RSS Facebook LinkedIn Twitter MySpace

BirlikteForum. Kültürel Bilgi Paylaşım Platformu

Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Türkü Öyküleri  (Okunma sayısı 113592 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« : 25 Ağustos 2007, 00:17:26 »
 Türkü Öyküleri

Anakara'da Yedim Taze Meyvayı
Anakara'nın keskin ilçesinin cin ali köyünde 1924 yılında Sefer adında bir erkek çocuk doğar. İlkokulu köyünde okuyan Sefer 15 yaşından sonra ailesinin tüm rençberlik işlerine yardım eder yürütür. Güçlüdür kuvvetlidir Sefer. Köyde herkes tarafından sevilir. 20 yaşına gelince de Seyfli köyünden Hatice yi istetir. Söz kesilir düğün olur evlenirler. Aradan üç ay geçince Sefer ince hastalık denilen vereme tutulur. Doktorlar bir çare bulamazlar. Taa Ankara lara götürülür ve 20 Haziran 1944 te garip Sefer ölür. Aşağıdaki Türkü Sefer için yakılmıştır. Ankara'da Yedik Taze Meyvayı Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı Keskin'den De Sildirmeyin Künyeyi Söyleyin Anama Anam Ağlasın Anamdan Başkası Yalan Ağlasın Ankara'yla Şu Keskin'in Arası Arasına Kara Duman Durası Çok Doktorlar Gezdim Yokmuş Çaresi Söyleyin Anneme Annem Ağlasın Babamın Oğlu Var Beni Neylesin Trene Bindim De Tren Salladı Zalim Doktor Ciğerimi Elledi İy- olursun Dedi Geri Yolladı Söyleyin Anama Anam Ağlasın Anamdan Başkası Yalan Ağlasın Benzim İçtim Ciğerlerim Tutuşur Ağlama Hatice, Sefer Yetişir Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor Annesinin Ciğerini Deliyor Gelin Hatice'yi Eller Alıyor Söyleyin Anama Anam Ağlasın Gelin Hatice'yi Kimler Eylesin Mezarımı Derin Kazın Dar Olsun Edirafı Lale Sümbül Bağ Olsun Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağ Olsun Söylen Kardaşıma Çalsın Sazımı Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı Kaynak: Ahmet Günday Bağlama Metodu Notaları ile Halk Türküleri ve Türkü Hikayeleri Nisan 1977

Ağgül Seni Cemekanda Görmüşler


Ağgül'e varıp sorsalar; deseler ki, "Söyle terk edermisin? Yıllardır yavuklu bildiğin Mustafa'nı terek edermisin ?" Ne der acep Ağgül. Terkederim dermi ki hiç seven sevdiğini terk edermi? Ama töreler gelenekler ana babanın baskısı koparıp götürür seveni sevdiğinden. Geride kalan derdini Türkülere döker. Türkülere sığınır, içini Türkülere boşaltır. Giden gittiğini bilir, içine atar dertlenir kaygulanır o kadar.

Derler ki, Ağgül köyün varsıllarından Mürsel ağanın kızıdır. Güzel mi güzel simsiyah saçlar, kestane rengi gözler, salına salına yürüyüşü yürekleri yakarmış. Köy gençlerinin gözü Ağgül’de ama kimse de yan gözle bakamazmış. Nedeni de Mustafa. Herkes sayar severmiş Mustafa 'yı. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Mustafa babası öldükten sonra evin bütün sorumluluğunu yüklenmiş, anasını ele muhtaç bırakmamış. Alnının teriyle geçimini sağlıyor. Bazen zorlansa da yakınmıyor Mustafa. Ağgül'üne de kavuşursa tasası kalmayacak. Gel gör ki, Ağgül'ün babası verimkâr değil. "Mustafa kim oluyor ki bizden kız isteyecek o ilkin karnını doyursun" diyormuş. İyi hoş ama Ağgül öyle demiyor. "Bir lokma bir hırka olsun yeter artığını istemem" diyor diyor ya dinleyen kim. Babası tam bir şehirli düşkünüymüş "Şehirli köylüden daha iyidir bizim Şefketgil şehire gitti de eli yüzü açıldı temiz yiyor temiz giyiniyorlar, benim kızım da şehirliye layık" diyor da başka birşey demiyormuş. Onlar böyle diye dursun Mustafa ile Ağgül sık sık buluşup akşam karanlığı çöküp el ayak çekildi mi soluğu Ağgül'lerin bahçesindeki ceviz ağacının altında alırlar ve "Yarın son olsun kaçıp gidelim burdan" diye kavilleşip ayrılırlarmış. Üç gün beş gün, üç ay beş ay hep kavilleşiyorlar, hep yarına bırakıyorlarmış. Sözün kısası altı ay geçiyor aradan.

Günlerden bir gün Mustafa yine gelip cevizin altında beklemiş. Ay tepede, ay tepeyi aşıyor, ay kayboluyor Ağgül yok ortada. Cevizin altında uyuyup kalıyor. Mustafa, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor; gördüğü düşleri hayıra yormaya çalışıyor. Daha sonra kalkıp köyün kahvesine gitmiş. Dalgın dalgın çayını içerken çocukluk arkadaşı Zamir gelmiş kahveye. Varıp Mustafa'nın yanına yavaştan "Seninkini akşam vermişler lokumu dağıttılar elini çabuk tut kaçır yoksa havanı alırsın" demiş. Mustafa ayıkmış birden "Demek işin içinde iş varmış demek onun için gelmemiş Ağgül" diye konuşmaya başlamış kendi kendine. "Şehirden bir tanıdıklarının oğluna vermişler. Keleşzadeler'in oğluymuş. Zengin adamdırlar konakları dillere destan saray gibi. Elini tez tut yoksa gitti gider Ağgül" deyince yüreği bir ateş harmanına dönmüş Mustafa'nın. Yan babam yan. Akşamı zor etmiş Mustafa. Hemen koşmuş ceviz ağacının altına sabahı etmiş ertesi akşamı etimiş yok. "Daha kaçgün oldu kavilleşeli ne çabuk sözünden döndü" diye içi içini yemeye başlamış. Bir yandan da umudunu yitirmiyor "Ağgül bensiz olmaz döner gelir bir gün" deyip ceviz ağacına gidiyormuş sık sık. Derken düğün günü gelip çatıyor Keleşzadeler'in düğünü de şanına uygun davullar çifter çifter, kazanlar kaynıyor. Düğün üç gün üç gece sürmüş. Mustafa da daha fazla dayanamıyıp köyden kaçıp dağlara gitmiş. Ama uzaklaşamıyor gözü ceviz ağacındadır hep. Dönüp dolaşıp düğünün son günü köye geri gelmiş. Ağgül’ü arabaya bindirmişler araba ağır ağır yola düşmüş. Mustafa da köyün en yüksek tepesi olan Kırlangıçtepe'ye tırmanmış. Şehre inen yol ayaklar altında düğün alayını gözden kaybolana dek seyretmiş. Mustafa artık kolu kanadı kırık deli gibidir ne yapacağını bilemez. "Ben Ağgül'süz nasıl yaşarım, ama döner bir gün mutlaka kaçar gelir bana" deyip umutlanır. Günler günleri eskitir, aylar ayları. Hiçbir haber yoktur. Tek haber, arada şehre inenlerden yolu düşüp konağın önünden geçenlerden gelirmiş. Ağgül'ü yüzünü cama dayamış dalgın dalgın düşünürken görürlermiş. Mustafa'yı da en son elinde bir ceviz fidanıyla Kırlangıçtepe'ye tırmanırken görmüşler. Tepenin en görünür yerine diker fidanı sonra da yanık sesiyle bir Türkü tutturmuş. O günden sonra kimse bilmez Mustafa'ya ne olduğunu. Kimi Çukurova'ya yerleşti der kimi ‘canına kıydı’ der. Ama Mustafa'nın son gün söylediği Türkü kimsenin dilinden düşmemiş. Köyün de sınırlarını aşıp yankılanmış.

Aksaray Develisi 1

Yaklaşık 1900 yıllan... Temmuz güneşinin Anadolu'yu yakıp kavurduğu günlerde, Konya 'ya yakın köylerden birindeyiz. Bir evin temelleri yeni bitmek üzere. İri yan bir adam koca elleriyle güneşe inat, koca koca taşlan yontup, temeli yükseltmek için ha bire çalışmakla meşgul. Bir yandan da çamur isteyip, amelelere daha sıkı çalışmalarını tembih ediyor. Dört beş amele, bir ustaya çamur ve taş yetiştirmekte güçlük çekiyorlar. Etraf an kovanı gibi. Taş ve çekicin işlemenin ve işlenmenin verdiği hazla çıkardıkları ses, dalga dalga çevreye yayılıyor. İri yan koca elli adam bir terini siliyor, bir temele taş koyuyorken, gözü tulumbanın başında, su içme bahanesiyle oyalan ameleye takılır. Gümbür gümbür bir ses ile amelenin yüreğini oynatır. Amele hemen küreğini alıp çamur karıştırırken, ''Ne sert bir adam'' diye düşünür.

Oysa bilmez ki, kaba saba adam diye tasvir ettiği kişi ne kadar ince ruhludur!..

Oysa bilmez ki, taş kıran kerpiç kesen o eller, kanun üzerinde dolaşırken, al yazmalı körpecik köylü kızının kınalı narin ellerinden farksız olduğunu!..

Nerden bilsin ki o koca elli adamın Gökmen Hasan Hüseyin Ağa olduğunu. Nerden bilsin ki, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın Konya'da namı olduğ1mu, Konya oturaklarının değişmez siması olduğunu.

Ve yine bilmez ki, geleli daha birkaç gün olmasına rağmen, yüreğinin sıla hasretiyle çarptığını. Konya'yı, tozlu Aksinne'sini.

Külahçı sokağının karşısındaki alçacık da köhne kerpiç evini.

Muhabbetin pervasızca sunulduğu, günlerin haftaların kısaldığı Konya oturaklarını, "Şabab oğlan" Türküsünü, ihvanını, yaranını özlediğini, kanun tellerin nağme olup gezinmeyi arzu ettiğini nerden bilsin ki?!..

O koca elli adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bir yandan terini siliyor, bir yandan yonttuğu taşı itina ile yerine yerleştiriyor.

Taş yontarken çekicin çıkardığı ses sanki akşam yakacağı Türkünün, dillerden düşmeyecek Türkünün, çığ çığlık habercisi idiler.

Derken, güneş kızgınlığını yitirip gece ülkesine yolculuğunu hızlandırınca, işi bırakırlar.

O koca elli, ruhu kanun telinde dolaşan adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bulgur aşını yedikten sonra bir ''Kalıp carası2'' yakar.

Başını aktaşa koyar, uzanır. Sigara dumanının adında Emmiler Türküsü yankılanırken uyuya kalır.

Rüyasında yaranı, kadınlar pazarında bir ara bekçilik yapan ''Gavur İmam'ı'' görür. Asıl adı Hüseyin olan Gavur İmam, o sıralar bir camide imamlık yapmaktadır. Her günkü gibi yatsı namazını kıldırıp, caminin kapısını kilitlemiş, başında sarığı, sırtında cüppesi, elinde şak şak tespih ile ağır ağır evine giderken birden irkilir!. Kulak kabartır?! Bir saz dövünmektedir uzaktan!.. Gavur İmam olduğu yere mıhlanır. Bir süre evi dinler. Evet! Evet! Artık şüphesi kalmamıştır, bir oturaktır bu. Olanca haşmetiyle dışarıya taşan ahenk onu cezbeder, eli gayri ihtiyari kapının tokmağına gider. O da ne?!.. Kapı açıktır, dalar. Bu bir bağ evidir. Daha iyi duyabilmek için, gider, pencerenin altına çöker. Şuh zil sesleri arasında, yanık yanık Türkü söyleyen Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'yı tanır;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Bunu duyan Gavur İmam, artık dayanamaz, kapıyı tıklatır, kapı açılır, içeri girer. Bir oturak kadını zarif, kıvrak hareketlerle, ayaklan adeta yere basmamacasına zil dövmektedir. Dem, nargile ve ahenk birbirlerine sinmiş; içeriyi tatlı bir sarhoşluk kaplamıştı. Gavur İmam, hemen kapının yanına çöktü ve terbiyeli sesiyle dövünmeye başladı;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın;

derken herkes onu fark etti. Başında sarık, sırtında cüppeyle onu görünce şaşırdılar, fakat şaşkınlıktan kısa sürdü; tanımışlardı.

Hoşgörüsü ve muhabbet ehli olmasıyla tanınan Gavur İmam'dı. Türkü bitti, ara verdiler.

Oyuncu kadın boşalan kadehleri testideki kaçak rakıyla tazeledikten soma, bir kadeh de Gavur İmam'a uzattı. Gavur İmam içmedi. O muhabbetten, zaten sarhoşlamıştı. Bunun üzerine oyuncu kadın, eline koca bir döğme gümüş tabaka alarak sigara sardı ve meclistekilere tek tek ikram ederek yaktı.

