Birlikteforum Kültürel Bilgi Paylaşım

Reklamlar
Fark AkademiFark Akademi

Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sunguralp

  • ****
  • Cinsiyet: Bay
Sanat ustadan öğrenilir
« Yanıtla #52 : 27 Ekim 2009, 07:58:37 »

Fark Akademi

Osmanlılarda “ahilik” teşkilatı çok önemli bir boşluğu doldurur. Ahilere göre sanat üstattan öğrenilir. Bir ahi yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçse gerektir.

Gündüz dükkânında, tezgâhında olmalı, akşamları mutlaka sohbetlere katılmalıdır.

Ahilerin idare heyeti, azalar arasından seçilir. Kendilerine kadı tarafından resmi vesika, icazet verilip, icraatları ve neticeleri büyük meclise bildirilir. Birlik idare heyeti her ay, üç gün toplanır “orta sandığı” üzerine konuşur, kararlar alınır.

Ahiler mensuplarını takdir etmesini bilir ancak cezalandırmaktan da kaçınmazlar. Ahi şarap içmez, zina yapmaz, gıybete bulaşmaz. Yalandan, dolandan, kibirden, iftiradan, hasetten kaçar.

İçi dışı birdir, affetmeyi bilir, namahreme bakmaz. Merhametsiz olamaz, lâf taşıyamaz, kin tutamaz. Sözünde durur, hıyanet etmez, emaneti kollar.

İnsanların ayıbını örter, cömert olur ve kul hakkından çok korkar. Bunlara uymayanlar ahilikten çıkarılırlar.

Ahiler estetik kaygılar taşır, kötü seslileri sokak satıcısı bile yapmazlar. Zerzevatçılar latif ve ahenkli bir seda ile sanatlı maniler okurlar.

Yine teşkilata göre; ahinin sanatı olmalı ve helâlinden kazanmalıdır. Alimlere hürmet etmeli, fukarayı kollamalıdır.

Temiz giyinmeli ve temiz tıynetlilerle bulunmalıdır. Bir ahi asla namazını kazaya bırakmamalı, nefsine hakim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla düşüp kalkmamalıdır. Bu hasletler zamanla cemiyete mal olur. İşte Osmanlılar bu yüzden 6 asır ayakta kalırlar.

İslâm coğrafyasında hesapları olan İngilizler ahilerden çok rahatsız olurlar. Teşkilat, Mustafa Reşid Paşanın hazırladığı Tanzimat Fermanıyla büyük bir darbe alır, Türk düşmanları kına yakarlar.

Kim kimin piri?
Dedelerimiz her meslek ve zanaatı piriyle anarlar. Mesela Nuh Aleyhisselam marangozların ve gemicilerin, Hazret-i Musa çobanların, Hazret-i Zülkifl ekmekçilerin, Hazret-i Lut tarihçilerin, Hazret-i İbrahim mücahidlerin, Hazret-i ½it hallaçların, Hazret-i Salih devecilerin, Hazreti İdris terzilerin, Hazret-i Yunus balıkçıların, Hazret-i İlyas çulhacıların, Hazreti İsa seyyahların, Selman-ı Pak berberlerin, Halid bin Velid silahşörlerin, İmam-ı ½afii subaşıların, Hacı Bektaş-ı Veli Asesbaşıların piridir.

Osmanlı’da meslek erbabı pirlerine layık olmaya bakar.

Narh nasıl konur?
Sadrâzam Melek Ahmed Paşa bir ramazan günü İstanbul Efendisini (kadı) ve muhtesip ağayı (belediye başkanı) yanına alıp Unkapanı’na gelir.

Bütün Karadeniz reislerini, uncuları nakliyecileri toplar, Varna Köstence, Kili ve Akkirman’da buğdayın kaça alınıp, kaça satıldığını tetkik buyururlar.

Sonra 300 dirhem has ekmeğin kaç akçeye mal olacağını hesaplar ve bir fiyat koyarlar. (Evliya Çelebi’den)

1665 yılında İstanbul’da bulunan Monsenyör Thevehot, “Türkiye’de her şey bol ve ucuzdur” der, “yeşil meyve ve sebzeler bizdeki gibi mücevher pahasına satılmaz.

Satıcıların terazileri her gün kontrol edilir, hileli ve pahalı satanlar derhal cezalandırılırlar. Satıcılar rezil olmamak için fazla fazla tartarlar.

İstanbul’da çocuğu bile pazara yollayabilirsiniz. Bu pazarda saf ve şaşkınlar bile aldanmaz.”

