Ülkemin en bilgili kişisi kimdir?" Sonuncu derviş yanıt vermiş:
"Hepsi benden önce içeri girdiler hükümdarım."
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: c_e_n_n_e_t - 28 Kasım 2010, 14:40:40
Herkesin bir şeyler bildiği muhakkak ama,
sanırım bir çoğumuzun kabul edemediği başkalarının doğruyu bildiği.....
Başlık: La havle
Gönderen: hasmetvu - 04 Aralık 2010, 15:49:23
La havle

Meşhur Cimri Paşa, atlarının arpa yemesi gerektiğini söyleyen seyislerine kızar ve her seferinde "La havle" çekermiş. Bir gün arabasının atları dermansızlıktan yığılıp kalınca, hiddetle sormuş: “Atlarıma ne oldu?..” Seyis cevap vermiş: “Ne olacak efendim, ‘La havle’ yiye yiye ‘Ve la kuvvete’ oldular!..”
Başlık: Akıncılar
Gönderen: hasmetvu - 07 Aralık 2010, 08:18:51

Akıncılar

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kaafilelerle...

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan.
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde!

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!.

Yahya Kemal BEYATLI
[/size]
Başlık: Neme lazım be Sultanım...
Gönderen: hasmetvu - 11 Aralık 2010, 14:22:33
Neme lazım be Sultanım...  
________________________________________
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayâl eder, günün birinde
“Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı” diye derin derin düşünmeye başlar...
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder.
Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ye gönderir...
“Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?”
şeklinde mektubunu gönderir. Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hâl alır:
“Neme lâzım be Sultânım!”
Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultân, bir mânâ veremez. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:
“Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?”
Nihayet kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
“Sultânım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”
“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “neme lâzım be Sultânım!” demişsiniz. Sanki
“Beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
“Sultânım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimâd ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdîk eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için ALLAH’a şükreder
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: c_e_n_n_e_t - 15 Aralık 2010, 23:09:59
Muhteşem Süleyman diye yeni bir dizi başlıyormuş
tarih merakımı uyandırı her zaman
ama diziler bellirli konularla devam ediyor :-\
 inş bu farklı olur
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 16 Aralık 2010, 20:14:35
Muhteşem Süleyman diye yeni bir dizi başlıyormuş
tarih merakımı uyandırı her zaman
ama diziler bellirli konularla devam ediyor :-\
 inş bu farklı olur

Dizilerde tam olarak anlatılacağını sanmıyorum. :-\
Başlık: Yavuz Sultan Selim Han'ın muhteşem şiiri ve hikayesi
Gönderen: hasmetvu - 16 Aralık 2010, 20:17:57

YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN MUHTEŞEM ŞİİRİ VE HİKAYESİ

Sanma şahım /herkesi sen / sadıkane / yar olur
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyar olur
Sadıkane / belki ol / alemde bir / dildar olur
Yar olur / ağyar olur / dildar olur / serdar olur "


Yavuz Sultan Selim Han'a ait bir beyit. Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşağıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylenmektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.

Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir:
Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz Şahın şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırken de bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.

Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: " atacaksan tokadı böyle atacaksın. "  
Başlık: İlk Uçak, İlk Paraşüt, İlk Roket ve İlk Denizaltı
Gönderen: hasmetvu - 18 Aralık 2010, 14:11:04
İlk Uçak, İlk Paraşüt, İlk Roket ve İlk Denizaltı

Ünlü Türk bilgini Farabi'nin hemşerisi olan İsmail Cevrehi ünlü bir dilciydi ama teknik konulara da merak sarmıştı. Çeşitli hesaplar yapıyor, insanların da kuşlar gibi uçabilmesi için neler yapılması gerektiği üzerine fikir yürütüyordu.
Çalışmalarını belli bir noktaya getirdikten sonra hazırladığı kanatları alarak Nişabur'daki Ulu Cami'nin kubbesine çıktı ve merak içinde kendisini seyretmekte olan halka şöyle seslendi:
- "Ey insanlar! Dünyada benden önce hiç kimseye nasip olmayan bir işe girişiyorum. Boşluğa kendimi bırakıp göklerde uçacağım!.."