Saatler çabucak geçmişti. Ortalık ağarmaya başlayınca, Gavur İmam'ın aklı başına geldi. Bir süre düşündü, soma ani bir kararla sırtından cüppesini, başından sarığını ve saltasının cebinden camiinin anahtarını çıkarıp, kendisine kapıyı açan gencin eline verdi ve kulağına şöyle fısıldadı;

''Bunları camiye götür, cemaatten birine ver, Gavur İmam artık gelmeyecek, Eremedim vefasına dünyanın Türküsünü çağıracak de!''

Gökmen Hasan Hüseyin Ağa yatsı ezanlarıyla uyandı. Kendini hala oturakta zannediyordu. Fakat yüzüne çarpan serin yel, ona rüya gördüğünü hatırlattı. O ne biçim rüyaydı öyle? Hem öyle bir Türküsü de yoktu. İçinden yakılmamış Türküyü okumak geldi, salıverdi sesini;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Aksaray'dan Bakırtolu'na yol gider
Sürmelenmiş ela gözlü yol gider

Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi
Gelip geçen selam vermen el gibi

Beyler besler merrak için tazıyı
Kadir mevlam böyle yazmış yazıyı

Devem yüksek atamadım urganı
Susadıkça ver ağzıma gerdanı

Saçım uzun ben saçımı tararım
Var mı benim Konyalıya zararım

Ağzından dökülen sözlere kendisi de şaşırdı. Tuhaf duygular içindeydi. Bir an ürperdi. Kalktı, yatmak üzere ahır sekisine3 doğru yollandı. Döşeğini serdi, soyundu, yattı ve uyudu.

Bu gün Hacı Fettah Mezarlığında uyuyan Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın bu Türküsü, yıllarca dillerden düşmemiş, oturak alemlerinin baş köşesine oturtulmuş, sazların iniltisinde nağmeleri dolanmış, sıla hasreti, yar hasreti çekenlerin, dünyanın vefasına eremeyenlerin gönlünde günümüze kadar ulaşmıştır.

1-Kaynak Kişiler: 1.Mazhar Sakman; 2.Hüseyin Çağıllar
2-Eskiden hazır sigaraya verilen İsim
3-Konya köy evlerinde ahırın yanındaki büyük oda


Kaynak:
Mehmet Tahir Sakman
Dünden Bugüne Konya Oturakları
İstanbul, 2001

Anakara'da Yedik Taze Meyvayı

Anakara'nın keskin ilçesinin cin ali köyünde 1924 yılında Sefer adında bir erkek çocuk doğar. İlkokulu köyünde okuyan Sefer 15 yaşından sonra ailesinin tüm rençberlik işlerine yardım eder yürütür. Güçlüdür kuvvetlidir Sefer. Köyde herkes tarafından sevilir. 20 yaşına gelince de Seyfli köyünden Hatice yi istetir. Söz kesilir düğün olur evlenirler.

Aradan üç ay geçince Sefer ince hastalık denilen vereme tutulur. Doktorlar bir çare bulamazlar. Taa Ankara lara götürülür ve 20 Haziran 1944 te garip Sefer ölür. Aşağıdaki Türkü Sefer için yakılmıştır.



Ankara'da Yedik Taze Meyvayı
Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı
Keskin'den De Sildirmeyin Künyeyi
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Ankara'yla Şu Keskin'in Arası
Arasına Kara Duman Durası
Çok Doktorlar Gezdim Yokmuş Çaresi
Söyleyin Anneme Annem Ağlasın
Babamın Oğlu Var Beni Neylesin

Trene Bindim De Tren Salladı
Zalim Doktor Ciğerimi Elledi
İy- olursun Dedi Geri Yolladı
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Benzim İçtim Ciğerlerim Tutuşur
Ağlama Hatice, Sefer Yetişir
Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi
Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini

Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor
Annesinin Ciğerini Deliyor
Gelin Hatice'yi Eller Alıyor
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Gelin Hatice'yi Kimler Eylesin

Mezarımı Derin Kazın Dar Olsun
Edirafı Lale Sümbül Bağ Olsun
Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağ Olsun
Söylen Kardaşıma Çalsın Sazımı
Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı


Kaynak:
Ahmet Günday
Bağlama Metodu
Notaları ile Halk Türküleri
ve Türkü Hikayeleri              Nisan 1977

Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını (Telli Senem İle Yazıcı Oğlu Osman Ağa)

Her biri bilinmez bir mezar şimdi.Mezar taşları ürpertir,ürkütür insanı.Ama beni,o hassas melteme bile dayanamayacak kadar hafif vucutları,yüreklerinin çektikleri,katlandıkları ve yaşadıkları dillere destan, ateş dolu, acı dolu hayatları daha çok ürpertmiştir hep.Mezar taşlarından daha fazla.“Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu” demiş ozan.Demişya! Ne yürekten demiş,ne Doğru demiş.Anadolum benim.Günde bin güzellik görüp, birine vurulduğumuz.Gam ile dert ile yogrulduğumuz.Gök gözlü,güneş yüzlü,derin sözlü,yarım özlü.Ekmek’ini el ile paylaşan, çarşambasını sel alan, sevdiklerini el alan.Kor yürekli, demir bilekli,başı bulutlarda yiğitlerin, vefalı, sadık,vefakar,örük saçlı, uzun boylu yapalakların,tuğ sunaların, toraşamların, gül yüzlü güzellerin, ceylanların,efsanelerin, lav gibi fişkıran yüreklerin, düğünlerin, halayların, Türkülerin, ağaların, beylerin, ozanların, ve dillere destan aşıkların diyarı anadolum. Anadolum benim.Kerem ile Aslı’sı var,Ferhat ile şirin’i var, Leyla ile Mecnun’u var,Elif ile Mahmut’u, Sürmeli bey’i, Şah İsmail’i, Sümmani’si var. Dil hangi birine döner,yürek hangi birine katlanır.Ve kalem hangi birini yazabilir. Yazıpta başedebilirki.

İşte Senem ile yazıcı oğluda bu yürek yangınlarını çekmiş binlerce kor yığınından sadece ikisi.

Tülü mayalar, kırk atlar koçlar, taylar kuzular, gökce gelinler ve koç yiğitlerden kurulu yörük kervanı Binboğa dağlarının üstünden aşıp, güneş’in kızıla boyanıp battığı Tanır yaylasına doğru ince bir çizgi gibi, bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir at üstündeki aşiret mensupları yorulmuşlar, bunalmışlardı.Ama yol bitmiş sınırın hemen yanıbaşındaki konak yeri Yapalak görünmüştür. Akşamüstü yaylaya ulaşınca kervanın en önünde giden tülü mayadan yaşlı bir yörük beyi sıçrayip indi.Arkasinda uzanan kervana dur etti ve bagırdı.  “Konak yerimiz buradır.At lar baglana, denkler çözüle tez elden çadırlar kurula ALLAH hayıra getire dedi”Yigitler atlarından, gelinler tülü mayalarından indiler.Birkaç genç kadın, yörük beyinin indiği devenin yedeğindeki al bir at’tan, genç bir kızı incitmekten korkar gibi tutup indirdiler yere.Altına kilim serildi.Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bağdaş kurup oturdu genç yörük kızı yere.Omuzunun bir ucundan bir ucuna fişeklik çevriliydi.Belinde gümüş saplı bir hançer takılıydı.İran ipeğindendi tüm giysileri. Samur saçları başındaki yeşil berenin içinde toplanmış, kenarlarından taşmıştı.Uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözlü, ceylan bakışlı, bakanın bir daha baktığı, gürenlerin yüreklerini yaktığı bir ahuydu bu. Ne Tanır, ne Binboğalar nede bu küçük Yapalak, böyle bir güzele çadır açmamış,böyle bir ceylana raslamamışlardı.Yayla böyle bir güzel görmemişti.

Tez elden çadırlar kuruldu.Atlar kuzular koyunlar çayır’a salındı.Beyin siyah çadırından geniş obası kuruldu.Tüfekler, sazlar asıldı çadır direklerine.Ay orta yere gelip dolandı.Mehtap bir uçtan bir uca ışığıyla doldu yapalak’a.Yörükler meydan yerinde yaktıkları, gökyüzüne uzanan bir ateş yığınının başında, geceye teslim ettiler ilk günlerini.

Ertesi sabah hemen duyuldu Tanır’a yörüklerin gelip yerleştikleri.Adettendi, yerli halk gelip hoşgeldiniz derdi.Birkaç ay
kalıp sonra gidecek olan bu göçebe yörükleriyle kardeş gibi geçinirlerdi.Hoşgeldine gitmek bölgenin ağasına düşerdi.Ağa yanına bölge büyüklerini toplar,kadın’ını yanına alır, gider yeni misafirleriyle tanış olurdu. Yine öyle oldu. Tanır’ın şanlı Bey’i Yazıcı oğlu köyünün büyüklerini çağırıp, başlarınada oğlu Osman’ı katıp hoşgeldine gönderdi yörük içine. Atlayıp atlarına, vardılar yörük yaylasına yerliler.Yörükler hürmetle yürekten karşıladılar gelenleri.Koşup ağaya haber verdiler.Kara çadırından önce ak saçlı yörük beyi,ardında o ahu gözlü, fidan boylu ceren çıktı.Bir hançer gibi dikildi karşılarına.Başı yularda iki eli böğründe Daha buyrun diyemeden, ziyaretcilerin başında atın üstünde bir kartal gibi duran yemyeşil gözlü, kartal bakışlı çınar gibi heybetli Osmana takıldı gözleri. Bir yıl gibi sürdü ikisi içinde bu bakışlar. Bakıştılar.

Buyrun dedi yörük bey’i.Yanında hala,yere saplı bir hançer gibi duran kıza döndü.Senem dedi: Atı tut kızım.Koştu Senem adetleri gereğince, gelen kafilenin bey’i ile hanım ağasının atının yularına sarıldı.Kadında Osmanda indiler atlarından. Tam kafile yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup oturdular.Hoş geldiniz edildi.Kahveler, katıklar içildi, konuşulup tanışıldı. Ama iki genc’in aklı ve gözleri bir an bile ayrımadı birbirlerinden. İşte diyordu Senem! Kendimi kollarına teslim edebileceğim, erim, erkeğim diyebileceğim çınar gibi bir yiğit.İşte diyordu Yazıcı oğlu Osman’a.Yazıcı oğlu Osmanda; Baba evine götürebileceğim, övünç duyup yaslanacağım, bir ahu diyordu kendi kendine.

Akşama kadar kalındı yörük yaylasında.Geniş sofralar yazıldı yere, koyunlar kızartıldı, katıklar yayıldı,yenildi içildi.Ama Senem le Osman bir kere düşen bir kor yığını gibi, bakıp durdular birbirlerine.Akşam yörüklerden ayrılıp Tanır’a dogru yola çıktıkları zaman,Osman yüreğinden bir parçanın yapalakta kaldığını hissetti.Senem yüreğinden bir parçanın kopartılıp alındığını, içinden bir şeylerin eksildigini sandı. Günler akıp geçti.Ne Senem nede Osman unutamadılar birbirlerini.Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman yörük çadırına.Senem obadan dışarıya ayak atamadı.

Ama seven yürek neler etmezki, her şeyin çaresi bulundu.Bir yörük kadını yardım etti bey kızına Bey oğlu atlayıp atına Seneme koştu.Ay ışığında her buluşup konuşmalarında daha çok yandı yürekleri,Daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine.

Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartıp soldurur, öldürür adamı.Senem de Osman da aynı ateşte kavruldular.Senem seviyordu ama çaresizdi.Biliyorduki babası oba dan dışarı kız vermezdi.Töreler böyleydi.Osman düşündü, bir yörük kızını eve almazdı babası. Kaçalım dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalım dedi oğlan yok dedi Senem. Ben böyle bir ateşle yana yana ölürümde kaçmam.Kaçıp yere yıkmam başını babamın.Babamın başını yere yıkamam. Başka çare yok. Kaideleri yıkacak, iki sevdalıyı birbirine kavuşturacak, ağır kuvvetli Yörük beyine bir dünür kafilesi gerekti.

Bir yiğit sararıp solar erir giderde,bir bey kadını hatun ana’sı hissetmezmi.Gayrı sordular, Osman anlattı.Bir tek oğlanın derdine çare bulmak,onu bu dertten bu acıdan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yıktı babası.Etraf çevrelerden ağalar toplandı.Dünür kafilesi ve hediyeler hazırlanıp varıdı yörük ağasına. Bir sevinç bir umut düştü içine senemin,bir sevinç doldurdu içini Osman ağanın.Ne kaldıki aha bugün olsa yarın kavuşuverirler.Birbirlerine yakışan nazarlık bir çift olular. ALLAH'ın emriyle dediler kızını istediler.ALLAH yazdıysa biz ne edek velakin obamızın kanunları vardır. İhtiyarlarımıza soralım, bir kaç gün izin verin düşünelim,iletiriz kararımızı.İsteriz ki kızımız oğlunuza kurban ola,böyle bir beyin gelini ola.Ama töreler dediler.

Umut içinde döndü dünür kafilesi.Bir yangın düştü içine yörük beyinin.Ama ölürde törelerini yıkmaz, aşiretin dışına kız vermezdi.Fakat bu çevrenin en güçlü adamı dünür geliyor.Vermezlerse basarlar obayı alır kaçırırlar kızı.Onlar basmadan biz kaçmalıyız dedi oba yaşlılarına. Hemen o gece çadırlar söküldü, sürü toplandı, kervan hazırlandı.Ve Senem içi kan ağlıyor.Bir ölüden farksız.Tüm oba yiğitlerinin arasında çekilip gittiler Yapalaktan.Bir gecede toplandılar gittiler.