Kaz göndersem yolar mısın?
« Yanıtla #53 : 04 Kasım 2009, 08:37:31 »

Kaz göndersem yolar mısın?


Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış:



'Selamunaleykum ey pir'i fani...'

'Aleykümselam ey serdar'ı cihan...'

Padişah sormuş:

'Altılarda ne yaptın?'

'Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...'

Padişah gene sormuş:

'Geceleri kalkmadın mı?'

'Kalktık... Lakin, ellere yaradı...'

Padişah gülmüş:

'Bir kaz göndersem yolar mısın?'

'Hem de ciyaklatmadan...'

Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş:

'Ne konuştuğumuzu anladın mı?'

'Hayır padişahım...'

Padişah sinirlenmiş:

'Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.'

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.

'Ne konuştunuz siz padişahla?'

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:

'Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.'

Baş vezir, yüz altın v ermiş.

'Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu.'

'Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.'

Vezir kafasını kaşımış.



'Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?...'

Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.

'Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay
da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim. (32 ise ağızdaki dişten kinaye, boğaz)'

Vezir bir soru daha sormuş...



'Geceleri kalkmadın mı ne demek?'

Adam bir yüz altın daha almış.

'Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim....'

Vezir gene kafasını sallamış.

'Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...'

Adam gülmüş.

'Onu da sen bul...

Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
« Yanıtla #54 : 04 Kasım 2009, 11:58:48 »

Bu tarz konular altına ;
Ne kadar güzel bir konu olmuş .. demekten pek haz etmiyorum. İnanın o cümle yetmiyor güzelliğini anlatmaya. Okudukça okuyasım geliyor vallahi. Bazı konular hakkında düşündüklerime olumlu bir şekilde yön veren harika kıssalar.
ALLAH razı olsun...
Emeğinize sağlık...

Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
« Yanıtla #55 : 04 Kasım 2009, 12:03:38 »

Bu tarz konular altına ;
Ne kadar güzel bir konu olmuş .. demekten pek haz etmiyorum. İnanın o cümle yetmiyor güzelliğini anlatmaya. Okudukça okuyasım geliyor vallahi. Bazı konular hakkında düşündüklerime olumlu bir şekilde yön veren harika kıssalar.
ALLAH razı olsun...
Emeğinize sağlık...


ALLAH hepimizden razı olsun değerli kardeşim. :)

Bende okunduğunu görünce çok seviniyorum. :)

Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
« Yanıtla #56 : 06 Kasım 2009, 01:18:00 »

kaz göndersem yolar mısın? anlamıştır herhalde

ama adam gerçekten de işi biliyor nasılda bağırtmadan yoldu kazı ama

Yetiştirdin mi?
« Yanıtla #57 : 10 Kasım 2009, 11:05:38 »

BÖYLE BİR AĞAÇ YETİŞTİRDİN Mİ?

Bahçe mimarı Mevlut Baysal anlatıyor:

     "Çankaya Köşkü'nde, bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağacın Atatürk'ün geçeceği yolu kapadığını gördük. Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz tarafındaki kısma yaslanarak karşı tarafa geçti. Derhal atıldım:
— Emrederseniz derhal keselim Paşam. Bir an yüzüme baktı, sonra:
— Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin."


Niyazi Ahmet BANOĞLU

Er'in Mendili
« Yanıtla #58 : 10 Kasım 2009, 11:07:22 »

ER'İN MENDİLİ

     Bir akşam uzun süre didişen, uğraşan iki erden birinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek ere sordu:
- "Bunu nereden aldın?"
Bu ansızın sorulan soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu, sıkılarak karşılık verdi:
- "Yavuklum gönderdi, Atatürk!"
Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen, acı duyguları içinde gizleyen Büyük Şef, bilmem neden, o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Er'in demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendille o da gözyaşlarını silmişti.


Prof. Naim Hazım ONAT

BAYRAĞI KALDIRINIZ!
« Yanıtla #59 : 10 Kasım 2009, 11:08:48 »

BAYRAĞI KALDIRINIZ!

     Mustafa Kemal o sabah savaş meydanını geziyordu. Yerde parçalanmış bir bayrak, bir düşman bayrağı gördü. Bir an durdu, yanındakilere seslendi:
- "Bu bayrağı kaldırınız, yenilmiş bir düşman bayrağı, fakat o bir milleti, bir orduyu simgeliyor, yerde kalmaya layık değildir."