Farablı İsmail Cevheri söylediğini yaptı ve kendisini boşluğa bırakıp uçmaya başladı. Bir süre sonra yere inmek istedi ama başaramadı ve aniden düşüp parçalandı. Bu olay 1002 yılında olmuştu.
1159 yılında ise yine bir Türk, Bizans İmparatoru Manuel Kommen ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Kutalmış oğlu Süleyman Şah'ın oğlu Kılıç Arslan'ın huzurunda uçuş denemesi yaptı.
Üzerinde bulunan gayet uzun ve geniş elbisesiyle At Meydanı'ndaki Dikilitaş'a çıkan bu Türk az sonra kendisini boşluğa bırakıverdi. Üzerindeki elbise bir paraşüt gibi açıldığı için havada kalmayı başardı ve bir süre sağa sola hamle yaparak uçmaya çalıştı. Ancak bu deneme de başarısız oldu ve yüzlerce - binlerce kişinin bakışları altında yere çakılıp kaldı.
Evet... Bu iki deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştı ama uçma konusunda insanlığın önüne ışık yakılmıştı. Bunu başarmak yine Türklere yakışırdı ve öyle de oldu.
Dördüncü Murad zamanında yaşayan ve çeşitli ilimlerde bilgi sahibi olan Hazarfen Ahmed Çelebi Galata Kulesi'nden uçarak boğazı geçeceğini iddia etti ve bunu denemek için harekete geçti.
Başta padişah olmak üzere adeta bütün İstanbul ayaktaydı ve bu heyecanlı anı bekliyordu. Hezarfen Ahmed Çelebi sırtına taktığı iri kartal kanatlarını açtı, kendini boşluğa bıraktı ve uçmaya başladı... Kanatları çırpa çırpa boğazı geçti ve Üsküdar'daki Doğancılar Meydanı'na inmeyi başardı. İşte, ilk başarılı uçuş gerçekleşmişti.




Peki ya roket denemesi?


İnsanların uçabilmesi için bu kadar gayret gösteren ve başarıya ulaşan Türk insanı elbette roket denemesinin şerefini de taşımalıydı. Nitekim öyle oldu...
Dördüncü Murad'ın kızı Sultan'ın doğduğu akşam İstanbul'da şenlikler yapılıyordu. Lagari Hasan Çelebi isimli bir kişi yardımcılarıyla birlikte ortaya çıktı ve "Yedi kollu Fişek" adını verdiği roketine bindi. Kalabalıkla birlikte kendisini seyreden padişaha, "Padişahım, seni ALLAH'a ısmarladım; ben, İsa Peygamber'le konuşmaya gidiyorum" diye seslendi. Bu arada yardımcıları barutları ateşlemişlerdi. Ateşlemeyle birlikte Yedi Kollu Fişek fırladı ve karanlık gökyüzünde kaybolup gitti. Heyecanlı bekleyiş bir süre devam etti ama, dönüşten ümit kesilince kalabalık dağıldı.
Barutların yanması bitince hızı kesilen Yedi Kollu Fişek düşüşe geçmiş, kartal kanatlarını açan Lagari Hasan Çelebi ise ilerde bir yere inmeyi başarmıştı. Sevinç içinde saraya doğru koştu, sözünü yerine getirmiş olmanın sevinciyle Padişah'a seslendi:
"- Padişahım, İsa Peygamber sana selam söyledi!"
Dördüncü Murad Lagari Hasan Çelebi'yi bir kese altınla ödüllendirdi.
Buraya yazdıklarımız şaka değil, gerçek; ilk uçak, ilk paraşüt ve ilk roket denemesinden sonra yeri gelmişken ilk denizaltı da ecdadımızın yaptığını söylemek zorundayız.

Daha Amerika ve Avrupa'da "denizaltı" diye bir araç bilinmezken Üçüncü Ahmed döneminde "Tahtelbahir" adı verilen ilk Türk denizaltısı yapılmıştı bile.
Mimar İbrahim Efendi'nin buluşu olan bu denizaltı bir timsah şeklinde yapılmıştı. Halk bu denizaltıyı Üçüncü Ahmed'in çocuklarının sünnet törenleri yapılırken gördü ve herkes hayretler içinde kaldı. Tören sırasında Haliç'te denizin dibinden suyun üstüne çıkan bu "Tahtelbahir" ağır ağır ilerleyerek padişahın bulunduğu yere doğru gitti.Yarım saat kadar orada kaldıktan sonra tekrar suyun içine girdi ve az sonra tekrar çıktı. Herkes hayret ve şaşkınlık içindeydi. Timsaha benzeyen bu aracın içinden beş kişinin çıkması hayret ve şaşkınlıkları daha da arttırdı. Bu olay, sünnet töreninin en büyük sürprizi olmuştu. Bu konuda ünlü Surname'de ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yayınlanan "Türk Denizaltıcılık Tarihi" adlı eserde gerekli bilgiler yer almaktadır.
Ancak ne var ki, "Tahtelbahir" kısa bir süre sonra unutulup gitmiş ve biz ondan yıllar sonra ilk denizaltıyı Amerikalıların yaptığını sanmışız!
Evet... Uzay teknolojisinin, denizaltı denemesinin temelinde bizim fikirlerimiz var, ilk uygulamaları biz yapmışız ama teşebbüs safhasından öte geçememişiz. Şimdi, başkalarının yaptıklarını hayranlıkla seyrediyor, çocuklarımızın gelecekteki başarıları için dualar ediyoruz.
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 24 Aralık 2010, 09:51:03