Ertesi gün tüm Tanırlılar boş buldular yaylayı.Bin yerinden hançerlenmiş gibi inledi yıkıldı , bir ölüden ferksız oldu Osman. Her yana haberler salındı, sözcüler gönderildi.Aylar yıllar sürdü bu arayış.Ama ne yörük kervanının izine raslandı, nede Senemden bir haber alındı.

Yıllar geçti aradan yandı yıkıldı Osman, ama Senemden bir haber alamadı.Talih’i her gün biraz daha karardı.Bir düğünde bir gözünü kaybetti.Değen saçmalarla birlikte anası babası öldü.Günler yel gibi geldi geçti.Onun içindeki yangın geçmedi unutamadı Senem’i.On yıl, yirmi yıl, elli yıl, atmış yıl geçti, bir haber gelmedi Senemden.

Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklarıyla oynarken; Köyün çerçicisi bir ermeni vardı.O geldi koşarak yanına. Ağam dedi! Ağam kurban olam haberler neki haberler.Desem yıkılırmısın yoksa sevinirmisin. Eski bir yaraya tuz mu atarım. Anlat dedi Yazıcıoğlu.Anlat hele ne istersin.Haberin hayırlıysa tarla veririm, değilse çek git.

Kozan’daydım dedi ermeni çerçi, mal satardım. Açmış oturmuştum metamı, buğday almış kumaş verirdim.İki büklüm bir ihtiyar geldi yanıma.Saçları ak, gözlerinin feri sönmüş bir ihtiyar kadın.Oğuk dedi nerelisin.Tanırlıyım ana dedim. Osman ağayı bilirmisin dedi.Bilirim elbet dedim.İnsan köyünün ağasını bilmezmi?

Kuşağından bir çıkını çıkarttı.Aha bu lapatan’ı elime tutuşturup, Osman ağaya söyle Senem ananın selamı var, yüreği yüreğinle birdir.Kimseye yar olmamıştır.Bir yayla kızı gibi sevmiş bir yayla kızı gibi sadık kalmıştır de,Ama gayrı her şey geçti.gelip aramaya, arayıp sormaya de. Ağam selam yerde kalmazmış getirdim sana, Gayrı sen bilirsin dedi ermeni
çerçi. Yüreğinde yetmiş yıl evvelin koru yeniden yandı.Osman Ağanın içinde kaynar bir şey aktı.Altınlar tarlalar verdi ermeni çerçiye.At hazırlattı, yanında iki adam düştü kozanın yoluna. Osman Ağa Senem le buluştumu bunu bilmiyoruz ama, Maraş'ta Tanır da. Toros'larda,Avşar illerinde ne zaman bir düğün kurulsa;Önce osman ağanın aldığı haberden sonra söylediği Türküyü söyler kadınlar erkekler.Yankıları Torosların Binboğaların ötesine doğru yanık bir ses, yanık bir yürek. Nerede bir gece toplantısı olsa, yaşlılar genç'lere Senem ile yazıcıoğlu Osmanın sevdalarını anlatırlar hep.


Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını
Çeken Bilir Ayrılığın Derdini
Bülbül Kaça Aldın Gülün Nargını
Gül Alıp Satmanın Zamanı Değil

Yaprak Gazel Olmuş Duruyor Dalda
Vefasız Güzelden Bize Ne Fayda
Bu Ayda Olmazsa Gelecek Ayda
Ölürüm Vazgeçmem Sevdiğim Senden

Selvinin Dalları Boyundan Uzun
Yavrular Gözüme Bir Salkım Üzüm
Ölmeden Görseydi O Yari Gözüm
Koyun Kuzu Kurban Olur O Zaman



Ayşegül Göktepe (Radyo Program Yapımcısı)

Ayran Türküsü

Gurbet ellerinde eğlendim kaldım
Güzel cemalini görünce durdum
Gelin bu ayranı taze mi yaydın
Hüdanın aşkına doldur ayranı
Canım ayranı, güzel ayranı

İyi hoş doldursun ayranı ya, sen kimsin? Köylük yerde bir genç kız her isteyene bir tas ayranı uzatırsa ne olur, adı nereye çıkar? Demezler mi; falancanın kızını gördüm, bir yabancıya tası doldurup ayran verdi. Aralarında bir şey var, elin yabancısına yoksa verir mi ayranı? Hem köyün geleneklerine de ters düşmez mi? Hem de genç bir kız! Yok canım, bu işin içinde bir iş var mutlaka.

Cemile güzelliği dillere destan bir kız, Aziz köyün yakışıklı gençlerinden. Eh göz görüp gönül de sevince, her şey tamam gerisi büyüklerin bileceği iş. Üç-beş emmi dayı; köyün muhtarı imamı, bir de Aziz’in babası varıp istemişler Cemile’yi. Kız evi nazevi derler, olacak o kadar naz. Araya bir kaç görüşme daha girer, sonunda iş tamam. İş tamam da daha askerliğini yapmamış Aziz. Bugün yarın derken, nişanlarının haftası askerlik çağrısı gelmiş. Aman yaman daha yeni nişanlandım hiç olmazsa bir iki ay geçsin dese kimse dinlemez. Günü gelince vurmuş sırtına çantasını, dost ahbap helâlleşmiş, varmış Cemile’nin yanına. “Üç yıl çabuk geçer bak. Büyük seli hatırla beş yıl oldu, dün olmuş gibi. Esat emmi öleli dört yıl oldu. Demem şu ki günler tez geçiyor; bir göz açıp kapayınca burdayım gönlünü ferah tut” demiş. Bekleyeceklerine söz verip ayrılmış Cemile ile Aziz. Kara trenin düdüğü ile ilk kez köyünden ayrılmış Aziz. Sık sık mektup yazmış köyüne, içindekileri dökmüş mektuplarına. Anasına babasına, dolaylı olarak da nişanlısına selamlarını, özlemlerini iletmiş.

Aziz askerdeyken, kötü bir haber yayılmış asker ocağına; “Uzakdoğu’da savaş patlamış, bizi de savaşa çağırıyorlarmış”. Kimi “Yok canım yalan söylüyorlar dünyanın bir ucundaki kavgadan bize ne” dese de, “Bizim sözümüz varmış, onlar savaşa girerse biz yardım edeceğiz, biz girersek onlar yardıma gelecekmiş. NATO mu, ne diyorlar işte onun için” diyormuş kimileri. . Derken Aziz’in kura günü gelip çatmış. Adı cepheye gidecekler arasındaymış. Bir yandan üzülür ölürse yaban ellerde ölecek, hem ne için savaştığını da bilmeyecek. “Yurduma düşman saldırmadı, arıma, namusuma dil uzatan olmadı peki bu savaştan bize ne” der “Acep oraların havası nasıl olur, kaç gün de gidilir” diye kendi kendine düşünür durur. Çok geçmeden de cephede bulur kendini. Gecesi gündüzü yok savaşın Aziz gününü ayını şaşırıyor, tek amacı ölmemek ve bir an önce Cemile’sine kavuşmak.

Demokrat Partinin “Altın çağı” denilen bu dönem 1947 de ki yabancı sermayeyi teşvik kanunu 1951 de sermaye bölüşümünü daha da kolaylaştırıcı doğrultuda yapılan değişiklik ve Kore savaşına bir tugay asker göndermesiydi. ABD’nin isteği ve NATO’ya üye olmak için Tuğgeneral Tahsin Yazıcı emrinde 5 bin asker Kore’ye gönderilmişti. Türkiye savaşı standart 5 bin kişiyle sürdüreceğine söz verdiği için eksilmeler oldukça asker göndermeye devam etmiş ve savaşın Türkiye’ye faturası 717 ölü 5247 yaralı 229 esir 167 kayıp olmuştu. Bu da ABD’den sonra en fazla kayıp veren ülkenin Türkiye olduğunun göstergesiydi.

Her taraftan ateş yağmakta tam bir cehennem misâli. Bu arada şarapnel parçalarından biri de gelip Aziz’i buluyor ki, hem de yapayalnız. Düştüğü yerde kalıyor. Aziz eli yüzü paramparça esir kampına götürülür. Canı kurtuluyor kurtulmasına ya Aziz eski Aziz değildir artık. Radyo bültenlerinde kayıp listeleri okunur, birliğine gelemeyenler arasında Aziz’in de adı vardır. Cemile vurulmuşa döner. Herkes birbirini avutmaya çalışsa da Aziz’in artık dönmeyeceğine çünkü onun öldüğüne inanırlar. Ama Cemile hiç ümidini kesmemiştir, “Aziz ölmedi, ölse künyesi bulunurdu” diye diye aradan yıllar geçer ve tek bir haber çıkmamıştır Aziz’den. Günlerden bir gün Cemile çeşme başında yayığı almış önüne ayran yapıyormuş. Başını kaldırdığında bir atlının yoldan sapıp çeşmeye doğru geldiğini görmüş. Cemile kafasını önüne eğip göz ucuyla da yabancıya bakmış. Yüzü gözü yara bere içinde olan yabancı Cemile’den bir tas ayran istemiş. Cemile de yabancıyı terslemiş, çünkü yabancı ayranı sözle değil Türkü çağırarak istemiş. Cemile de ayran vermek istemediğini yine Türkü ile yanıtlamış. Karşılıklı Türkü düeti başlamış. Türkünün sonunda yabancının Aziz olduğunu anlamış Cemile. Anlıyor da ayran yayığını bir yana, bakracı bir yana atıp boynuna sarılmış Aziz’in. Yılların özlemini bir Türküyle dillendirip, iki sevgilinin kavuştuğu bu Türkünün sözlerine bakalım...

Ayran Türküsü

Aziz:
Uzak yollardan da kıvrandım geldim
Tatlı dillerine eğlendim kaldım
Gelin bu ayranı tazemi yaydın
Hüda’nın aşkına doldur ayranı
Cemile:
Uzak yolların vefası mısın
Ak alnımın da sen cefası mısın
Yaydığım ayranın kahyası mısın
Anamdan habersiz vermem ayranı
Aziz:
Bunca yıldır gurbet elde dururum
Çeker silahımı seni vururum
Ya ayranı alırım ya da ölürüm
Gel kız kerem eyle doldur ayranı
Cemile:
Ayranı atlarıma yüklerim
Götürür de dağ başına dökerim
Gurbet elde yârim vardır beklerim
Ondan başkasına vermem ayranı
Aziz:
O nedir ki yer altında paslanmaz
O nedir ki suya düşer ıslanmaz
O nedir ki etin kessen seslenmez
Ya bunun cevabın ya da ayranın
Cemile:
O altındır yer altında paslanmaz
O güneştir su altında ıslanmaz
O ölüdür etin kessen seslenmez
Bilirim bunları vermem ayranı
Aziz:
Tepsiye koydum da binliği tozu
Ortadan kaldırdık hele Aziz’i
Bir kaşık ayranı ver hala kızı
Hüda’ nın aşkına doldur ayranı
Cemile:
Tepsiye koydum binliği tozu
Ortadan kaldırdım hele Aziz’i
Sana feda ettim iki ala gözü
Getir kabını da doldur ayranı


Kaynak:
Yaşar Özürküt
Öyküleriyle  Türküler 3
İstanbul, 2002

Bebek

Elmalı'dan çıktım yayan
Dayan hey dizlerim dayan
Emmim atlı, dayım yayan
Bebek beni del eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Vakit sabahın seheri. Köyün köpekleri acı acı havlıyor. Düşmana saldırır gibi havlıyor köpekler. Biraz sonra köyde ışıklar yanmaya başlıyor. Köylüler çıralar yakıp, fırlıyorlar dışarı. İlkin ağıllara koşuyorlar. Hırsızlar mı bastı köyü, yoksa kurtlar mı indi dağdan... Belki de Zeybek Karasu'lu geçiyordur köyün kıyısından. Çok geçmeden gün ağarıyor. Her şey ayan beyan görünüyor. Köyün karşısındaki Çatalçam sırtlarına yörükler konmuştu. Bütün sırt koyun sürüleri, deve katarlarıyla doluydu. Kara çadırların önünde, iri isli köpekler kıvrılmış yatıyordu. Yörük kızları, kollarında tulumlar, ağaç bakraçlarla dereye suya iniyorlardı. İlerdeki Boztepe'de dört beş atlı bir şeyler konuşuyorlardı. Bunlar Oba Bey'i ve Obanın ileri gelenleriydi.

Kuşluğa doğru güneş yükselip çadırlara gitmeye başladı. Çamların altına kilimler serildi, minderler döşendi. Kıl poturlu yörükler, yırtmaçlı entarili kadınlar çadırlardan çıktılar. Gölgelere oturdular. Öğleye doğru Yörük Bey'i obaya indi. Çamların alaca gölgesinde, otları, suları gözden geçirdi. Sonra da yanındakilere "Burada fazla kalamayız. Otlar kurumuş, sular çekilmiş. O güne kadar buradan göçüp Seki'ye konaklayacağız" deyip atını mahmuzluyor. Varıp çadırına giriyor, çok geçmeden av kuşamlarıyla çıkıyor dışarı. Atına atlayıp sırtlarına kovuyor.