Ferit Celâl GÜVEN
Kaynak: Çığır Dergisi - 1945

Tarihe mal olmuş babalardan tavsiyeler!
« Yanıtla #60 : 20 Kasım 2009, 08:19:07 »

                                                  Tarihe mal olmuş babalardan tavsiyeler!

     Her baba, oğluna veya kızına kendi hayat tecrübelerinden hareketle nasihatlerde bulunarak onları yarınlara hazırlar. Babaların tavsiyelerinin çocuklarına kazandırdıkları...

                                                                                * * *

     Her baba, oğluna veya kızına kendi hayat tecrübelerinden hareketle nasihatlerde bulunarak onları yarınlara hazırlar.Bu yazımızda sizinle bazı büyüklerin çocuklarına yaptıkları nasihatleri paylaşmak istiyoruz.Baba, insanın her başarısında mutlaka ilk haber verilen ve en fazla bu başarıyla mutlu olan, her üzüntüsünü paylaşan, yardım eden, başı sıkıldığında ilk yardım istenen bir kol ve şefkatle gerilen bir kanattır.

     Her baba gün gelir ebedi hayata göçer gider; ama giderken de arkada oğlunun veya kızının kulağına küpe olacak hakikatleri, tecrübeleri bırakır. Onlar bize, hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, nereye ve nasıl baktığımızı tayin eder, hayatın kurallarını, beklentilerini, kaçınılmazlıklarını öğretirler. Bunu öğretirken de adına nasihat ya da öğüt dediğimiz metodu kullanırlar.

     Bu, bir anlamda eğitimdir. Hz. Adem'den günümüze kadar bütün babalar, çocuklarını hayata hazırlama gayretindedirler ve onları tecrübeleri doğrultusunda yönlendirmek isterler. Bu metot fıtrata uygun bir metottur ki, Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamber babaların ağzından aynı metodu kullanarak bütün bir insanlığa yol gösteriyor.

     Örneğin "İnsanları, Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle davet et." (Nahl Sûresi, 16/125) ayetinden öğrendiğimiz şey "hikmet ve güzel öğüt"tür. Demek ki sözünün tesir etmesini isteyen her ebeveyn veya nasihatçi bu yolla muhatabına tesir edebilecektir. Şimdi peygamberlerden başlayarak bazı mana büyüklerinin çocuklarına verdikleri öğütleri sizinle paylaşmak istiyoruz:

          DÜNYAYA GÖNÜL BAĞLAMA

     Hz. Adem'den (as) oğlu Hz. Şit'e: "Ey Şit! Dünyaya gönül bağlama. Her işin sonuna bakıp neticesinin nereye varacağını düşün. Bir işe başlayacağın zaman kalbine sıkıntı gelirse o işi bırak, yapma ve hayatın boyunca sürekli danışarak iş yap." Hz. Lokman'dan oğluna: "Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret.

     Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir. Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü ALLAH kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir." (Lokman Sûresi, 31/17-19) Hz. Ali'den oğluna: "Ey oğul! Her şeyden önce ALLAH'tan kork. Bütün emirlerini yerine getir. O'nu anmakla kalbini yaşat. İpine sımsıkı sarıl. Cimri ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o kendisine en fazla ihtiyaç duyduğun anda senden uzaklaşır."

           NASİHATLERE KULAK VER

     Sultan II. Murat'tan oğlu Fatih Sultan Mehmet'e: Oğlum! Bu dünyada üç türlü insan vardır: Bunlardan ilki, akıl ve fikirleri yerinde olan, geleceği az çok gören, düşünen ve hiçbir anormallikleri bulunmayan kimselerdir. İkincisi, Yolların doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak olan kimselerdir. Onlar bu duruma kendi istekleriyle değil, çevrelerinin tesiriyle düşmüşlerdir.

     Nasihat edildiğinde, kafaları alır ve kabul eder, söz dinlerler. Çoğu zaman duyup, işittiklerine uyarak yaşarlar. Üçüncü grup ise, ne kendileri bir şeyden haberdardır ve ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. Bunlar diğerlerinden daha adî, daha alçaktır. Oğlum! Yüce ALLAH eğer seni ilk sırada saydığım kişiler arasında yaratmışsa sevinirim.. ilkinden değil de, ikinciler gibiysen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü gruba dahil olmayasın! Onlar ne ALLAH'a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değildir...

          EDEPLİ OL

     H. Bayram-ı Veli'den çocuklarına: "Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap verme. Bir şey sorulursa cevabını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevabını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma. Mecliste bulunanlara imtihan için bir şey sorma. Onlarla münakaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riayet eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muamelede bulun.

