Birlikteforum Kültürel Bilgi Paylaşım

Reklamlar
Fark AkademiFark Akademi

Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Fark Akademi

ŞEHİT VE GAZİ ANASI

Sakarya savaşı henüz başlamıştı. Karadeniz kıyıları ile doğu vilayetlerini dolaşmak icap etti. Tekerlerinde Türk tarihinin yüzyıllarını taşıyan ve Anadolu mücadelesinin en kıymetli unsuru olan kağnı ile yola çıktık. Ankara ile Çankırı arasında bulunan ve “Kızılkaya” adını taşıyan köycük, yüksek bir dağ üzerine konmuş bir kuşa benziyordu. Güneşin yakıcı sıcağından biraz kurtulmak için bu köyün bağlarından sığınmak istedik. Fakat köy pek yüksek, dağ sarp ve yol çetindi.

- Arabacı, kağnı ile köye gidilebilir mi?
Arabacı bir köye bir yola bakarak:
- Kağnı, öküzün çıkabileceği her yere çıkar, gideriz! Dedi.
Tekerlekler, hiçbir makinenin yapamayacağı zikzaklarla kâh sola kâh sağa eğilerek,
fakat dengesini hiç kaybetmeden bizi istediğimiz yere götürdü. Hemen etrafımızı bir
sürü mini mini çocuk sardı.

Ah! Bura halkının ne kadar güzel olduğunu görseniz!
Fakirlik ve yoksulluk, renkleri solmuş bu yavrucukların üzerindeki paçavraların bin deliğinden bakıyor. Fakat kumral saçları, beyaz yüzleri o kadar sevimli ki.

- Kızım adın nedi?
- Ayşe.
- Baban var mı?
- Babam Çanakkale’de şehit oldu.
- Şimdi kim bakıyor sana?
- Anam.
- Annen şimdi nerede?
- Tarlaya gitti, ekin zamanıdır.
Diğer birine:
- Oğlum senin ismin nedir?
- Durmuş.
- Baban varmı?
- Babam İnönü’de şehit oldu.
- Annen var mı?
- Yok efendim. Dayım bakıyordu. O da askere gitti. Şimdi ablam bakıyor.
- Ablan nerede.
- Ankara’ya cephane götürdü.
Etrafımızı kuşatan on altı çocuktan hepsinin babaları şehit, anneleri ise ya tarlada
çalışıyor veya orduya yiyecek ve cephane taşıyorlardı. Biz çocuklarla konuşurken
yanımıza köy tarafından, değneğine dayana dayana ihtiyar, yetmişlik bir kadın geldi.
- Nereden geliyorsunuz evladım?
- Ankara’dan.
- Aman ordudan ne haber?
- Ordumuz çelik gibi anne! Yakında inşALLAH düşmanı kahredeceğiz.
- Şükürler olsun.! Aman, burada birtakım şeyler söylediler. ALLAH bizi kahretti diye
düşünüyorduk. Kalbime sular serptiniz. ALLAH razı olsun.
- Evladın var mı anne?
İhtiyar kadın derin bir ah çekti:
- Dört oğlum vardı. İkisi Çanakkale’de şehit oldu, birisi İnönü’de, dördüncüsü de ordudadır. Yolunu bekliyorum.
- İnşALLAH gazi olur, mesut olursunuz.
İhtiyar kadın derin bir elem taşıyan bir bakışla:
- Ben oğlumu düşünmüyorum evladım. Ben yetimleri, eliyle çocukları göstererek, bu yurdu düşünüyorum. ALLAH bunları gâvur ayaklarına çiğnetmesin!.
İhtiyar kadının bu son sözlerin, arkadaşlarımı ta derinden müessir etti. Her ne kadar çay, kahve teklif ettikten de kabul etmedi ve yine köye doğru çevrilerek orada kendisini bekleyen ve Ankara’dan bir haber bekledikleri belli olan genç kadınlara doğru gitti.