Köylüler yörüklerin gelişine hem seviniyor, hem üzülüyor. Üzüntüleri şundan ki; yörük deyince akla koyun, deve, keçi, at gelir. Malı bol olur yörüğün. Zaten geçimi de bunun üstüne. Mal da söz anlamaz ki, ekindi, bağdı, bahçeydi girip ziyan verir. Bunun için köylü, yörüğü istemez. Ama, elindeki üzümünü buğdayını satması için de sevinir yörüğün geldiğine. O günde öyle oldu. Köy kızları omuzlarına aldılar sepetleri, üzümüdü, incirdi taşıdılar yörük çadırlarına. Üstelik bayram yakın olduğu için, para gerekliydi herkese.

Fadime de evdeki iki sepet üzümden birini yüklendi omzuna. Yetim kardeşlerine bayram giysileri alacaktı üzüm parasıyla. Bir yandan alacaklarını düşünüyor, öte yandan dilinde Türküsü çadırlann bulunduğu Çatalçam'a doğru yürüyordu. Çadırlara yaklaşırken, obanın köpekleri havlayıp, sardılar çevresini. Ne yapacağını şaşırdı ilkin. Sonra yanındaki taşa ilişti gözü. Sıçrayıp taşın üstüne çıktı. Bir yandan da bağırıyordu. Çok geçmeden, en yakın çadırdan yaşlı bir kadın çıktt. Köpekler huylandı. Fadime'yi taşın üstünden indirip çadırına aldı. Bir yandan soğuk ayran; bir yandan höşmerim sundu konuğuna. Biraz sonra da Oba Beyi geldi atıyla. Avladığı keklikleri uzattı anasına. Sonra da atını bağlayıp, girdi çadırına. Fadime'ye ilişti gözü. Anası "Yanıkhan'dan üzüm getirmiş satmaya. Köpekler çevirdi de zor kurtardım" dedi. Beyin bakışlan Fadime'nin iri kara gözlerine takıldı. Bir süre ayıramadı. Sonra, "Üzüm kaç okka?" dedi. Fadime, utangaç utangaç "Çekilmedi" dedi. Oba Bey'i "on okka saysak nasıl olur?" deyince "Hayır on okka geçmez. Hak geçer" diye cevapladı. Bey "Bizim okkamız, terazimiz yoktur. Biz de el ölçü, göz terazidir. Benim gözüm o kadar tuttu. Eksiği artığı varsa, birbirimize helal ederiz deyip parayı uzattı Fadime'ye. Sonra yola kadar uğurladı. Bir yandan da "Senin üzümlerin çok iyi. Yine getirsen alırım" diye tenbihledi. Fadime de; "Bir sepet daha kaldı. Onu da bayram sonu getiririm" deyip seke seke indi bayırı. Bey arkadan baka kaldı. Çadırına döndüğü zaman içinde bir eziklik, gönlünde bir hoşluk duydu. Kendince kurdu Fadime'yi. Nasıl da ceylan gibi seke seke koşuyordu. Ya o kaş, o göz. Bizimkilere hiç benzemiyor diye, alıp verdi, alıp verdi. Anası, oğlundaki bu değişikliği farketmedi ilkin. Ama öyle dalgınlaşmıştı ki Bey. Anasının söylediklerini duymuyor, dalıp dalıp gidiyordu. Anası "Oğul n'oldu sana? Dediklerimi duymuyorsun. Ne dediğini de bilmiyorsun. Köy kızı aklını mı çeldi, nedir?" Bey, "Yok be ana. Güzel bir kız ama, bilmem ki" diyor.

Bir yandan bilmem ki diyor, öte yandan av bahanesiyle Fadime'nin köyüne iniyor sık sık. Gözleri onu arıyor. Anası tümden karşı bu işe. Nedeni de: aşiret töresine aykırı. Daha Kıroba Aşireti'ne yabandan kız girmemiş. Obanın erkeği, obanın kızıyla evlenmiş o güne dek. Hem oğluna, dayısının kızını almayı kurmuş anası. Kızın anasıyla da konuşmuş meseleyi. Şimdi bu köy kızı araya girerse, işler tümden bozulacak diye düşünüyor.

Gün günü eskitip, bayrama ulaşıyor. Bayrama ulaşıyor ya, aşiret arasında da homurtu dolaşıyor giderek. "Biz buraya on günlüğüne konmuştuk. Bu gün onbeşinci gün oluyor. Daha hareket yok. Bey'den ses çıkmıyor. Sürüler otlaktan aç dönüyor. Kimi hayvanlar zehirli ot yeyip ölüyor. Daha ne kadar bekleyeceğiz burada". Dalga dalga yayılıyor söylenti. Varıp Oba Beyinin anasının kulağına ulaşıyor. Anası çekiyor Bey'i çadıra. "Oğul aşeritte ikilik oldu. On günlüğüne konmuştuk, on beşi geçti. Ne suyu su; ne otlağı otlak. Daha ne bekliyoruz burada".

"Hele birkaç gün daha sabretsinler, bizim de bir düşündüğümüz var" deyip kesiyor anasının sözünü Bey. Oba töresi böyle. Kimse de ağzını açıp itiraz etmiyor. Beyin aklı da Fadime'de. Bayram geçince üzüm getirecekti. Daha görünmedi, diyor kendi kendine. Gözleri de köy yollarında. Derken bir sabah görünüyor Fadime. Yanıkhan'dan Çatalçam'a çıkan yolda görünce Fadime'yi, bir koşu varıp karşılıyor Bey. Karşılıyor da omuzunda ki sepeti alıyor. Çadıra yürüyorlar. Obadakiler şaşkın. Oba Bey'inin bir köy kızının ayağına koşmasını kimse iyi karşılamıyor. Anası, Fadime'nin çadıra girmesiyle suratını asıyor. Yarım ağız "hoş geldin" deyip, işine dalıyor. Fadime şaşıp kalıyor. İlk gelişindeki izzet ikram nerde, şimdiki surat asıklığı nerde? Sıkılıyor Fadime. Tatlı dil, güler yüz görmediği çadırdan kaçmak geçiyor aklından. Oba Bey'i durumu anlıyor. Sevdiği ile saydığının arasında Bey. Anasına bir şey diyemiyor. Fadime'ye sadece mahcup mahcup bakıyor. Sonunda, sepetteki üzümü boşaltıp, para kesesindeki tüm parayı boşaltıyor avucuna Fadime'nin. Fadime şaşkın,aldığı parayı avuçlayıp çıkıyor çadırdan. Ağır ağır iniyor Çatalçam'ı.

Öte yandan Bey'de bir keder, bir üzüntü. Söylemeye başlıyor kendi kendine:
Yaylaları yuvalı
Güzeller yaylalı
Fadime gibi görmedim
Anamdan doğalı

Anasının korktuğu başına gelmişti. Fadime'ye tutulmuşlu oğlu. Onun sevda Türküsüne, maniyle karşılık verdi:
Ben bu yaylara yayla mı derim
Başı pare pare kar olmayınca
Ben böyle güzele, güzel mi deriim
Aslı türkmen, soyu bey olmayınca

Böylece Bey'in gönlünü Kıroba'ya çekmek istiyor. Ama Bey hiç oralı değildi. Sanki kendine söylenmiyordu. Varsa Fadime, yoksa Fadime. Fırsatını bulunca da tüfeğini omuzlayıp, köy yolunu tutuyordu. Köy çocuklarından öğrendiği Fadime'nin evinin önünden geçiyor, belki görürüm umuduyla, dolanıp duruyordu köy yollarında. Köy gençleri tedirgin. "Bey'se beyliğini bilsin. Yabanın yörüğü kızlarımızla dalga geçmesin" diyorlar. Köy büyükleri bakıyor ki işin tadı kaçık. Fadime'nin yüzünden, köylülerle yörükler birbirine girecek. "Bir çare bulalım" diyorlar.

Öte yandan Bey'in anası da oba büyüklerini çadırında toplayıp durumu olduğu gibi anlatıyor. O güne dek, Kıroba soyunda görünmeyen bu durum, tüm obadakileri derinden üzüyor. Söyleniyorlar "Obada erlik yufkalaştı mı? Yangınlık yanımızdan geçmezdi. N'oluyor törelere" diyor kimisi; kimi de "Köylü kancığı göçebeye gerekmez. Çarığı çayda kalır köy kızının" diye karşı çıkıyor. Sonunda Oba Beyi'nin amcası kalkıyor ayağa. Ağır ağır, tane tane konuşuyor. "Obaya antlıyız. Suyun akıntısına gidelim. Bunu bilip, bunu hayır belleyelim. Bey'imizi isteğiyle everelim. Obanın ayağı bağdan kurtulsun" deyince herkes boyun eğiyor. Kimse karşı çıkmıyor. Kıroba Aşireti'ne ilk kez yabandan bin kızın gelmesi, böylece kabul ediliyor obada.

Anası, haberi Beye ulaştırınca çok seviniyor Bey. Seviniyor da tez elden köy imamına haber salıp, çağınıyor. Fadime'nin istenmesi, düğün, nişan işini imamsa bırakıyor Bey.

Fadime derseniz, olan bitenden habersiz. Başında büyüğü de yok. Kendinden küçük iki kardeşiyle kalıyor. Üç-beş dönümlük bahçesini de köylünün yardımıyla ekip yetiriyor. Oba Beyi nin kendisine talip olacağını aklından bile geçirmiyor. Ne zaman ki, imam koşa koşa gelip "Müjdemi isterim: Oba Bey'i, ALLAH'ın emriyle talip oluyor sana" deyince anlıyor meseleyi. Anlıyor da bir şaşkınlaşıyor, bir donuyor. Ne diyeceğini bilemiyor. Ama hangi kız istemez, anlı şanlı Kıroba Aşireti'ne gelin olmayı.

Fadime durumu öğrenince şaşkınlaşıyor ilkin, susuyor. Köyünü, alıştığı çevresini, kardeşlerini düşünüyor. Üç-beş hısım akrabadan başka, başında büyüğü de yoktur Fadime'nin. Sahipsizliğini, yoksulluğunu düşününce, için için seviniyor.

Köylü derseniz "Başına talih kuşu kondu. Kime kısmet olur böylesi. Koca Kıroba Aşireti'nin gelini olacak. Bir eli yağda, bir eli balda. Develer, koyunlar, keçiler sürü sürü. Kısmetli kızmış Fadime" diyor kimi. Kimi de : "İnsanın sonu iyi gelsin. Anasız babasız yetimleri büyüttü. Onlara analık, babalık yaptı. Tanrı gönlünce verdi. Sonu da iyi oldu Fadime'nin" diyor. Köy Muhtarı ile imamı da ortalığa düşüp, işi tez elden bitirmeye çalışıyortar. Fadime'nin hısımlarıyla konuşuyorlar. Rızalık altyorlar. Sonunda köyün büyükleriyle, obanın ileri gelenleri bir araya gelip, ALLAH'ın emriyle istiyorlar Fadime'yi. Düğün gününü kararlaştırıyorlar. Yörük düğünü de düğün olur hani. Bir yandan davul zurnalar; bir yandan çengiler... Sonunda Yanıkhan'lı Fadime, Kıroba Bey'in çadırına gelin ediliyor. Fadime'ye gelinlik yakışıyor. Güzelliğine güzellik katılıyor. Obadakiler buruk. Kimisi "Yarın görürüz Fadime'yi. Yörüğün göçüne dayanamaz, ilmik ilmik dökülür. Ne deveyi ıhtırır, ne tuluğu şişirir.. Koyunu keçiyi de yörük kadar bilmez köy kızı" diyor; kimi de, "Bey'in kaderi böyleymiş. Eliyle etti, boynuyla çeksin. Olan oldu." deyip işi oluruna bırakıyor. Üç gün, beş gün, bir hafta, on gün daha kalıp, çadırları yıkıyor Kıroba Aşireti. Aşiret dediğin bir yerde oturup kalamaz. Yem, yiyecek tükenir. Mallar toprağa saldırır yoksa. Açlık, hastalık getirir sürüye. Kırım kırım kırılır mallar. Onun için sık sık yer değiştirir yörük. Otlağın yeşilini, suyun bolluğunu seçip konaklar. Çatalçam sırtlarını da zaten kel etmiştir hayvanlar. On günlüğüne konup Fadime'nin yüzünden takılır kalmıştır oba.

Oba yükü yükler. Develer katar olur, sürüler yola dizilir. Fadime'yi tutar bir ağıt. Kolay mı doğup büyüdüğü, koşup oynadığı köyü terketmek. Dostu ahbabı, hısmı, arkadaşı bir bir dolaşıp, helallık alıyor. Teselli buluyor. "Nasıl olsa döner dolaşır, yine gelirsiniz. Yörüğün konağı olmaz. Çatalçam'ın suyu kurumaz, Bozpete'nin yeşili solmazsa yolun uğrar buraya. Vargit yolun açık olsun. Bizi unutma. Gelenle haber ilet, gönlünde yaşat bizi "deyip teselli ediyorlar. Fadime kardeşlerini de alır, koyulur yola.