          AİLENİN GEÇİMİ İÇİN ÇALIŞMAK İBADET MİDİR?

       İstanbul'dan yazan okurumuz Hüseyin Bey, ailesinin geçimi için didinip duran bir kimsenin, yaptığı bu uğraşlarının ibadet hükmünde olup olmadığını soruyor. Yardımlaşma, kâinatta var olan çok önemli bir kanundur. Bu kanun insanlar arasında da yerini almış ve onları birlikte yaşamaya mecbur etmiştir. Sonuçta ise aile gerçeği ortaya çıkmıştır.

     Toplumun en küçük yapı taşı olan aile içinde de yardımlaşma ön sırayı alır. Aile ise çalışabilen ve çalışamayan bireylerden meydana geldiğine göre, çalışamayanların geçimini sağlamak aile reisine düşer. Aile fertlerinin rızıklarını temin etmeyi İslâm dini babaya yükler.

     Peygamberimiz bir hadisinde, "Geçimi üzerine yüklenmiş olanları ihmal etmesi bir kimseye günah olarak yeter" (İbn Mâce, Ticaret, 1) buyurarak bu sorumluluğa dikkat çeker. İslâm dini nafaka teminini bir görev olarak insanlara bildirmekle kalmaz, aynı zamanda bu görevin sevap yönüne de dikkat çekerek insanları ona teşvik eder. Peygamberimiz bir hadisinde, "Erkeğin kendi nefsi, ailesi, çocuğu ve hizmetçisinin geçimi için harcadığı mal (onun için) sadakadır" (İbni Mâce, Ticaret, 1) buyurarak buna işaret buyurur.

     Yine bu şekilde çalışan bir müminin hak yolunda olduğunu da şu hadis- i şeriften öğreniyoruz. "Bir adam küçük çocuğu için çalışıyorsa ALLAH yolundadır. Yaşlı anne-babası için çalışıyorsa ALLAH yolundadır. Ailesi için çalışıyorsa ALLAH yolundadır." (Taberânî, 2, 60)

          İBADETLER İHMAL EDİLMEMELİ

     Sözü edilen bu sevapları kazanmak ve dünyevî çalışmaların ibâdet saati içinde sayılabilmesi için, kişinin kendi şahsî ibadetinde ve hizmetinde bir gevşeklik ve tembellik göstermemelidir. İki namaz vakti arasında kalan diğer saatlerin, vakit namazları kılındığı takdirde, bir ibadet şekline geleceği ve bu arada işlenen günahların affolacağı, verilen müjdeler arasındadır. (İbni Mace, İkame, 79)

     Bu durumda insan, üzerine farz olan ibadetlerini yerine getirir, günahlardan da çekinirse, geriye kalan çalışması ve istirahatı hep sevap dolu vakitler haline gelir. Fakat hırs gösterip kazancının azalacağından korkarak kulluk vazifesini bırakırsa, bütün çalışmasının neticesi yalnız dünyevî bir nafakayla sınırlı kalır. Yani, o insanın gayretleri sadece basit ve dünyaya ait bir çalışmadan öteye geçmez.

          BİR ÖRÜMCEK AĞI HİKAYESİ

     Bir gün, dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı cehennem kapısında bir melek karşılar. Melek adama şöyle seslenir: "Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptı isen buraya girmeyeceksin." Günahkâr adam uzun süre düşündükten sonra, bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırlar. Balta girmemiş ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştır. Adam ağı bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmiştir. Heyecan içinde o günü meleğe anlatır.

          İYİ OL, İYİLİK YAP

     Melek, adama gülümser ve ardından elini şıklatır. Gökten bir örümcek ağı iner. Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecektir. Adam, neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalışırlar. Ama adam ağın o kadar çok insanı taşımayacağından korkarak onları itmeye başlar.

     Tam o sırada ağ gerçekten kopar ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme düşer. "Yazık!" der melek, "Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiliği de kötülüğe döndürdü. O insanlara şefkat gösterebilseydin, ağın herkesi taşıyabileceğini görecektin." Yaşamın örümcek ağını ören, insanın kendisi değildir. O, bu ağda sadece bir teldir ve bu ağa yaptığı katkıyı aslında kendi yaşamına yapmaktadır...

alıntı
« Son Düzenleme: 20 Kasım 2009, 08:22:01 Gönderen: hasmetvu »

4. Murat Ve Yenikapi Efsanesİ
« Yanıtla #61 : 25 Kasım 2009, 08:37:13 »

4. Murat Ve Yenikapi Efsanesİ



4. Murat devri. Padişah tarafından, mey (şarap), afyon ve fal bakmak yasaklanmış. İstanbul'da bütün meyhaneler ve keşhaneler "underground" takılmaya başlamış. 4. Murat bi gece, tebdil-i kıyafet İstanbul'a indiğinde, karşıya geçmeye karar verip bi sandal kiralamış.

Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii. Bi ara, sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş. İpin ucunda bi testi! Sultan, "Ne var o testinin içinde?" diye sormuş. Sandalcı "Ne olacak, mey işte" diye gülerek müşterisine ikram etmiş. Her ne kadar yasaklamış olsa da, 4. Murat'ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir. İkramı kabul etmiş ama yine de, "Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?" diye sormaktan da geri kalmamış. Sandalcı da haliyle, "Yahu hünkar ner'den görecek bizi denizin ortasında" demiş.

Aradan biraz zaman geçmiş. Sandalcı bu kez de, teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış. Gönlü zengin adam, hemen müşterisine de ikram etmiş. Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış. Sandalcı aynı şekilde, "Kim görecek ki bizi denizin ortasında" demiş. Biraz daha vakit geçmiş. Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış. Hünkara, "Ver 5 akçe de falına bakayım" demiş. Fal 4. Murat'ın en kızdığı şeymiş, ama "Hadi biraz daha sabredeyim" diye düşünüp, "Bak bari" demiş.

Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı, "Efendi, sorunu sor bakalım" demiş. Padişah, "Hünkar şu anda nerededir?" diye sormuş. Sandalcı taşlara bakıp "Hünkar şu an denizdedir" demiş. 4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip, "Sakın yakınımızda bi yerde olmasın" diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş. Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden, 4. Murat'ın ayaklarına kapanıp, "Affet beni hünkarım " diye yalvarmaya başlamış. Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş. Padişah dayanamayıp, "Sana bi soru sorucam. Eğer bilirsen seni affederim. Bilemezsen boynunu anında vurduracam" demiş. Sandalcı sevinçle, "Padişahım çok yaşa" demiş ve merakla soruyu beklemye başlamış.

4. Murat, sandalcıya, "Dönüşte İstanbul'a hangi kapıdan giricem?" diye sormuş. Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş, "Hünkarım, şimdi ben hangi kapıyı söylesem, siz başka kapıdan girersiniz. Affinıza sığınarak, gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?" demiş. Hünkar başını "Olur" anlamında sallayınca, sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş.

Padişah kağıdı alır almaz, daha bakmadan, yanındaki fedaisine, "Hemen boynunu vur şu kafirin" emrini vermiş. Sonra da, "Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul'a oradan giricem" demiş çevresindekilere. Kapı 5-10 dakikada açılıp, padişah ve erkanı şehre girmiş. 4. Murat bi ara, sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş. Kendinden çok eminmiş, laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. Ama okuyunca hayretler içinde kalmış. Sandalcı kağıda şunları yazmışmış: "Hünkarım, yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun"

O gün bugündür de işte o kapı, "Yenikapı" olarak anılıyormuş.
« Son Düzenleme: 25 Kasım 2009, 08:37:41 Gönderen: hasmetvu »

AYRAN DEDE
« Yanıtla #62 : 25 Kasım 2009, 08:39:57 »

                                                                                      AYRAN DEDE

     Çevrede yaygın olarak anlatılan efsaneye göre, Yavuz Sultan Selim İran Seferine (1514 Çaldıran) giderken Karaman-Ereğli güzergahında yer alan Ayrancı bölgesine geldiğinde, şimdi kazanın yanında ve üzerinde baraj kurulan akarsu ile karşılaşır. Bu akarsu üzerinde değişik aralıklarla 12 köprü vardır. Yavuz Sultan Selim ordunun iki koldan Köprülerden geçmesini emreder. Hilmi DEDE Köprüsünden geçerken komutan askerlerin içmesi için temiz suyu nereden bulabileceğini Hilmi DEDE’YE sormuş, o da evinde karısının yayıkta yaymakta olduğu ayrandan ikram etmek istediğini söyler. Çevrede “Sokutaşı”olarak adlandırılan oyuk taşın içerisine bir miktar ayran doldurur. Komutan “İlahi dede bu kadarcık ayran koca orduya yeter mi?” der. Ayrandan bütün askerler içip yinede bitmediğini görünce, Hilmi DEDE’nin sırtını sıvazlayarak “Sen Hilmi Dede değil”, bilakis Ayran Dede’sin demesi üzerine ilçenin adıda AYRANCI olur.