« Son Düzenleme: 29 Mayıs 2009, 13:12:28 Gönderen: hasmetvu »

Nasrettin Hoca ve Timur
« Yanıtla #1 : 19 Nisan 2009, 15:00:59 »

Hoca kolları sıvar. Semiz bir kaz kızarttıktan sonra alır Timur'a doğru yola koyulur. Yol uzun uzadıkça Hocanın karnı da açtır. Tepsideki kaz kokusu burnuna gelir. Hoca bir yutkunur, iki yutkunur, dayanamaz. Bir budu koparıp yer. Timur:
- "Nerede bu kazın diğer budu?" diye sorar. Hoca hiç tereddüt etmeden kafadan atar:
- "Bizim burada kazlar tek ayaklıdır Şevketlim!" der. Timur kızar:
- "Haydi gidip görelim" der. Hoca’nın mahallesine giderler. Kış günlerinde kümes hayvanları tek ayakları üzerinde dururlar ya... Hoca kazların o anda öyle durduklarını görünce:
- "İşte Sultanım söylediğim gibi... Bizim burada kazlar tek ayaklıdır!" der. Tam o sırada yanındaki adamlarını kazların üzerine gönderip ürkütmelerini emreder. Askerler hep birden kazların üzerine hurra edince kazlar iki ayaklı olup kaçarlar. Timur Hoca'ya döner:
- "Bre Hoca sarığından utanmaz mısın? Huzurumuzda nasıl yalan söylersin?" diye gürler. Hoca son derece pişkindir. Hiç istifini bozmaz. Ve ona şu cevabı verir:
- "Kızma Sultanım! Bu kadar silahlı adam sizin üzerinize gelse siz de dört ayaklı olurdunuz!.."

Tarihi Hatıralar Hikayeler Fıkralar Nükteler
« Yanıtla #2 : 22 Nisan 2009, 17:45:18 »

Selimiye, Sultan İkinci Selim’in Mimar Sinan’a 1568–1575 yılları arasında Edirne’de yaptırdığı ve Koca Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği Osmanlı mimarisinin şaheser bir camiidir. Sekiz fil ayağına dayanan kubbesi 31,28 m. Çapında olup tabandan yüksekliği 43,28 m.’dir. Camii, mermer minberi ve çinileriyle meşhurdur.

Selimiye Camii’nin yapılışıyla alakalı birçok hikâyeden biri şöyledir:

Mimar Sinan’dan, Sultan Selim’in emriyle Edirne’de büyük bir camii yapması istendiğinde, camii yapılacağı arazideki bütün mülkler satın alınmış, yalnız bir lale bahçesi kalmıştır. Bunun sahibi yaşlı bir kadındır ve bahçesini satmaya yanaşmamaktadır. En sonunda camide kendisini ve lale bahçesini hatırlatacak bir işaret bulunması şartıyla arazisini satmaya bin bir rica ve minnetle razı olur. Mimar Sinan, camiin müezzin mahfilinin sol köşesinde bulunan mermer sütunlardan birinin üzerine ters bir lale motifi işleterek yaşlı kadının hatırasını yaşatır.

Köylü Kadın ve Atatürk
« Yanıtla #3 : 24 Nisan 2009, 20:32:08 »

Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık.

Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu.
Merhaba nine
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
Merhaba dedi.
Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle birduraklayıp,
Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın?
Yoksa bekçisimi?
Paşa gülümsedi.
Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar
Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir.
Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.
Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey,
otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim.

Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.

Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da....
Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü.

Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi
bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum.
Rüyalarıma girdi Gazi Paşa.

Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı
Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden
işte ağşamdan belli böyle
kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?
Kadını birden yüzü sertleşti.
Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki...
O bizim vatanımızı gurtardı.

Bizi düşmanın elinden kurtardı.
Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan?
Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz.

Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?

Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm.

Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.
Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım
ediver de Gazi
Paşayı bulacağım yeri deyiver.

Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu,çok duygulandığı her halinden belliydi.

Bana dönerek, Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır...
Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim.

Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen,
seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü.
Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı.

Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü.

Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı.

Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri.
Bunu Atatürk'e uzattı;
Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi
Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.