Geçtiği yollardan taşları ayıklar, halkın ayağına değmesi muhtemel acıtıcı maniaları bizzat temizlerdi. Bir gün yine yoldan giderken gözüne çarpan bir taşa ayağıyla vurdu. Yolun kenarına doğru yuvarlanan taş, gelmekte olan bir sahabinin ayağına çarptı.

Buna müteessir oldu; fakat bir şey söylemeden geçip gitti.

Aradan bir sene geçmişti. Hazreti Ömer, aynı yolda yürürken, rastladığı taşları yine ayak ucuyla vurup kenara itmekteydi. Tam o sırada, geçen sene ayağına taş değen sahabi de oradan geçiyordu.

Halife cebinden para dolu bir kese çıkartıp uzattı:
– Buyur, bunu harçlık et!
Sahabi heyecanlandı:
– Harçlığım var, ya Emirel- Müminin!
– Biliyorum harçlığın var; fakat buna rağmen kabul etmeni istiyorum!
– İhtiyacım yok.
– Peki, sen bu sene hacca gitmeyecek misin?
– Gideceğim.
– Öyle ise bunu al da, yol harçlığı yap!
– Yol harçlığım da var.
– Biliyorum ki yol harçlığın da var. Fakat ben bu harçlığı, bana olan hakkını helal etmen için vermekteyim.
Geçen sene bu yolda taşları ayıklarken, ayağımla vurduğum bir taş, yuvarlanıp senin ayağına değmiş; ben de halkımdan birinin ayağına taş vurup acıttığım için üzüntüye kapılmıştım. Beni bu üzüntüden kurtarman ve üzerime geçen hakkını helal etmen için, bu harçlığı vermeyi düşündüm. Alır da hakkını helal edersen, beni huzura kavuşturur, memnun edersin. Biliyorsun kul hakkı başkalarına benzemez!

Bu, o günkü devlet reisinden bir misal! Şimdi, bir de o günkü halktan bir numune arz edeceğim:

 Hazreti Ebu Zerr, komşusunun karnı açken bir Müslümanın kendi evinde tok olarak uyuyamayacağını söylüyor; elinde imkanı olan kimseleri, borç harç içinde inleyen din kardeşlerine yardım etmemeleri halinde, cehennemin şiddetli azabıyla ikaz ediyordu.

Onun bu iddiasında samimi olup olmadığını anlamak için, bir gün kendisine bir kese dolusu para gönderip, hediye olarak kabul etmesini istediler.

Ebu Zerr, bu parayı kabul edemeyeceğini, kendisinden daha fakir olanlara vermesi gerektiğini ısrarla söyleyince, parayı getiren köle, “Bunu sen kabul edersen benim hürriyetime kavuşacağımı söylediler.” diyerek kabul ettirdi.

O gecenin sabahında köle tekrar gelerek:
– Size akşam getirdiğim parayı yanlış yere getirmişim. Başkasına vermem gerekmiş; parayı geri istiyorum dedi.

Ebu Zerrin buna cevabı şöyle oldu:
– Ben komşularımın borç-harç içinde kıvrandığı bir zamanda, evimde para biriktirip, zevk u safa içinde yaşamamın doğru olmayacağına inandığım için, sizin verdiğiniz parayı daha akşamdan fakir ve perişan kimselere dağıttım. Şu anda sana verecek param yoktur!

İşte bu da o günkü Asr-ı Saadet halkından bir misal!..
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: c_e_n_n_e_t - 24 Aralık 2010, 10:02:56
   Mus'ab bin Umeyr