Fatih'in Dilenci Kardeşi...
« Yanıtla #63 : 03 Aralık 2009, 20:49:40 »

                                                                                FATİH'İN DİLENCİ KARDEŞİ

     Taşköprülüzâde Mehmed Kemâlüddin Efendi’nin (Tuhfetü-l Ahbab) yâhut “Târih-i Sâf” adındaki eserinin birinci cüzünün 1287 İstanbul tab’ının 57-58. sayfalarında Fatih Sultan Mehmed’in hazır cevaplığını gösteren çok hoş bir menkıbe nakledilir: Hem kıssa, hem hisse sayılabilecek olan bu tatlı menkıbeye göre İstanbul Fâtih Sultan Mehmet bir gün atına binip ava çıkarken, karşısına bir dilenci çıkar: Fatih de cebinden bir altın çıkarıp verir, bir altını az gören dilenci:

— Padişahım, ben senin kardeşin olduğum halde nasıl oluyor da sen bana tek bir altın verirsin? Şu hareketin insâfa sığar mı?

Diye feryâd ve figâna başlamış! Bunun üzerine  Fâtih, atının dizginini çekip durmuş ve dilenciyi yanına çağırıp sormuş:

— Bu ne söz böyle. Sen benim kardeşim olduğunu nasıl iddiâ edebilirsin?

Dilenci de hemen cevabını dayamış:

— Nasıl olur da sen benim kardeşim olduğunu bilmezsin? Hiç öyle şey olur mu?

Fatih Sultan Mehmed, kardeşliğin sırrını öğrenmekte ısrâr edince, nihâyet cesur dilenciden şu cevâbı almış:

— Padişahım, ikimiz de Âdem babamızın oğulları değil miyiz?

Bu cevaptan çok hoşlanan Sultan da şöyle mukâbele etmiş:

— Eğer öteki kardeşlerimiz de haber alacak olurlarsa, senin hissene bu bir altın bile düşmez!

Bununla beraber, bu nükte çok hoşuna gittiği için, cömert Sultan dilenci kardeşine ihsanda bulunmuş.
« Son Düzenleme: 04 Aralık 2009, 09:00:03 Gönderen: hasmetvu »

Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
« Yanıtla #64 : 24 Aralık 2009, 09:06:51 »

Mevlana ve Atom

Büyük İslam mütefekkiri Mevlana Hazretleri'nin, kendisi fizikle hiç iştigal etmemesine rağmen, kalp gözü ile alemi seyreden bir mutavassıf olarak, yıllar önce bize atom parçacıklarının varlığını ve atomun parçalanabileceğini:

"Bir zerreyi kesersen, içinde bir güneş Ve güneş etrafında dönen gezegenler bulursun şeklinde sembolik ifadelerle haber verdiğini . . .
  Biliyor muydunuz?



Elmadağı Suyu

Mevlana' nın Mesnevi'sinin şarihi Ankara Valisi Abidin Paşa'nın, Ankara yakınlarındaki Elmadağının şifalı ve leziz suyunu şehre getirmek için teşebbüse geçerek projesini yaptırıp parasını da hayırsever vatandaşlardan topladıktan sonra Sultan ll.Abdülhamid'den mektupla iradei şahane (müsaade) istediğini

Sultan Abdülhamid Han'ın ise Abidin Paşa'ya verdiği cevapta:

"Çok hayırlı bir işe teşebbüs etmişsiniz, tebrik ederim.

Dinimizde bir canlıya, bir insana,hele bir Müslümana su vermek çok sevaptır. Fakat!...Bunun sevabını ben almak isterim. Paraları sahibine iade edin ve hemen işe başlayın. Masraflarını ben kendi özel mülkümden karşılayacağım', diye yazdığını . . .
Biliyor muydunuz?


Abdülhamid'in Ruhaniyatından İstimdat

31 Mart ihtilalinin ideologluğunu yapan Rıza Tevfik'in, Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, koca Devlet-i Aliye'nin, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde..

"Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?

Feryadım varır mı barigahına? Ölüm uykusundan bir lahza uyan şu nankör.. bak günahına Tarihler adını andığı zaman Sana hak verecek, hey koca Sultan; Bizdik utanmadan iftira atan, Asrın en siyasi Padişahına. "diye "Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat şiirini yazdığını
Biliyor muydunuz?