Sonra köyüne götürün.

Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."

İşi Ehline Vermek
« Yanıtla #4 : 30 Nisan 2009, 14:56:24 »

    Bir gün beyleri Sultan Mahmuda :

- Eyaz denilen bu kölenin ne marifeti var ki sen ona otuz kişinin maaşı kadar maaş ödüyorsun? dediler. Sultan Mahmud bu soruya o anda karşılık vermedi. Birkaç gün sonra beylerini alarak ava çıktı. Giderlerken bir kervanın gitmekte olduğunu gördüler. Sultan Mahmud Beylerden birine
 
- Git sor, bakalım bu kervan nereden geliyor? dedi. Bey atını sürerek, gitti birkaç dakika içinde geriye döndü. - Efendim kervan Rey şehrinden geliyor. dedi. Sultan Mahmud :

 - Peki nereye gidiyormuş. diye sorunca bey susup kaldı. Bunun üzerine Sultan Mahmud başka birini gönderdi. O da gidip geldi :

- Efendim, Yemene gidiyormuş.dedi. Padişah :

- Yükü neymiş?deyince o da sustu kaldı. Bu defa padişah başka bir beye :

- Sen de git yükünü öğren!. dedi. Bey gitti geldi :

- Her cins mal var fakat çoğu Rey kaseleri." dedi. Padişah :

- Peki kervan Reyden ne zaman çıkmış? diye sorunca bey susup kaldı cevap veremedi. Padişah böylece tam otuz beyi gönderdi otuzu da istenen bilgileri tam olarak getiremedi. Padişah son olarak Eyazı çağırdı :

- Eyaz, dedi. Git bakalım şu kervan nereden geliyor. dedi. Eyaz saygıyla padişahın huzurundan eğilerek konuşmaya başladı :

 - Efendim, kervan görünür görünmez sizin merak ederek soracağınızı tahmin ettiğimden gidip gerekenleri öğrendim. Kervan Reyden geliyor, Yemene gidiyor, yükü şudur, şu kadar at, şu kadar deve, şu kadar katırdan oluşuyor. Kervanda şu kadar insan var, onlardan şu kadarı silahlı... diye başlayarak kervan hakkında en küçük malumat varıncaya kadar anlattı. Bütün bunları beyler ağzı açık dinliyorlardı. Böylece Eyaz tek başına otuz beyin edinemediği bilgiyi edinmiş, başaramadığı işi başarmıştı 
       

Kanuni'nin Cezası
« Yanıtla #5 : 03 Mayıs 2009, 07:15:16 »

      Kanuni Sultan Süleyman düğünlerde yetenekli kişilerin gösteri yapmasını çok severmiş. Yine bir gün, bir düğünde İstanbul’a Osmanlı ülkesindeki bütün canbazlar, madrabazlar, ateş üfleyenler vesaire vesaire hepsi doluşmuşlar. Kanuni gösterileri zevk ile izlemiş. Birinciye de ihsanlarda bulunacakmış.

      Bir adam varmış, dikiş iğnesini 5 metre uzağa koyuyor, dikiş ipini 5 metre uzaktan atıp iğnenin deliğinden geçiriyormuş. Kanuni bunu görünce hayretler içerisinde kalmış:

    -Tesadüfen attı. Böyle bir şey mümkün değil, demiş. Adam gösterisini bir daha yapmış. Dikiş ipliği yeniden 5 metre uzaktaki iğneni deliğine girmiş. Kanuni şaşkınlık içerisinde:

    -Bir daha yap bakalım, demiş. Üçüncü denemeyi ayakta seyreden Kanuni, katıla katıla gülmüş ve şu meşhur emrini vermiş:

    -Bu adama 100 altın verin, 100 de sopa atın. Adam şaşkın: -Padişahım 100 altını anladık ama neden 100 sopa? Kanuni cevabını hemen vermiş:

   -100 altın maharetin için, helal olsun, 100 sopa da boş işler ile uğraştığın için. Bu da bana helal olsun. Bre adam başka işin mi yok? Neye yarayacak bu yaptığın?