Ya Mus’ab Çocukluğunu varlıklı bir ailenin sunduğu imkânlar içerisinde yaşamıştın. ALLAH Resulünü tanıyıncaya kadar sürmüştü bu debdebeli hayatın tanıyınca O’nu (A.S.V) vazgeçmiştin her şeyden sana sunulan nimetlerle seni imtihan etmek istemişlerdi. Sen ayağındaki ayakkabıdan üstündeki elbiseden vazgeçmiştin onun yolunda senin gibi yüce bir ruh için bunlara imtihan denilemezdi. Sen zoru severdin.
Sen okyanusları aşmaya taliptin
Derede boğulmak sana yakışmazdı.
Sen irşad ve tebliğde kıyamete kadar anlatılacak dillere destan samimiyet ve ihlâs numuneleri sundun bizlere.
Sen inanmaları uğruna evvela başını ortaya koydun sonra çok pahalı bir pazarlık yaptın bir lahza durun ve dinleyin sonra keseceksiniz yine kesin başımı dedin hep. Kendi başını kurtardığın gibi onlarında kurtardın ebedi azaptan başlarını.
Yine bir gün bir başınla gitmiştin Medine’ye yetmiş başla gelmiştin huzura Memnun etmiştin Âlemlerin Efendisini memnun etmiştin Resülullah’ı. Hak uğruna baş uzatmaların hiç bitmemişti. Seni en son görenler uhuttan önce başını uzatırken sonra başını saklarken görmüşlerdi.

Zira kendisi gül devrini göremedi. 2 sene 3 sene irşad vazifesi yaptı. Bedirde Resülu Ekrem’in yanında bulundu. Uhut'tada yanında olayım Ya Resülullah dedi. 22 yaşında vardı yoktu bıyıkları henüz terliyordu. Kılık ve Kıyafetiyle Resülullah’a çok benziyordu. ALLAH Resulü cübbesini çıkarıp sırtına giydiriyor, şu bu gün senin sırtında dursun diyordu. O da şeref saydığı o cübbeyi sırtında taşıyordu. ALLAH Resulünü şehit etmeye gelen ibni kabie Resülullah’ı şehit ettim diye Mus’abı buduyordu. Seve seve kolunu veriyordu. Sağ koluna inip kalkan kılıç darbesi karşısında kolu bir ağaç dalı gibi budanıp yere düşünce Elhamdülillah Resulüllahın kolu kurtuldu diyordu. Sol kolu koparken Elhamdülillah Resulüllahın kolu kurtuldu diyordu. Başını uzatırken yazar anlatan anlatıyor vur bir bu kaldı diyordu. Boynuna da darbe inice Elhamdülillah Resulüllahın başı kurtuldu diyordu. Kendisini bir hırkaya sarıp Resulüllahın hırkasına sarıp uhudun sinesine gömüyorlardı. Yapabileceği her şeyi yapmıştı. Kafasını kullanmış irşat tebliğ vazifesi yapmıştı. Gönlünü kullanmış güvercinler gibi yukarılara doğru çıkmıştı. Cesedini ALLAH Resulünün önünde etten kemikten kalede bir rükün olarak kullanıvermişti. Sonra da uhudun sinensine yıkılıp gitmişti. Sırtında parçalanmış cübbe kendisine kefen olmaya yetmeyince Ya Resülullah ne yapalım dediler. Vücudu kapanmıyor. Canım çıksın yumuşak döşeklerde yatan Mus’abım vücudu kefen bulamıyordu. Ne yapalım Ya Resülullah. Avret yerini kapayın. Başı ayakları açıkta kalsın diyordu ve o gün Mus’abın yerine onun kılıcı elinde elinde bir melek Resulü Erkemin önünde akşama kadar savaşıyordu. İkindiye doğru güneş gurup ederken Resülullah hala Mus’abın savaştığını zannediyor. Mus’ab deyince ben Mus’ab değilim diyor. Mus’ab ta sabahtan vefat etmişti. Mus’ab sabahtan doğranıp gitmişti. Canı kalmış onuda ALLAH yolunda vermişti.

Sen bize hal diliyle inanmak lafla olmaz diyordun. Baş koymak gerekir diyordun. Eğer er meydanına çıkacaksan başını uzatmaktan çekinme yoksa er meydanında işin ne diyordun.
Tebliğ ve irşada metotlar üstü bir metotla ihlâsa işaret ediyordun. Ballar balını buldum kovanım yağma olsun diyordun. Maldan Mülkten ve can geçmek kolay iş diyordun. Ama biz seni anlayamadım Ya Mus’ab.
Şimdiler de Müslümanlarında hayatında tebliğe yer yok var olanında bahanesi çok senede yetmiş kişi değil 3 kişi çok. Zannediyoruz ki sen yaşasaydın bize veyl olsun o yolda gittiği halde o yola baş koymayanlara. Veyl olsun gittiği yolun değerini bilmeyenlere. Veyl olsun ahirzamanda ER olmanın fırsatını tepenlere diyecektin.
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: hasmetvu - 28 Aralık 2010, 08:03:58
Hasırcızade Mehmet Ağa bir gün Fuat Paşanın yanında iken paşanın pırlanta yüzüğüne dikkatle bakmağa başlamış. Fuat Paşa sormuş.

- Yüzüğüme mi bakıyorsun?

- Evet Paşam Taşını merak ettim.

- Elmastır.