Şurası senin, burası benim dolanıp durur Oba. İlkin zor gelir Fadime'ye. Ama zamanla alışır. Tam bir yörük olur. Kaynanasıyla da arası düzelir.Obadakiler de sever sayar Fadime'yi. Kocası derseniz, araları çok iyi. Bir güne bir gün, kötü söz duymuyor kocasından. Yazın yaylaya çıkıyor oba, kışın da ovaya iniyor. Günler su gibi akıp gidiyor. Üç yıl, göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçiyor. Üç yıl geçiyor ya, Fadime'de bir şey yok daha. Yani ki doğurmuyor. Obayı bir dedikodu sarıyor. "Fadime kısır, doğuramaz" diyorlar. Kaynanası ilkin karşı koyuyor dedikodulara. Sonunda o da mırıldanmaya başlıyor. "Soyumuz sopumuz kuruyacak. Neslimiz tükenecek. Şunca yörüğü bıraktı da, köy kızıyla evlendi. Muradımızı gözümüzde koyacak" diye dövünüyor anası. Oba kızları da "Oh olsun. Bunca yörüğü bıraktı da, köy kızı getirdi. O da kısır çıktı" diyor. İçin için yıkılıyor Fadime. Alıyor veriyor, alıyor veriyor. Elinden bir şey gelmiyor ki. Adaklar adıyor. Muskalar yazdırıyor. Ama boş. Kimden bir umutlu söz duysa koşuyor yanına. Konuşuyor da okutup üfletiyor, yazdırıp takıyor boynuna. Ama boş. Kimsenin yüzüne bakamıyor obada.

Gelip evliliğin yedinci yılına dayanıyor. Dilediği de yedinci yılda gerçekleşiyor. Fadime'nin yüklü olduğu, kulaktan kulağa dolaşıyor obada. Beyin keyfine diyecek yok. Anası derseniz, soğuktan sıcağa vurdurmuyor elini. "Sen yüklüsün, işleri bırak. Kıran girmedi bunca aşirete. Çalışıp yetirsinler' diyor. Sık sık konup göçmeyi de bırakıyor aşiret. Çobanlar sürüleri uzak kırlarda otlatıp, akşam olunca getiriyorlar obaya.

Uzun sözün kısası, vakti saati gelince, nur topu gibi bir oğlu oluyor Fadime'nin. Üç gün üç gece şenlik yapıyor oba. Yeniliyor, içiliyor. Davarlar kurban ediliyor, kazanlar kaynatılıyor. Oğlunun adını "Ali" koyuyor Bey. Babasının adı yerde kalmasın istiyor. Ali de Ali! Topaç gibi. Bir seviyor ki anası, yerlere kondurmuyor. Ali'nin kırkını geçince, göçe karar veriyor oba. Ne zaman ki kırk gün doluyor, törenle yıkıyorlar çocuğu. Leğenine gül suyu döküp, kırkduası okuyorlar üstüne. Ertesi gün sabahına da yol hazırlığına başlıyor oba. Denkler denkleniyor; yükler yükleniyor. Develer katarlanıp, koyunlar sürüleniyor. Akşama doğru da oba tüm hazırlığını tamamlayıp, yola koyuluyor. Develerin en yükseği, en başı yumuşak olanı da Karamaya. Fadime, Karamaya'yı bir güzel tımar ettiriyor, süslüyor. Dizlerine takurdaklar, boynuna büyük havan çanını takıyor. Ak kundağında uyuyan bebeğini de bir ala kilime sarıp, çadırın eşiğinde duran yeşil çam beşiğe yerleştiriyor. Beşiği de devenin havut ağacına asıyor. Koyuluyorlar yola. Karamaya'nın ipi, Fadime'nin elinde.

Akşamın serinliğinde yolculuğun tadı başka olur. Hele yol, iki tarafı ağaçlık, yemyeşil bir yol olursa. Hele hele yol boyunca, ala kargalar, akşam kuşları, sığırcıklar, serçeler vızır vızır gezerse katarın üstünde, doyum olmaz yolculuğa. Doyum olmaz ya; Fadime de oğlunu göresiyor. Karamaya'yı ıhtınp, doya doya öpmek sevmek geliyor içinden. Ama, yol ağaçlık, karanlık üstelik. Bekliyor ki sabah olsun. Sabaha da bir şey kalmadı. Elmalı'ya konacak oba. Bey önceden gidip, konak yerini seçecek, obayı da orada bekleyecektir. Sabah oldu olacak. İki köpek sesleri duyuluyor. Biraz sonra da Elmalı görünüyor. Oba ağır ağır giriyor Elmalı'ya. En arkada da Fadime'nin devesi Karamaya var. Fadime sabırsız. Bir an önce deveyi ıhtırıp, oğlunu kucaklamak istiyor. Oba hareketli. Herkes devesini ıhtırıp, yükünü boşaltıyor. Gök çimenlerin üstü ana-baba günü. Bir yandan ak sürüler dönüyor, bir yandan güzel yürük kızları sağa sola koşuyor. Fadime de ağır ağır ıhtırıyor, ıhtırmasıyla da haykırıp bağırması bir oluyor.

"Yavrum Ali'm yok. Ali'min beşiği boş. Ali'm yok" diye feryat ediyor, herkes ona koşuyor. Bakıyorlar gerçekten Karamaya'nın havut ağacına asılı olan beşiğin içi boş. Yeller esiyor Ali'nin yerinde. Fadime saçını başını yolmaya başlıyor. Oba büyükleri tez elden atlarını döngeri edip yollara düşüyor. Emmiler, dayılar düzülüyor yola. Kimi atlı, kimi yayan, dönüp yolları tarıyorlar. Dayı al atını herkesten önde sürüp, aralıyor diğerlerini. Fadime de yayan yapıldak düşüyor yollara. Geçtikleri yollarda umudu. Bir yandanda ağlıyor. Hem ağlıyor, hem söylüyor. Bebek oy, diyor. Ninni diyor. Diyorda diyor.

Gün akşama yakınken, dayı Çiçek Dağı'nı tutuyor. Tutuyor ki, yol karardı kararacak. Yol boyu da sıra sıra ağaçlar. Ağaçların üstünde de kuşlar. Allı yeşilli cıyak cıyak kuşlar. Ta uzaklardaki bir ağacın tepesinde de bir küme kuş. Ama alıcı, yırtıcı kuş bunlar. İnip inip kalkıyorlar ağacın üstüne. Dayı mahmuzluyor atını. Bir solukta varıp ulaşıyor ağaca. Varıyor ki, ne görsün. Bebeğin kundağı bir ağaçta asılı. Bebeğin sarılı olduğu kilim, kanlar içinde sarkıyor ağaç dalından. Kol bezi dolanmış kalmış ağaç dalına. Kuzgunlar, leş kartalları da inip inip kalkıyor ağaca.

Dayı atıyla ağacın yanına vardığt zaman, artık bebek eski bebek değildir. Bebek demeye bin şahit gerek. Bebek gözsüz olur mu? Göz yerinde iki oyuk kalmış sadece. Derileri de lime lime. İlkin sarsılmış dayı. Sonunda toplamış kendini. Arkadan gelen Fadime'yi döşünmüş. Tez elden bir çukur kazıp, gömmüş bebekten kalanları. Bir tek kol bezi asılı kalmış dalda. Sonra da döndürüp sürmüş atınt. Çok gitmeden karşılaşmışlar Fadime'yle. Anlatmış durumu dayı. Atına terkileyip, sürmüş obaya. Terkilemiş ya, Fadime feryat fıgan içinde.Obada herkes yaslı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Bey derseniz, konak yerine dönmemiş daha. Habersiz olanlardan. Beyin anasının elleri dizlerinde. Arada bir de başını döğüyor. Fadime yerden yere atıyor kendini. Sonunda gözlerinden ırayıp bir kuytuya çekiliyor.

Derler ki, obadaki son günü oldu bu Fadime'nin. Akşamın karanlığında, el ayak çekildikten sonra, ortalardan kayboldu Fadime. Bir daha da gören olmadı. Ama bebeğin asılı kaldığı ağacın yakınından geçenler günün her saatinde, yanık içli bir kadın sesinin ağlayan, ağlatan yankılarını duydular uzun süre. Bu, oğlunu yitirdikten sonra, delirip dağlara düşen Fadime'nin sesidir diyor duyanlar.

Elmalı'dan çıktım yayan
Dayan hey dizlerim dayan
Emmim atlı, dayım yayan
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Kol bezin dalda bulduğum
Adını Ali koyduğum
Yedi yılda bir bulduğum
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Gökte yıldızlar ışılar
Kuzgunlar üleş bölüşür
Çadırda düşman gülüşür
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Deve var deveden yüce
Deveyi yüklettim gece
Nic' edeyim aman nice
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Kaynanam samur kürklü
Develeri kahve yüklü
Yad-yaban değil Yörüklü
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Çadın cibiş kılından
Pazvandı çıkmaz kolundan
Kurtulamam ben dilinden
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Tuzladan aldım tuzunu
Akdağ' a serdim bezini
Kargalar m'oydu gözünü
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Ak memeden sütler akar
Kavim kardaş yola bakar
Yasımız obayı yıkar
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Deveyi deveye çattım
Yuları boynuna attım
Bebeği dağlara attım
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktt kül eyledi

Ala kilime sardığım
Yüksek mayaya koyduğum
Yedi yılda bir bulduğum
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Havada kuzgun dolaşır
Kargalar leşi bölüşür
Kara haberi ulaşır
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Tabancamın ipek bağı
Baban bir aşiret beyi
Kanlım oldu Çiçekdağı
Bebek beni del'eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi


Kaynak:
Yaşar Özürküt
Öyküleriyle  Türküler 1

Ben De Gittim Bir Geyiğin Avına (Alageyik)

Ben de gittim bir geyiğin avına,
Geyik çekti beni kendi dağına,
Tövbeler tövbesi geyik avına,

Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin kardaşlar kaldım burada.

Tövbe ya... Tövbe ki, tövbe! Yalnız geyik avına mı tövbe. Yoksa dağların doruklarına, kırların yeşiline, havaya, suya mı bu tövbe? Tüm güzelliklere mi tövbe. Eee ne dersin. Bir kez ecel elini atmaya görsün. Gençlik, nişanlılık, yakışıklılık para eder mi? Sebep? Sebep dizi dizi. Kimini bir çukura düşürür; kimini bir kayadan uçurur. Kimi bir yağlı kurşuna göğüs verir, kimi yele sele gider. Sonra da Türkülerin diline takılır, yıllar sonrasına taşınır olay.

Öykümüz Toroslarda geçer. Toroslarda geçer ya, çukurun bitip, tepelerin başladığı; Güneyin bitip, Güneydoğunun başladığı kesiminde Torosların. "Gavurdağları" derler buradaki Toroslara. Düz ovayı geçip, Antep - Maraş yolunu tutanlar, bu dağlardan geçmek zorundadır. Zorundadır ya, geç geçebilirsen. Mübarek dağ değil, zulüm kalesi sanki. Alttan bakarsın sipsivri bir tepe. Sağına bakarsın dağ; soluna bakarsın dağ. Kıvrım kıvrım Gâvurdağı'nın tepesine tırmanmak zorundadır, bu dağı geçmek isteyenler. Bir yanından girilir dağın; döne döne tepesine gelinir. Yine döne döne inilir tepe aşağı doğru. İnilir ama sağı uçurum, solu uçurum. Sivri sivri kayalar var sağda solda. Başı döner insanın kayalara bakarken. Şöyle bir taş parçası alıp atsan aşağı, un ufak olur da, bir uçurumun dibinde dağılır kalır.

Sözün özü; şimdi yol yolak yapılıp, geçit olmuştur Gavur Dağları ama, vakti zamanında ala gözlü cerenler, çatal boynuzlu geyikler, kınalı keklikler, turaçlar cirit atarmış bu dağlarda. Kekliğin "Keklik Kayası" geyiğin "Geyik Dağı" varmış. Uçurumları, mağaraları da bir bir bilirmiş hayvancıklar.

Eee bir dağda keklik olur, ceren olur, geyik olur da, avcı el atmaz olur mu oraya? Adım başı bir uçurum olsa; ve de uçurumun sonu ölüm olsa, avcı avcılığını yapar. Düşer avının peşine. Düşer ya; eğer avcı gerdeğe girecek bir gençse; eğer nişanlısı onu gerdek odasında bekliyorsa, biraz dikkatli olmalı avcı değil mi? Ne gezer. Eğer öyle olsaydı, günümüze kadar gelen "Alageyik Efsanesi", dilden dile dolaşmaz, gönülden gönüle bir burukluk bırakıp gitmezdi.