"Hikayenin doğru olmadığına ve ya en azından Kanuni Döneminde böyle bir olaya olmadığına eminim.Ancak verdiği ders hoşuma gittiği için ekledim."
« Son Düzenleme: 09 Mayıs 2009, 23:20:21 Gönderen: Savtegin »

Yavuz Sultan Selim'in kaftanı
« Yanıtla #6 : 09 Mayıs 2009, 16:14:56 »

    Sekiz ay süren Mısır seferi sona ermiş, dönüş yolculuğu başlamıştır. Yavuz Sultan Selim dönüşte hocası Anadolu Kazaskeri İbn-i Kemal’in yanında bulunmaktadır. Hem yol almakta hem de hocasına merak ettiği meseleleri sorup onun ilminden faydalanmaktadır. Ordu ilerlerken bir ara çamurla kaplı bir sahadan geçilir. Bu arada hiç beklenmedik bir hadise olur ve Kemalpaşazade’nin atının ayağı sürçer. Yerden sıçrayan çamurlar Yavuz’un kaftanını kirletir. Herkesin yüreği ağzına gelmiş, ne olacağını birbirine sormaktadır. Büyük âlim Kemalpaşazade ise başını önüne eğmiş, endişeli gözlerle beklemektedir.

    Koca Yavuz, değerli hocasının edebi ve mahcubiyeti karşısında kızarır ve ilme ne kadar değer verdiğini anlatan şu sözleri söyler: “Hocam üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için bir ziynettir.” Ve kaftanını çıkarıp yaverine uzatırken: “Vasiyetimdir, öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine sersinler!” diye emir buyurur. Gerçekten de ulu hakanın vasiyeti yerine getirilmiş ve sözü edilen kaftan Yavuz Sultan Selim’in sandukasını süslemiştir.

Osmanlı'nın parlayan kılıcı
« Yanıtla #7 : 09 Mayıs 2009, 16:18:42 »

Venedik’ten bir elçi gelmiştir. Herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi, Koca Sultan’la görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.

- Göremedim, der elçi. Merak ederler:

- Huzuruna girdiğin, yanına kadar vardığın hâlde nasıl göremedin?

Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:

- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.

Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler:

- Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama ALLAH korusun, bu kılıç ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar. 
     

Çevrimdışı mutekit

  • *****
  • Cinsiyet: Bay
Tarihi Hatıralar Hikayeler Fıkralar Nükteler
« Yanıtla #8 : 09 Mayıs 2009, 17:39:54 »

Venedik’ten bir elçi gelmiştir. Herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi, Koca Sultan’la görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.

- Göremedim, der elçi. Merak ederler:

- Huzuruna girdiğin, yanına kadar vardığın hâlde nasıl göremedin?

Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:

- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.

Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler:

- Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama ALLAH korusun, bu kılıç ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar. 

Günümüzdekilerin kulağı çınlasın...

Sağolasınız, emeğinize sağlık... ;)

NAPOLYON BENZETMESİ
« Yanıtla #9 : 19 Mayıs 2009, 18:29:56 »

                                           NAPOLYON BENZETMESİ

    General Tawsand 12 Haziran 1922 tarihinde Adana'ya geldi. Kendisine o vakit haber almada çalışan deniz yüzbaşılarından Cemil refakat subayı olarak atanmıştı. General bir gece Adana'da Bursa Oteli'nde kaldı. Ve ertesi günü özel trenle Konya'ya geçti. O günün akşamı saat 9'da Mustafa Kemal, Tawsand'la görüşmelere başladı. Tawsand görüşmeler esnasında kendince yaptığı bir benzerliği Mustafa Kemal'e bildirerek:
    - "Siz Napolyon'a benziyorsunuz." dedi. Mustafa Kemal bu benzerliği geri çevirerek:
    - "Napolyon arkasına bir sürü çeşitli milliyetteki insanı toplayarak macera aramaya çıktı. Ve bunun içindir ki, yarı yolda kaldı. Ben bir anadan bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanını kurtarmak dâvası yolundayım. Ve başaracağım." karşılığını verdi.