- Güzel. Fakat faydası nedir?

- Hiç

- Peki, ne gelir getirir?

- Hiç.

- Yazık. Benim de babadan kalma bir çift taşım var; bana senede elli altın getirir.

- Amma yaptın ha! Ne taşı ki bu?

- Değirmen taşı! Zira bu taş sayesinde hem nafakamı çıkarıyorum, hem hayır hasenat yapıyorum hem de insanlara bu taş sayesinde hizmet ediyorum.

Başlık: kanuni ve oğlu bayezid arasındaki şiirleşmeler
Gönderen: hasmetvu - 22 Şubat 2011, 09:34:56
kanuni ve oğlu bayezid arasındaki şiirleşmeler



kanuni'nin oğlu bayezid asi durumuna düşerek iran'a sığınır. irandan babasına af niteliğinde on kıtalık bir şiir yazar. babası kanuni kıtası kıtasına satırı satırına bu şiire cevap verir. işte ilk kıtaları:
bayezid:


Ey serâser aleme sultan süleymanım baba
Tende canım canımın içinde cananım baba
Kıyarmıydın bayezidine benim sultanım baba
Bîgünahım hak bilür devlatlü sultanım baba
kanunî:
Ey demâdem mazharı tuğyan isyanım oğul
Takmıyan boynuna hergiz takvı fermanım oğul
Kıyarmıydım ben sana ey Bayezid han'ım oğul
Bîgünahım dime bari tevbe kıl canım oğul
 


Kanunî'nin şehzâdeleri olan Mustafa, Bayezid, Selim ve Cihangir de şiirler yazmışlardır. Çok iyi bir eğitim gören bu şehzâdelerin her biri talihsizlikler neticesinde Kanunî'nin gözleri önünde yok olup gitmişlerdir. Bunlardan bilhassa Şâhî mahlasıyla şiirler yazan Şehzâde Bayezid (1527-1562) ile Kanunî arasında cereyan eden manzum mektuplaşmalar gerek Osmanlı tarihi, gerekse Divan şiiri açısından türünün orijinal örnekleridir. İran'a sığınan Bayezid, babasına şöyle seslenmektedir:

Ey serâser âleme sultân Süleymânum baba
Tende cânum cânumun içinde cânânum baba
Bâyezidine kıyar mısun benüm cânum baba
Bî-günâhım Hak bilür devletlü sultânum baba
Enbiyâ ser-defteri ya'ni ki Âdem hakkıçün
Hem dahi Mûsî ile Îsî-i Meryem hakkıçün
Kâinâtın serveri ol Ruh-ı a'zam hakkıçün
Bî-günâhım Hak bilür devletlü sultânum baba
Sanki Mecnûnum bana dağlar başı oldu durak
Ayrılup bi'l-cümle mâl ü mülkden düştüm ırâk
Dökerüm göz yaşını vâ-hasretâ dâd el-firâk
Bî-günâhum Hak bilür devletlü sultânum baba
Kim sana arz eyleye hâlüm eyâ şâh-ı kerîm
Anadan kardaşlarumdan ayrılup kaldım yetîm
Yok benüm bir zerre isyânum sana Hakdur alîm
Bî-günâhum Hak bilür devletlü sultânum baba
Bir nice ma'sûmum olduğun şehâ bilmez misün
Anlarun kanuna girmekden hazer kılmaz mısun
Yoksa ben kulunla Hak dergâhına varmaz mısun
Bî-günâhım Hak bilür devletlü sultânum baba
Tutalum iki elim baştan başa kanda ola
Bu meseldür söylenür kim kul günâh itse n'ola
Bâyezîd'ün suçunı bağışla kıyma bu kula
Bî-günâhım Hak bilür devletlü sultânum baba

 (Ak, 1987: 5-6)



Kanunî de yazdığı bir murabba ile "isyankâr şehzâde"ye cevap verir. Her iki şiir de lirizm ve samimiyet bakımından birbirinden güzeldir. Kanunî'nin âdeta bir şiir imtihanına tâbi tutulduğu hissiyle, oğlunun şiirine aynı vezin ve üslup içerisinde cevap vermesi dikkat çekicidir:

Ey dem-â-dem mazhar-ı tuğyân u isyânım oğul
Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermânım oğul
Ben kıyar mıydım sana ey Bâyezîd Hân'ım oğul
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul

Enbiyâ vü evliyâ ervâh-ı a'zam hakkiçün
Nûh u İbrâhim ü Mûsâ İbni Meryem hakkiçün
Hâtem-âsâr-ı nübüvvet Fahr-i Âlem hakkiçün
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul

Âdem adın etmeyen Mecnûna sahrâlar durak
Kurb-i ta'atden kaçanlar dâ'imâ düşer ırak
Ta'n değildir der isen Vâ hasretâ dârü'l-firâk
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul

Neş'et-i Hakdır nübüvvet râm olan olur kerîm
Lâ-tekul üf kavlini inkâr eden kalır yetîm
Tâ'ate isyâna alîmdür Hudâvend-i Kerîm
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul

Rahm ü şefkat zîb-i îmân olduğun bilmez misin?
Ya dem-i ma'sûmu dökmeden hazer kılmaz mısın?
Abd-i âzâd ile Hak dergâhına varmaz mısın
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul

Hak reâyâ-yı mutî'e râ'î etmişdir beni
İsterim mağlûb edem agnâma zîb-i düşmeni
Hâşe lillâh öldürürsem bî-günâh nâgâh seni
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul

Tutalım iki elin başdan başa kanda ola
Çünki istiğfâr edersin biz de afv etsek n'ola
Bâyezîdim suçunu bağışlarım gelsen yola
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul
 
(Ak, 1987 : 6-7)
Başlık: ALİ CENAB TÜRKLER
Gönderen: hasmetvu - 04 Mart 2011, 08:47:07
ALİ CENAB TÜRKLER
.
  .
 
    Ruşen Eşref ( Ünaydın), Karagah-ı Umumi Muhafız Piyade Bölüğü Kumandanı Mülazım-ı Evvel Ruhi ile gerçekleştirdiği mülakatında Mehmetçiğin ağzından şu hatırayı kaydeder:

    Bizim mıntıka kumandanı Süvari Kaymakamı Mahmut Bey tayyarelere pek kızar efendim. Daima ateş ettirir onlara ; katiyyen üzerimize sokmaz onun zaten tabiatı böyledir. Bir tayyare geldi miydi,haydi ütün bataryaya ateş ettirir.

    Evet efendim; tayyare düştü. Hava hafif sisli olduğu için tabii gemiler bu sükutu( düşüşü) görmüyorlardı. Tayyareciler kendilerini denize attılar. Kendi gemilerini istikametine yüzmeye başladı. Bunu gören bataryamız düşmanın kendi gemilerine iltihak etmemesi için efendim ,ateş etti ki tayyareciler geriye dönsünler. O vakit gemilerde tayyarenin burada düştüğünü anladılar. Onlar da ateş açtılar. Tayyare tahrip edildi. O vakit de bizim hiç olmazsa bir esire fevkalade ihtiyacımız vardı. Çünkü düşmanın o dakikadaki vaziyetini anlamak istiyorduk. Zira düşman Anafartalar'dan çektiği askeri Seddülbahir'e ihraç yapmak istiyor gibi göstertiyordu. Yani açıkçası bunu blöf olarak yapıyordu. Ve gemiler de ( eliyle işaret ederek) bakın işte böyle daima Seddülbahir etrafında bir kavis şeklinde duruyordu.
    Mıntıka kumandamız Kaymakam Mahmut Bey bu tayyarecinin neye mal olursa olsun mutlaka kurtarılmasını istiyordu. Tayyareciler en nihayet bir buçuk kilometre kadar sahile yakın geldiler. Tabii sahil mayın döşeli olduğundan kimse giremiyordu.
Düşmanın vaziyetini öğrenmeye şiddetle ihtiyaç vardı. Bu sırada bir düşman tayyaresi düşürülmüş ancak bizimkiler başka taraftan o tarafa hala ateş etmekte idiler. Düşman tayyarecileri hem mayınlı hem de ateş altında ölüm kalım mücadelesi vermekte idiler.
Bu noktada teessüratımı söylüyorum: o iki adam bağırıyordu. Yani ölüyorlardı artık. Ve sahilden hala imdat umuyorlardı. Tabii bir kumandan emir verdiği vakit süngü üzerine top üzerine gidip ölmek vazifemizdir. İşte o vakit mıntıka kumandanı Kaymakam Mahmut Bey " Kim girer?" diye bir sual sordu. Bu İngilizlere sırf acıdığım için düşman olsalar da onları kurtarmak bana bir vazife-i vicdaniye oldu. Yüzmek de bilirim.
- Nerelisiniz efendim?
- Çanakkale'liyim. Bir an evvel girmek için telaşımdan fanilayı da çıkarmamışım. bir fanila bir iç donu kalmıştı. Daldım. O zaman arkadaşım Mülazım Kaşif'de : "Ben de girerim " diye bendenize refakat etti. O çocuk aynı zamanda sınıf arkadaşımdır. Şimdi Rusya'da esir zavallı. Beraber girdik. Muttasıl düşman topları ateş ediyor. Monitörler,karşımızdan eksilmiyor. Tayyareler tepemizde dönüyordu.
Fakat biz tabii pek alçağa düşüyorduk. Sular da biraz dalgalıydı. Ne bizimkilerin nede onların makas atışları bizi kıstıramıyordu. Gülleler hep ötemize berimize düşüyordu. Bize hiç ziyan vermiyordu.
Maateessüf o tayyarecilerden birisi boğuldu. Çünkü bizde takat kalmamıştı. Ötekini kurtardık beyim. Mıntıka kumandanı Mahmut Bey kendisini aldı. Mıntıkasına götürdü. Orada İngilizce mesaj yapıldı. Güzel baktılar sonra Beşinci Orduya teslim edildi.