Halil, dal gibi bir genç. Bir de atıcı ki ehh! İşi, gücü geyikler Halil'in. Sırtlandı mı tüfeğini omuzuna, ver elini Gavur Dağları. Bir gün, beş gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dağda kaldığı oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anası, bir de nişanlısı var Halil'in. Bir nişanlı ki, melek gibi. Halil'e de çok bağlı. Ödü kopuyor Halil dağa gidecek de gelmeyecek diye. Anası derseniz, hepten karşı Halil'in geyik avına gitmesine. Ne zaman ki Halil azığını hazırlayıp atın terkisine atar heybesini; anası yapışır yularına atın; "Ey oğul oğul. Gel vaz geç şu geyik avından. Yuva yıkanının yuvası olmaz. İflah olmazsın. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadı. Ne yapacaksın bunca geyik postunu. Yüreğim razı değil. Atalar geyik avı tekin değil demiş. Bugün olmazsa; yarın bir iş gelir geyik avlayanın başına. Kurbanın olam oğul, terk et bu işi".

Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasını da kırmaya gönlü razı olmaz. "Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avına gitmek yok. " Bakar olacağı yok, ardmdan seslenir anası. "Oğul oğul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kurşun atma. Yuvalarını yıkıp, öksüz koma."

Bir yandan anası, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvanr yakarırlar ama boş. Caydıramazlar Halil'i geyik avından. Her seferinde "Bu son olacak. Tövbeler olsun artık geyik avına" der, sonra yine bildiğini okur Halil. Hele iyi bir av yapıp, yüklendi mi sırtına geyikleri, kınalı keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ateş yakarlar. Bir ateş ki, dumanı gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir şenlik, bir şölen. Bir hay hay, bir vay vay karışır gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir ateşin etrafırıı. Güle eğlene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avcılığını övgülerler. "Bravo arkadaş. Şu koca Çukur'da yoktur senin gibisi" der kimi; kimi de "Zeynep sana helal olsun. İyi avcı olduğun ondan da belli" diyerek yarenlik eder Halil'le.

Ama her zaman rastgelmez Halil'in işi. Gün olur, dağ bayır dolaşır da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman!

Ne zaman ki, bu Alageyik çıksa karşısına, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir başka geyik. Kurnaz. Çevik. Canlıkanlı bir geyik bu Alageyik. Çıkar bir kayanın başına, "gel beni vur" der gibi döş verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nişanlar geyiği. Gez göz arpacık, demeğe kalmadan geyik kayıp! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmiş Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklaşır. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara zıplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyiği. Sonunda yorgun düşer, uzanır bir ağaç gölgesine. Sözün kısası, Alageyiğe rastladığı gün tek kurşun atamaz Halil.

Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarını düşler bir bir. Bazı geyikler tekin değilmiş Cinler mi, periler mi geyik kılığına girer de dağdan dağa koşuştururmuş avcıları. Alageyiğe rastladığı gün Halil bu geyiğin de tekin olmadığını geçirir içinden. Bırakmayı düşünür avcılığı. Bırakmayı düşünür ya, av tutkusu kor mu tüfeğini duvara assın. Alageyiğin tekin olmadığına inanır aslında. İnanır ama, rastladığı zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyiği, iyice inanır onun tekin olmadığına. Bir yandan da peşinden at kovar. Zeynep'in yalvarılarını en çok böylesi durumlarda ansır. Ve söylenir kendi kendine "Hele bir düğün olsun. Bırakırım avı. Zaten bu geyikler tuhaf yaratıklar. Anlamadım gitti."

Günlerden bir gün, Halil yine tüfeği omuzunda, atının sırtında tırmanmış kayalara. Bir de ne görsün, tam karşısındaki kayanın üstünde duruyor Alageyik. Yanında da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzları çıkmamış. Tüyleri pırıl pırıl. Acemi. Ürkek.

Halil dar atmış kendini attan aşağı. Siperlemiş kayayı. Basmış tetiğe. Yavru debelenmeye başlamış. Tüfeğini Alageyiğe çevirmiş Halil bu kez. Çevirmiş ama, Alageyik zıplayıp kaybolmuş birden. Varmış, sırtlamış yavru geyiği, dönmüş köyüne. Dönmüş ya, anası açmış ağzını, yummuş gözünü. "Anayı yavrudım ayıran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç oğul" diye yeniden yakarmış. Ne derse boş! Olan olmuş. Halil de pişmanlık duymuş aslında. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, düğün gecesine dek. Davulların, zurnaların eşliğide gerdeğe girdiği geceye kadar, tüfeğine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü dağlarda. Kulakları geyik sesinde. İlk özlemi, Zeynep'ine kavuşmak, ikincisi de geyik avı. Bu iki özlem öylesine karışır ki bazen, koparıp atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçılar. Ve gelir düğün gününe dayanır. Dayanır ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer düğün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadınlar da kendi aralarında eğleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dağdan taşınan odunlar, gece yığılır köy meydanına... Bir ateş yakılır; sinsin ateşi. Sonra da sinsin oynanır etrafında ateşin, güreşler tutulur.

Üçüncü günün akşamı, güvey tıraşı yapılır. Ağır ağır tıraş eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tıraş edilirken, töreler gereği herkes bir bahşiş karşılığı şişelerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahşiş dolgun bir bahşiştir. Güveyin yakınları, arkadaşları daha çok bahşiş atmak için yarışırlar birbirleriyle. Güveyin tıraşından sonra, sağdıçlar oturur berber koltuğuna. Onların tıraşı da törenle tamamlanır. Sonra güvey sağdıçların arasında düşer yola. Bir yandan da gençler "Atalım atalım" çeker. Karşıdan "Nereye" diye sorarlar "Herkesi sevdiğinin kucağına" diye yanıtlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kurşunlar sıkılır. Evin kapısına kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sırtı yumruklanır, salınır içeriye. Gerdek odasının kapısında telli duvağıyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasına; girer ya kulaklarında bir uğultu, gözlerinde bir karartı. Bir tek ses geliyor kulaklarına, geyik sesi! Hem de evin yanından geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartır sesin geldiği yana. Basbayağı geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanır geyik sesini Halil. Bir durur. "Kör şeytan, kör gözüne lanet" der. Atar adımını içeri. Daha fazla gelmeye başlar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfeğini kaptığı gibi fırlar dışarı. Zeynep'e de "şimdi gelirim" der. Ses yakından uzağa gitmeye başlar. Halil sesin peşinde. Ses Gavur Dağları'na doğru çekilir. Halil de peşinde. O gider ses uzaklaşır. Varır Gavurun Dağı'na ulaşırlar. Ulaşırlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çıkmış bir kayanın üstüne, bakıyor Halil'e. Ayın şavkı vurmuş ki pırıl pırıl derisi. Bir de alaylı bakıyor ki Halil'e. Atar bir kayanın siperine kendini Halil. Nişanlar tüfeğini. Tam tetiğe basacak, fırlayıverir Alageyik. Kayıp! Sonra yeniden sesi gelir yakından. Varır Halil. Bakar çıkmış bir kayanın tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yanı uçurum. Gözü kararır Halil'in. Uçurumu görecek durumda değil. Yeniden yumulur yere. Basar tetiğe. Alageyik yığılır kalir kayanın üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. "Hem Zeynep'e kavuştum, hem de ava", diye geçirir içinden. Bir koşu geyiğin yattığı kayaya yönelir. Tam yanına gelir Alageyiğin, atar elini ki tutsun geyiği, Alageyik fırlar ayağa. Fırlamasıyla da çifteyi sallaması bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini.

Gerdek odasında da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar geleceği yok Halil'in. Koşar tüfeğin asılı olduğu duvara bakar. Tüfeğin yerinde yeller esiyor. Fırlar allı duvağıyla dışarı Zeynep. Fırlar da anlatır durumu sağdıçlara. Herkeste bir merak, bir telaş. Nerdeyse gün ağaracak, Halil yok ortalıkta. "Gerdek gecesi güvey kalır mı dışarda. Mutlakza başına bir iş geldi" derler. Köy gençleri gruplar halinde düşerler dağ yoluna. Şu tepe senin, bu tepe benim. Adım adım,

Derler ki, köy gençleri ve al duvaklı Zeynep, Halil'in düştüğü uçurumun kenarına ulaştıklarında, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. "İp salalım çekelim yukarı" derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvağına bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. "Sensiz dünya haram bana" der, bırakır kendini Halil'in yattığı uçurumun dibine.

O gün, bugündür bir ses gelir kayalıklardan. Uğuldar uğuldar bir Türkü olur. Bu ses geyik avına tövbeler eden Halil'in yanık sesidir der duyanlar.

Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulağa ulaştıranlar birşey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarının üstünde, her yılın ilkbaharında, aynı günlerde, tam seher vakti tanyeri ağarırken iki tek çiçek açar. Bu çiçeğin biri kırmızı, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanıp, birbirine kavuşacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle sürer gider. Çiçekler kavuşamaz birbirine.

ALAGEYİK

Ben de gittim bir geyiğin avına,
Geyik çekti beni kendi dağına,
Tövbeler tövbesi geyik avına.

Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada

Ben giderken kaya başı kar idi,
Yel vurdu da ılgıt ılgıt eridi,
Ak bilekler taş üstünde çürüdü,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.

Esvabım bohçada basılı kaldı,
Tüfeğim duvarda asılı kaldı,
Nişanlım da benden küsülü kaldı,

Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.


Kaynak:
Yaşar Özürküt
Öyküleriyle  Türküler 1
İstanbul, 1999


Beyler Bahçesi

Rumeli Türküleri içerisinde en önemli oturak havalarındandır. Davulcu ve zurnacıların en çok zorlandığı ağır ve coşkulu Türkülerdendir. Devir; İskece ve Gümülcine'de beylerin hakim olduğu devirdir. Gümülcine'de Alestoğlu gibi ağaların, Karamusa ve Yardımlı beyleri gibi ciflik sahiplerinin fedailer besledikleri, aralarındaki toprak kavgalarını veya başka husumetleri silah yoluyla hallettikleri yine İskece beylerinin himaye ettikleri pehlivanları ile un saldıkları, devirdir.

Yüz yüz elli yıl öncesine ait donemde bu beylerin devam ettiği, içinde büyük çınar ağaçlarının bulunduğu bir içkili işret eğlence yeridir Beyler Bahçesi. Tahminlere göre, Gümülcine'de bugünkü şehir stadı karşısında mezarlıklar arasındadır, bu halka pahalı eğlence sunan yer (Daha yakın devirlerin meşhur Narlı-Bahçe'si gibi) Söylentiye göre beylerden biri, (hangisi olduğu bilinmiyor)bu bahçede yeşil gözlü bir güzele vurulur,onun uğruna malini mülkünü ziyan eder.

Bu aşk macerası sonucu, söz konusu bahçe Türkülere konu olur.

Beyler de bahçesinde bir ulu çınar
Çınarın dallarında validem kandiller yanar
İnsan da sevdiğine böyle mi yanar
Ağla hey gözlerim kan ağla ayrılık günü
Söyle hey dillerim sen söyle muhabbetin sonu

Beyler de bahçesinde al yeşil çadır
Çadırın içinde validem sevdiğim yatır
Benim sevdiğimin gözleri çakır
Ağla hey gözlerim kan ağla ayrılık günü
Söyle hey dillerim sen söyle muhabbetin sonu.


Kaynak:
Öyküsüyle Türküsüyle
Batı Trakya Türküleri
Reşit Salim- Osman H. Arda


« Son Düzenleme: 28 Aralık 2008, 14:17:50 Gönderen: Wolt »