Hasan Ali YÜCEL
« Son Düzenleme: 19 Mayıs 2009, 18:32:14 Gönderen: hasmetvu »

TARİH ZORLAMAYI SEVMEZ
« Yanıtla #10 : 19 Mayıs 2009, 18:31:31 »

                                         TARİH ZORLAMAYI SEVMEZ

    Atatürk ne gösterişlerde, ne mevkilerde, ne rütbelerde içini doyurucu bir zevk bulamamıştır. O, fikir peşinde idi. Gerçek büyüklüğü daima fikirleri uğruna savaşmakta, her an, o andan önceki bütün şanlarını ve şereflerini fikirleri uğruna feda etmeyi göze almakta aramıştır.

    Bir gün Ankara ve İstanbul şehirlerinden birine "Atatürk" adı verilmesi için bir kanun teklifi hazırlanmıştı. Atatürk tasarıyı okudu, arkadaşlarına:

    — Bir adın tarihte kalması ve ağızlarda söylenmesi için, şehirlerin temellerine sığınmak şart değildir. Tarih zorlamayı sevmeyen nazlı bir peridir. Fikirleri tercih eder, demişti.

Falih Rıfkı ATAY
Kaynak: Falih Rıfkı Atay - Babamız Atatürk

Tarihi Hatıralar,kıssalar, Hikayeler,Fıkralar, Nükteler
« Yanıtla #11 : 29 Mayıs 2009, 13:29:39 »

                                                       Aradaki Fark

       Sırp kralı Brankoviç Ortodoks olduğu için Katolik olan Macar Kralı Hünyad'ın tehdidi altındadır.Günün birinde Fatih,Macar Kralına bir elçi gönderip sordurur:

     -"Sırbistan idarenize terkolunduğu,ya da cebren idareniz altına aldığınız takdirde Ortodoks Sırplara nasıl davranacaksınız?"

      Kısa süre sonra şu cevap gelir:
     
     -"Sırbistandaki bütün Ortodoks Kiliselerini yıkıp yerlerine Katolik Mezhebinin kiliselerini kuracağım.Onlar nazarımızda kafirlerdir,kafirlere hayat hakkı yoktur."

     Fatih bu cevap üzerine yanındakilere şöyle der:

    -Sırbistanı biz fethedersek camiler kuracağız,amma Sırpların serbestçe dini vecibelerini yerine getirmelerine de hassasiyet göstereceğiz."

    Bugün bile ulaşılamayan inanç hürriyeti çizgisi,bir yandan Hırıstiyanlarla Müslümanların farkını ortaya koyarken,öte yandan,başörtüsünü dahi hazmedemeyenlere verilmiş bir ibret dersinin çağları aşan numunesidir.



Sıftahımı Yaptım
« Yanıtla #12 : 01 Haziran 2009, 14:41:05 »

            Sıftahımı Yaptım

     Padişah kılık değiştirip tebdil çıkmıştır.Sıradan bir Osmanlı gibi bir dükkana dalar.

Maksadı tartıda hile yapılıp yapılmadığını yerinde tespit etmektir.

     Bir sürü şey ısmarlar.Bakkal ancak istenilenlerin yarısını verir. Padişah eksikleri

hatırlatınca şöyle der:

     -Bu günlük evlad ü iyalimin nafakasını temin ettim.Diğerlerini de komşu bakkaldan

alın. O da nasiplensin.Az önce sıftah etmediğini söylüyordu.

     Gözleri yaşaran padişah komşu bakkala gider.Bikaç şey aldıktan sonra aynı şeyleri işitir:

     -Birazda komşu bakkaldan alınız. O da çoluk çocuk besliyor. Benden aldıklarınız bu

günlük bana yeter.

     Ve Padişah bu anlayışta bir teb'anın hükümdarı olduğu için ALLAH'a şükrede ede sarayına

döner.
« Son Düzenleme: 01 Haziran 2009, 15:32:14 Gönderen: hasmetvu »