http://www.tarihim.org (http://www.tarihim.org)

 
 
Başlık: "ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ"
Gönderen: hasmetvu - 04 Mart 2011, 08:49:23
"ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ"
.
 .
 
    1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
    "Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
    Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:
- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
"Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm....
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
- Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
    Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
- Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil,kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:
-Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime:
- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....
    Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
    Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...
    Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.
    Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
- Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ?
- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
- Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti.
    Ama niye ısrar ediyordu?
İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
- Olsun
Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ?
    Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş..
- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
    Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:
- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek ALLAH'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
    Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.
- Beni yalnız bırakma olur mu?
- Ne gibi Ömer amca ?
- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
    Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
    Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
    Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
    Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
    "Ne yalan söyleyeyim,ağladım."
 
 
 
Başlık: “BEDELİ ÇANAKKALE’DE”
Gönderen: hasmetvu - 04 Mart 2011, 08:50:39
“BEDELİ ÇANAKKALE’DE”.
 .  
Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi( 1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi , Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.

Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:

****
 

Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de şehit düşmüştür.
 

Sahte 100 Lira
 

Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :

“ bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!...

Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı...

Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:

“ Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...”

Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”

yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

“ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”

Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Sahte paraya gelince...

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.
 
 
Başlık: “ BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”
Gönderen: hasmetvu - 05 Mart 2011, 15:54:23
 “ BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”
  
O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip

“ Ne var evlat ?” diye sordu.
Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.

“ Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”
O zaman nefer tok sesiyle “ Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “ benim gözlerim göreceğini gördü” ( Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.)

Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.
 
 
 

 
Başlık: "SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"
Gönderen: hasmetvu - 05 Mart 2011, 15:57:37
"SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"
.
 .
 
    Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu ,İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:
"Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.
    Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz ,affedeniz muhterem kumandanım.."

http://www.tarihim.org/canakkale.html (http://www.tarihim.org/canakkale.html)
 
 
 
Başlık: BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU
Gönderen: hasmetvu - 05 Mart 2011, 15:58:58
BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU
.
 .
 
Valideciğim,

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:
-Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
-Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...
-Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
-Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
-Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.

Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?

Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."

Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey ALLAH'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.
Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.

Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.
Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :
-Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

"Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"

Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşALLAH düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir'e mektup yazdım.

Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.

Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.

Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, ALLAH razı olsun.

Oğlun
Hasan Etem
4 Nisan 1331
(17 Nisan 1915)
 
 http://www.tarihim.org/canakkale.html (http://www.tarihim.org/canakkale.html)
 
Başlık: Alınamayan Gemiler: Sultan Osman I ve Reşadiye
Gönderen: hasmetvu - 08 Mart 2011, 09:38:42
Osmanlı Donanmayı Hümayunu, II: Abdülhamit’in kararıyla, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan beri çürümeye terkedilmiş bir durumdaydı. Bunda, Sultan Abdülaziz’in çok önem vererek kurduğu donanmanın tehdidiyle tahttan indirilmesi ve Abdülhamit’in ‘benim de başıma gelirse’ düşüncesi büyük etken olmuştur. 1903 yılında İngiltere’ye bu konuda bilgi veren Kraliyet Armadası Birinci Lordu Earl Selbourne, Türk donanması için “Mevcut bile değil.” demişti.

Osmanlı Devleti’nin donanma açısından güçlenmesi gerekiyordu. Yunanistan da donanmasını güçlendirmeye çalışan bir başka devletti. 1900’lerin başında denizlerde üstün olmak her şeyden önemliydi. Çünkü kara yolları henüz o kadar gelişmiş değildi.
 
Sultan Osman I
 
Yine aynı dönemde İngilizler tarafından “drednot” tipi gemiler geliştirilmişti. Bu tip gemiler daha hızlı hareket edebiliyorlardı, yüzen bir filo gibiydiler, fakat yeni deneniyorlardı.