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #1 : 25 Ağustos 2007, 00:24:53 »
Ben De Gittim Bir Geyiğin Avına (Alageyik)
Ben de gittim bir geyiğin avına, Geyik çekti beni kendi dağına, Tövbeler tövbesi geyik avına, Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin kardaşlar kaldım burada. Tövbe ya... Tövbe ki, tövbe! Yalnız geyik avına mı tövbe. Yoksa dağların doruklarına, kırların yeşiline, havaya, suya mı bu tövbe? Tüm güzelliklere mi tövbe. Eee ne dersin. Bir kez ecel elini atmaya görsün. Gençlik, nişanlılık, yakışıklılık para eder mi? Sebep? Sebep dizi dizi. Kimini bir çukura düşürür; kimini bir kayadan uçurur. Kimi bir yağlı kurşuna göğüs verir, kimi yele sele gider. Sonra da Türkülerin diline takılır, yıllar sonrasına taşınır olay. Öykümüz Toroslarda geçer. Toroslarda geçer ya, çukurun bitip, tepelerin başladığı; Güneyin bitip, Güneydoğunun başladığı kesiminde Torosların. "Gavurdağları" derler buradaki Toroslara. Düz ovayı geçip, Antep - Maraş yolunu tutanlar, bu dağlardan geçmek zorundadır. Zorundadır ya, geç geçebilirsen. Mübarek dağ değil, zulüm kalesi sanki. Alttan bakarsın sipsivri bir tepe. Sağına bakarsın dağ; soluna bakarsın dağ. Kıvrım kıvrım Gâvurdağı'nın tepesine tırmanmak zorundadır, bu dağı geçmek isteyenler. Bir yanından girilir dağın; döne döne tepesine gelinir. Yine döne döne inilir tepe aşağı doğru. İnilir ama sağı uçurum, solu uçurum. Sivri sivri kayalar var sağda solda. Başı döner insanın kayalara bakarken. Şöyle bir taş parçası alıp atsan aşağı, un ufak olur da, bir uçurumun dibinde dağılır kalır. Sözün özü; şimdi yol yolak yapılıp, geçit olmuştur Gavur Dağları ama, vakti zamanında ala gözlü cerenler, çatal boynuzlu geyikler, kınalı keklikler, turaçlar cirit atarmış bu dağlarda. Kekliğin "Keklik Kayası" geyiğin "Geyik Dağı" varmış. Uçurumları, mağaraları da bir bir bilirmiş hayvancıklar. Eee bir dağda keklik olur, ceren olur, geyik olur da, avcı el atmaz olur mu oraya? Adım başı bir uçurum olsa; ve de uçurumun sonu ölüm olsa, avcı avcılığını yapar. Düşer avının peşine. Düşer ya; eğer avcı gerdeğe girecek bir gençse; eğer nişanlısı onu gerdek odasında bekliyorsa, biraz dikkatli olmalı avcı değil mi? Ne gezer. Eğer öyle olsaydı, günümüze kadar gelen "Alageyik Efsanesi", dilden dile dolaşmaz, gönülden gönüle bir burukluk bırakıp gitmezdi. Halil, dal gibi bir genç. Bir de atıcı ki ehh! İşi, gücü geyikler Halil'in. Sırtlandı mı tüfeğini omuzuna, ver elini Gavur Dağları. Bir gün, beş gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dağda kaldığı oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anası, bir de nişanlısı var Halil'in. Bir nişanlı ki, melek gibi. Halil'e de çok bağlı. Ödü kopuyor Halil dağa gidecek de gelmeyecek diye. Anası derseniz, hepten karşı Halil'in geyik avına gitmesine. Ne zaman ki Halil azığını hazırlayıp atın terkisine atar heybesini; anası yapışır yularına atın; "Ey oğul oğul. Gel vaz geç şu geyik avından. Yuva yıkanının yuvası olmaz. İflah olmazsın. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadı. Ne yapacaksın bunca geyik postunu. Yüreğim razı değil. Atalar geyik avı tekin değil demiş. Bugün olmazsa; yarın bir iş gelir geyik avlayanın başına. Kurbanın olam oğul, terk et bu işi". Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasını da kırmaya gönlü razı olmaz. "Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avına gitmek yok. " Bakar olacağı yok, ardmdan seslenir anası. "Oğul oğul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kurşun atma. Yuvalarını yıkıp, öksüz koma." Bir yandan anası, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvanr yakarırlar ama boş. Caydıramazlar Halil'i geyik avından. Her seferinde "Bu son olacak. Tövbeler olsun artık geyik avına" der, sonra yine bildiğini okur Halil. Hele iyi bir av yapıp, yüklendi mi sırtına geyikleri, kınalı keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ateş yakarlar. Bir ateş ki, dumanı gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir şenlik, bir şölen. Bir hay hay, bir vay vay karışır gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir ateşin etrafırıı. Güle eğlene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avcılığını övgülerler. "Bravo arkadaş. Şu koca Çukur'da yoktur senin gibisi" der kimi; kimi de "Zeynep sana helal olsun. İyi avcı olduğun ondan da belli" diyerek yarenlik eder Halil'le. Ama her zaman rastgelmez Halil'in işi. Gün olur, dağ bayır dolaşır da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman! Ne zaman ki, bu Alageyik çıksa karşısına, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir başka geyik. Kurnaz. Çevik. Canlıkanlı bir geyik bu Alageyik. Çıkar bir kayanın başına, "gel beni vur" der gibi döş verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nişanlar geyiği. Gez göz arpacık, demeğe kalmadan geyik kayıp! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmiş Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklaşır. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara zıplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyiği. Sonunda yorgun düşer, uzanır bir ağaç gölgesine. Sözün kısası, Alageyiğe rastladığı gün tek kurşun atamaz Halil. Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarını düşler bir bir. Bazı geyikler tekin değilmiş Cinler mi, periler mi geyik kılığına girer de dağdan dağa koşuştururmuş avcıları. Alageyiğe rastladığı gün Halil bu geyiğin de tekin olmadığını geçirir içinden. Bırakmayı düşünür avcılığı. Bırakmayı düşünür ya, av tutkusu kor mu tüfeğini duvara assın. Alageyiğin tekin olmadığına inanır aslında. İnanır ama, rastladığı zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyiği, iyice inanır onun tekin olmadığına. Bir yandan da peşinden at kovar. Zeynep'in yalvarılarını en çok böylesi durumlarda ansır. Ve söylenir kendi kendine "Hele bir düğün olsun. Bırakırım avı. Zaten bu geyikler tuhaf yaratıklar. Anlamadım gitti." Günlerden bir gün, Halil yine tüfeği omuzunda, atının sırtında tırmanmış kayalara. Bir de ne görsün, tam karşısındaki kayanın üstünde duruyor Alageyik. Yanında da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzları çıkmamış. Tüyleri pırıl pırıl. Acemi. Ürkek. Halil dar atmış kendini attan aşağı. Siperlemiş kayayı. Basmış tetiğe. Yavru debelenmeye başlamış. Tüfeğini Alageyiğe çevirmiş Halil bu kez. Çevirmiş ama, Alageyik zıplayıp kaybolmuş birden. Varmış, sırtlamış yavru geyiği, dönmüş köyüne. Dönmüş ya, anası açmış ağzını, yummuş gözünü. "Anayı yavrudım ayıran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç oğul" diye yeniden yakarmış. Ne derse boş! Olan olmuş. Halil de pişmanlık duymuş aslında. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, düğün gecesine dek. Davulların, zurnaların eşliğide gerdeğe girdiği geceye kadar, tüfeğine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü dağlarda. Kulakları geyik sesinde. İlk özlemi, Zeynep'ine kavuşmak, ikincisi de geyik avı. Bu iki özlem öylesine karışır ki bazen, koparıp atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçılar. Ve gelir düğün gününe dayanır. Dayanır ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer düğün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadınlar da kendi aralarında eğleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dağdan taşınan odunlar, gece yığılır köy meydanına... Bir ateş yakılır; sinsin ateşi. Sonra da sinsin oynanır etrafında ateşin, güreşler tutulur. Üçüncü günün akşamı, güvey tıraşı yapılır. Ağır ağır tıraş eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tıraş edilirken, töreler gereği herkes bir bahşiş karşılığı şişelerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahşiş dolgun bir bahşiştir. Güveyin yakınları, arkadaşları daha çok bahşiş atmak için yarışırlar birbirleriyle. Güveyin tıraşından sonra, sağdıçlar oturur berber koltuğuna. Onların tıraşı da törenle tamamlanır. Sonra güvey sağdıçların arasında düşer yola. Bir yandan da gençler "Atalım atalım" çeker. Karşıdan "Nereye" diye sorarlar "Herkesi sevdiğinin kucağına" diye yanıtlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kurşunlar sıkılır. Evin kapısına kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sırtı yumruklanır, salınır içeriye. Gerdek odasının kapısında telli duvağıyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasına; girer ya kulaklarında bir uğultu, gözlerinde bir karartı. Bir tek ses geliyor kulaklarına, geyik sesi! Hem de evin yanından geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartır sesin geldiği yana. Basbayağı geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanır geyik sesini Halil. Bir durur. "Kör şeytan, kör gözüne lanet" der. Atar adımını içeri. Daha fazla gelmeye başlar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfeğini kaptığı gibi fırlar dışarı. Zeynep'e de "şimdi gelirim" der. Ses yakından uzağa gitmeye başlar. Halil sesin peşinde. Ses Gavur Dağları'na doğru çekilir. Halil de peşinde. O gider ses uzaklaşır. Varır Gavurun Dağı'na ulaşırlar. Ulaşırlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çıkmış bir kayanın üstüne, bakıyor Halil'e. Ayın şavkı vurmuş ki pırıl pırıl derisi. Bir de alaylı bakıyor ki Halil'e. Atar bir kayanın siperine kendini Halil. Nişanlar tüfeğini. Tam tetiğe basacak, fırlayıverir Alageyik. Kayıp! Sonra yeniden sesi gelir yakından. Varır Halil. Bakar çıkmış bir kayanın tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yanı uçurum. Gözü kararır Halil'in. Uçurumu görecek durumda değil. Yeniden yumulur yere. Basar tetiğe. Alageyik yığılır kalir kayanın üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. "Hem Zeynep'e kavuştum, hem de ava", diye geçirir içinden. Bir koşu geyiğin yattığı kayaya yönelir. Tam yanına gelir Alageyiğin, atar elini ki tutsun geyiği, Alageyik fırlar ayağa. Fırlamasıyla da çifteyi sallaması bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini. Gerdek odasında da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar geleceği yok Halil'in. Koşar tüfeğin asılı olduğu duvara bakar. Tüfeğin yerinde yeller esiyor. Fırlar allı duvağıyla dışarı Zeynep. Fırlar da anlatır durumu sağdıçlara. Herkeste bir merak, bir telaş. Nerdeyse gün ağaracak, Halil yok ortalıkta. "Gerdek gecesi güvey kalır mı dışarda. Mutlakza başına bir iş geldi" derler. Köy gençleri gruplar halinde düşerler dağ yoluna. Şu tepe senin, bu tepe benim. Adım adım, Derler ki, köy gençleri ve al duvaklı Zeynep, Halil'in düştüğü uçurumun kenarına ulaştıklarında, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. "İp salalım çekelim yukarı" derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvağına bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. "Sensiz dünya haram bana" der, bırakır kendini Halil'in yattığı uçurumun dibine. O gün, bugündür bir ses gelir kayalıklardan. Uğuldar uğuldar bir Türkü olur. Bu ses geyik avına tövbeler eden Halil'in yanık sesidir der duyanlar. Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulağa ulaştıranlar birşey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarının üstünde, her yılın ilkbaharında, aynı günlerde, tam seher vakti tanyeri ağarırken iki tek çiçek açar. Bu çiçeğin biri kırmızı, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanıp, birbirine kavuşacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle sürer gider. Çiçekler kavuşamaz birbirine. ALAGEYİK Ben de gittim bir geyiğin avına, Geyik çekti beni kendi dağına, Tövbeler tövbesi geyik avına. Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin yoldaşlar kaldım burada Ben giderken kaya başı kar idi, Yel vurdu da ılgıt ılgıt eridi, Ak bilekler taş üstünde çürüdü, Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin yoldaşlar kaldım burada. Esvabım bohçada basılı kaldı, Tüfeğim duvarda asılı kaldı, Nişanlım da benden küsülü kaldı, Gidin arkadaşlar kaldım kayada, Siz gidin yoldaşlar kaldım burada. Kaynak: Yaşar Özürküt Öyküleriyle Türküler 1 İstanbul, 1999

Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar

Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen
bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep’i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep’i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep’i Ali’ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep’i alıp aşırı köyüne götürür.

Zeynep’in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep’in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı Türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

Oysa kocası, Zeynep’in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep’i yataklara düşürür.

Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep’in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep’in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep’in anası babası köye gelirler, Zeynep’i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala Türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı Türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu Türkü ayrılığın Türküsü olarak söylenip durur.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun?

Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça’yla Zalha’nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

Derin bir iç geçirdi...

Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı...Yine derin bir iç geçirdi.

Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul’da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya… Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. “Vallaha öldürürüm!” dedi içinden sert sert. “Günahı, vebali varsa ona.Hele böyle bir şey olsun….”

Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

Resulların Emine anaydı gelen:

- Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
- Yoook, ağlamıyorum nene…

Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
- Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

“Kınalı keklik” gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene’nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
- Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
- Gözlerinden döktüğüne yazık!

Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
- El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
-Vallaha Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
- En doğrusu bu ama…
- Dinlemiyor ki!
- Bu gençlik, bu tâzelik…
- Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Madem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa…

Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul’a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
Yedi yıl, yedi koca yıl!
Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
- Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!
Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.
Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.
Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
- Deli anam deli bu!
- Doğru bacım, deli..
- Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
- Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar… Evden içeri girerken, Dursunların Hacı’yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
- Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali’sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
- Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali’den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
- İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali’m. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış… Fakat Ali…

Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
- Hayırdır inşALLAH, dedi.

Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı’ya! Yedi yıldır İstanbul’u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
Uykusunda düş.
Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali’sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali’sine, yummuştu gözünü:

- İstanbul’u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun aman
Gördün güzelleri ben unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler silaci oldu aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

Yaz Gelende Çıkam Yayla Başına

Yaz gelende çıkam yayla başına,
Kurban olam kalem gibi kaşına,
Beni kınayanın gelsin başına,
Ağam nerden gider yolu yaylanın, Bingöl’ün hey!

Yayla yolları dumanlı olur. Boranlı olur. Karışık olur! Hele yolu bilmeyenler için. Garipler için, zor olur. Gözgözü görmez dumanlı yayla yollarında. Gurbetliğin burukluğu, bir yandan; sıla özlemi bir yandan. Bir de karanlıkyayla yolları. Kahrolur insan.
Düşler düşleri kovalar. Varıp sılaya götürür. Güllü kızın eline bir testi verip, çeşmeye indirir. çeşmenin suyu, yaylanın suyuna karışır. Kardan soğuk su, Buz gibi. Güllü kız, allı kız. Yedi düvelde şanlı kız. “Dumlu’dan filan ağanın kızı Güllü” dedin mi bilmeyen yok. Şundan ki, varsıl bir ailenin kızı Güllü. Güllü de tek çocuğu ailenin. O da yıllardan sonra dünyaya gelmiş. Daha anasının karnında iken adaklar adayıp kurbanlar kesmiş babası. “Eğer oğlum olursa, yedi yıl saçına makas vurmam. Her yıl kurbanlar kesip sadakalar dağıtırım. Yook kızım olursa adını Güllü koyup güller gibi büyütürüm. Vakti zamanı gelince de yaşı kadar altın getirene veririm kızımı” deyip kavil etmiş.