1911 yılı baharında, Arjantin ile yaşanan amansız deniz çekişmesi yaşanırken, Brezilyalılar dünyanın en büyük savaş gemisine sahip olmak istiyorlardı. Bu amaçla Brezilya; İngiltere, Newcastle’daki Armstrong şirketine bir drednot siparişinde bulundu ve adını Rio de Jenerio koydu. 1913’e gelindiğinde Brezilya ile Arjantin arasındaki sorunlar giderilmiş, 1913 Temmuzuna kadar Brezilya’nın yaptığı düzenli ödemeler bu tarihten sonra kesilmiştir. Brezilya gemiyi almaktan vazgeçmişti. Armstrong Şirketi çok fazla telaşlanmamıştı çünkü gemiyi alacak biri mutlaka bulunacaktı.

Osmanlı Devlet’i İngiltere’ye kırka yakın irili ufaklı gemi siparişinde bulunmuştu. Başlangıç için o günün parasal karşılığı dört milyon Sterlin’e iki drednot ısmarlanmıştı. Biri Reşadiye olacak drednotlardan diğeri ise Sultan Osman I adıyla alınacaktı. Sultan Osman gemisi, Yunanlıların da katıldığı ihalede Osmanlı Devleti tarafından alınan Rio adlı gemiydi. Süvarisinin kimliği bile saptanmıştı: Hamidiye’nin efsanevi kahramanı Rauf Bey.
 
"Sultan Osman I" postakartı
 
Bu gemilerin alınabilmesi için yeterli bütçe olmadığından geniş çapta bir bağış kampanyası düzenlenmiş, o zamanın olanaklarıyla kahvelerde, halkın toplu olarak bulunduğu yerlerde, müsamere ve eğlencelerde sürekli olarak para toplanıyordu. Bayram gibi vesilelerle öğrencilerin ellerine kumbaralar veriliyor ve bu kumbaralarla para topluyorlardı. Önemli para yardımlarında bulunanlara “Donanma İane Madalyası” adı altında bir de madalya veriliyordu.

Fakat işler umulduğu gibi gitmiyordu. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ile sürüklendiği bu günlerde İngiltere gemileri verip vermemekte tereddüt ediyordu.

27 Temmuz 1914’te Reşit Paşa vapuru ile Sultan Osman’ı teslim almak üzere, Bahriye Nazırlığı’nı ve Osmanlı Devleti’ni temsilen Rauf Bey Newcastle’ a varmıştır. Churchill Sultan Osman’a el koymanın çok büyük bir diplomatik karmaşaya neden olacağını bilmektedir ama İngiliz Armadasının önüne çıkabilecek böylesi bir gemiyi teslim etmek de istememektedir. Ve 3 Ağustos 1914’te Churchill’in açıklaması ile Sultan Osman ve Reşadiye’ye el konduğu resmi olarak açıklanmıştı. Rauf Bey anılarında şöyle diyordu:
 
Sultan Reşat'ın Erin'e dönüşünü gösteren çizimler.
 
“....Geminin son taksiti olan yedi yüz bin Lira da ödenmişti. İşleri bir an önce bitirmek için denemelerin bir kısmından vazgeçerek fabrika ile 2 Ağustos 1914 günü geminin, bize teslimi konusunda anlaşmıştık. Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancağımızı çekme töreni zamanından yarım saat önce İngilizler Sultan Osman’a el koydular.”

“....Gerektiği şekilde şiddetle protesto edildiyse de kimse oralı olmadı....”

Bu gemiler paraları ödendiği halde teslim edilmemiş, paraları ise iade edilmemiştir. Sultan Osman gemisi derhal İngilizleştirildi ve ismi “Agincourt” olarak değiştirildi. Reşadiye ise Erin ismini aldı. Fakat kaderi oldukça hazin oldu. 22 Ağustos’ta seyre hazır olan geminin denenmesinde görülür ki silahları iyi çalışmamaktadır. 26 Ağustos 1914’te onarım için çekilir. Başarısız bir gemi olarak bir daha kimseye satılamaz ve 1922 yılında gemi sökücüler tarafından parçalanmaktan kendisini kurtaramaz.

alıntı
Başlık: Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
Gönderen: gezginn - 26 Ekim 2012, 11:59:55
SULTAN ALPARSLAN'NIN SON SÖZLERİ
Sultan Alparslan , Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehr’e doğru sefere çıktı.
Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu.
Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti.
Kale komutanı, batıni sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi.
Hain Yusuf, Alparslan ’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücum edip, hançer ile yaraladı.
Yusuf’u derhal öldürdüler.
Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı.
Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, ALLAHü tealaya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi.
“Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi.
İşte bunun neticesi olarak, cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı.
Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı ALLAHü tealadan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün resulullah!...” diyerek şehid oldu.