Güllü kızın doğumu üç gün, üç gece davul zurnayla kutlanmış. Güreşler tutulmuş, ciritler atılmış. Dadaşlar sıra sıra dizilip bar oynamışlar. Bir yandan da danalar, koyunlar boğazlanmış. Kazanlar vurulmuş ateşe. Yenmiş, içilmiş.

Doğumuyla ünlenen Güllü kız, günden güne büyüyüp serpilmiş, uzun saçlı, uzun boylu, ahu gözlü bir kız olmuş ki, güzelliği dillere destan. Duyan duymayana, gören görmeyene anlatıyor. Ondört yaşın tüm güzelliği gelip çehresine yerleşince, sık sık kapısı çalınır olmuş evlerinin “ALLAH’ın emri, Peygamber’in kavli” diyen varıyor istemeye. Babası kısadan kesiyor. “Benim kızım adaklıdır. Yaşınca altın getirene gelin edecem Güllü’yü” diyor. O kadar! Güllü derseniz daha çocuk. İpi babasının elinde. Evliliği düşündüğü yok. Ama gelen gidenden de tedirgin. Babası kime verirse hayır diyemıyecek. Gelip gidenleri de anasından duyuyor Güllü. çoğunu da tanımıyor, biyor. Komşusu Ömer, kapısını çalana dek kimseye de ilgi duymuyor.
Ömer’in anasının kendini istemeye geldiğini duyunca içinde bir şeyler kıpır kıpır kıpırdamış Güllü’nün. Ömer’in bilmeyen kız var mı Dumlu’da! Ömer yakışıklı, uzun boy, kara kaş, kara göz, çam dalı gibi. Bir de yiğit ki Ömer dillere destan. Babasını küçükten yitirmiş; bir anası, bir kendisi. Üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikip geçinip gidiyorlar. Herkesin dilinde Ömer’’n efendiliği, çalışkanlığı. Bir tek kişi çıkıp da “Ömer yaramaz. Ömer tembel. Yalancı. Korkak” diyemez. Ömer’in adını anan “Neme lazım. İyi çocuktur. Babasız büyüdü ya; el eline muhtaç etmedi anasını. Kimin de işi düşse bitirir. Yaşından büyük davranır Ömer. Olgun çocuktur” deyip övdüler Ömer’i.

Ömer şu. Ömer bu. Neyse ne! Ama, Güllü Ömer’in adını duyunca bir sevinmiş bir sevinmiş ki eh! “ALLAH vere babam terslemese. Verimkar olsa Ömer’e. Ömer yiğit çocuk” diye geçiriyor içinden. Derken anası getiriyor haberi yine. “Baban, yaşın kadar altın istedi. Yoksa vermem diyor. Ömer’in anası da ‘ne isterse yetirecem’ diyesiymiş. Nasıl bulur bunca altını bilmem. Tarla takımı satıp savsa neyle geçinirler. İşi zor Ömer’in”.
Ömer derseniz kafaya koymuş Güllü’yi. Yaşı kadar altın vız geliyor Ömer’e. Anasına güveniyor Ömer. Bir de bileğine. Anası, kenarda köşede biraz para biriktirmiş. “Ömer’im evlenirse ellerden geri kalmasın, babasız büyüdüğünü anlamasın” diye sandığının köşesine birkaç altın atmış. Ömer biliyor bunu. Bir de Bingöl yaylalarına güvenir. Bingöl yaylalarında iş çok. “Yeter ki Güllü’nün babası ‘he’ desin. Para kolay. çalışır, çabalar yetiririm parayı” diyor. Güllü’nün babasının şartı ortada. “Kim ki kızımın yaşı kadar altın getirirse kızımı ona veririm.” O kadar! Bunu bilip; bunu söylüyor. Güllü’nün yaşı ondört. Ondört altın gerekli yani. Ondört altın dile kolay. Yolda serpili değil ki toplasın insan. Bir ömür gerek. Sözün kısası, Ömer Güllü’nün babasının isteğine “evet” diyor. Anlaşıyorlar. Söz kesiliyor. Yüzüklerini takıyorlar. Güllü de sevinçli. Ömer de Güllü seviniyor, çünkü parası çok; aklı kıtın bir de isteyebilirdi. Babası da ona verebilirdi. Hiç değilse Ömer gönlünce biri. Ömer de sevinçli. “Nasıl olsa yetiririm altınları” diyor. Gün ola, harman ola. ALLAH’ın günü çok. Yeter ki Güllü beklesin.

İşlere öyle bir sarılıyor ki, kara saban dilleniyor elinde. Toprak lime lime oluyor. Vakti saati gelip ürün derleneceği zaman da kolları sıvayıp giriyor tarlaya. Anası bir yandan; kendi bir yandan. Güllü’yü de ancak kaçamak görüyor. Göz ucuyla bakışıp geçiyorlar. Güllü’nün gözleri yalvarılı. “Tez derle altınları” diyor sanki. Ömer daha çok çalışıyor. Daha çok terliyor. Ürünleri kaldırıp, altına çeviriyor. Topu topu beş altın oluyor elinde. Üçü üründen, ikisi de anasından. Geride kalıyor dokuz altın. Dile kolay. N’etsek ki! Beklemekle de olacak iş değil. Anasına açıyor konuyu: “Ana bu iş böyle yürümez. Bir çare düşünmek gerek. Tarlayı toptan icarlayıp, gurbete gideceğim ben. Bingöl yaylalarında iş çok. çalışır, çabalar yetiririm altınları. Tamamlamadan dönmem”.

Anası derseniz düşünceli: “Sen gidersen ben küçük n’aparım yalnız. Dayınlar hayırsız. Ölsem kulakları duymaz. Güllü dersen babası inat. Komaz ki yanıma gelsin. Sensiz n’aparım ben.” Ömer kararlı. İşin oluru yok! Bingöl yaylalarına varıp çalışması gerek. Altınları ondört’e tamamlamak şart. Güllü’nün babası inat. Yoksa vermez Güllü’yü. Ömer’in kafası karışık. Umudu Bingöl yaylalarında. “Gider Hasan’ı bulurum” diyor. “Hasan iyi çocuktur. Hemşehri canlısıdır Hasan. Nede olsa çocukluk arkadaşımdır. Bana da iş bulur. İyi para getirsin yeterki. Ne olsa yaparım. Ağaç keserim. çobanlık yaparım. Salcılık yaparım. Ne olsa yaparım. Yeter ki parası bol olsun”. Ömer bunları düşlüyor ya, Güllü habersiz. Anası haberi iletince, iki gözü iki çeşme Güllü’nün. “Dağlar adamı yutar. Dağlara güven olmaz. Karı var, tipisi var. Yaylası, boranı var. Eşkiyası, yabanisi çok olur dağların. Bingöl dağlarında az adam mı kaldı? Vazgeçsin Ömer. Ben bir ömür beklerim. Yetek ki gitmesin” diyor.

Ömer kararlı. Bir akşam üstü varıp Güllü’nün babasını görüyor. “Böyle iken böyle, ben gurbete gidiyorum. Altınları tamamilayıp geleceğim. Güllü’nün emaneti size. Anama da göz kulak olun” diyor. Sabahına da yola düşüyor. Şura senin, bura benim. Varıp Bingöl’e ulaşıyor. Sora sora Hasan’ı buluyor. Hasan kucak açıyor Ömer’e. çalıştığı yerde iş de buluyor.

İş de iş! Dağların tepesinden ağaç kesip, sal yapıyorlar. Murat Suyu’na kadar suyuna kadar indiriyorlar. Murat Suyu’nda, geceli gündüzlü yol alıp da aşağılara indiriyorlar ağaçları. Dile kolay. Sal üstünde gecelemek zor. Gün oluyor, sal bir kıyıya saplanıyor. Gün oluyor param parça dağılıyor. Tulumlarla ağaçları toplayıp, yeniden kuruyorlar salı. Bir de suyun nemi var. Küt küt öksürtüyor adamı. Ciğerlerine işliyor sabah soğuğu. Ama olsun. İyi para alıyor Ömer. Güllü’süne kavuşmanın başka yolu yok. Salın bir kenarına çekilip, tütünü sardı mı hep Güllü’yü kuruyor. Kuşağı altın dolup iniyor yayladan. Varıp Güllü’nün kapısına dayanıyor. Elini kuşağına atıp, çıkarıyor altınları. Tek tek sayıyor. Anasındakilerle ondört altın. Günler, aylar, yıllar hep bu düşünceyle geçiyor. Beşinci yılın sonunda altınları tamamlıyor Ömer, tek tek sayıyor. Tam dokuz altın. Beş de anasındakiler. Etti ondört. Bir sevinç, bir özlem. Bir yorgunluk. Hepsi karışıyor birbirine. Beş yıl, dile kolay. Arada bir gelen giden oluyor, haber alıp, haber iletiyor. O kadar!. Anasının, Güllü’nün sağlığından gayrı merakı yok zaten. Kışın karı, tipisi de vız geliyor. Tek düşüncesi Güllü, bir de ondört altın. Dönüşü, gelişinden hızlı oluyor Ömer’in. Atını da daha hızlı sürüyor. Dağ bayır, ova demiyor. Bir gecenin sabahına varıp ulaşıyor Dumlu’ya. Anasında bir sevinç, bir gözyaşı. Beş yılın özlemiyle sarılıyor oğluna. Oturup dertleşiyorlar. Olanı biteni anlatıyor anasına. Dağların doruğundan odun indirmenin güçlüğünü, karın tipinin adamı nasıl yuttuğunu bir bir sıralıyor. Sonra da çıkarıp altınları döküyor ortaya. “Sendekilerle tam ondört altın ana. çok rezillik çektim. Ama, rezilliğe değdi. Gayri babası direnemez Güllü’nün. Ağzını kitledim.”

Sabahı zor ediyor Ömer. Tezden varıp Güllü’nün babasını arıyor. Kuşağından altınları çıkarıp döküyor ortalığa. Tam ondört altın. çil çil. Güllü’nün babası sayıyor altınları. Sonra da elini sakalına atıyor, “Ben kızımın yaşı kadar altın isterim demiştim. O zaman ondört yaşındaydı. Aradan beş yıl geçti. Şimdi ondört yaşında değil. Artık ondokuz yaşında. Beş altın daha getirmen gerek. Yoksa Gülilü’yü alamazsın” deyince, Ömer’in başı dönüyor. Gözü kararıyor. Olduğu yere yığılıyor. Bir Güllü’yü düşünüyor; bir de Bingöl yaylalarını.

Yaylanın da yolları. Karışık olur yayla yolları. Hele karda tipide. Gözüne büyümüş Ömer’in. “Acaba borcum olsa, sonra ödesem” diyecek olmuş, Güllü’nün babası inat “Benim adağım var. Kızımı yaşı kadar altın getirene vereceğim. Ya beş altın daha bulursun, ya da Güllü’den olursun” deyip kestirmiş. Ömer kanatları kırık dönmüş eve. Başını ellerinin arasına alıp, dalmış düşünceye. Anası, daha da üzgün. Güllü’nün ağzını bıçak açmıyor. “Alsın kaçırsın beni” diyor. Ama Ömer kararlı. “Altınları tamamlayıp babasının ağzını kapatacağım. Yeter ki Güllü sabırlı olsun. Biraz daha beklesin” diyor.
çok geçmeden de hazırlanıp, Bingöl yollarını tutuyor. İyi. Hoş. Ama mevzim kış. Yayla yolları dumanlı. Kar diz boyu. Göz gözü görmüyor. Bu Türkünün öyküsünü anlatanlar, Ömer’in anasının “illa ki yazı bekle de öyle çık. Yayla yolları kışın geçilmez. Adamı yutar. Gel vazgeç. Yüreğim razı değil” deyişini dinlemediğini söyler.

Ömer “er kalkan yol alır, er evlenen döl alır. Güllü’ye kavuşmanın yolu bu. Ben gidiyorum” deyip atlamış atına. Atlamış ya, yollar kötü. Kar, tipi, ayaz karışık. Şaşırıp kalmış Ömer. Acep yaylanın yolu nerden aşar ki? Her yer kar. Bir de duman var ki. Duracak gibi değil. Soğuk dondurur adamı. Sözün özü, düz yol belleyip, uçuruma sürmüş atını Ömer. Sürüş o sürüş. Aradan aylar geçip, karlar eridikten sonra bulunmuş Ömer’in cesedi. Haber anasına ulaşınca, kadın dizlerini dövmeye başlamış. Güllü deseniz, deli divane. Halk üzgün. “Yaz gelseydi de, yola çıksaydı” diyor kimi; kimi “hep Güllü’nün babası sebep. Kızını mal gibi satıyor. Beş altın da eksik olsaydı” diyor. Ama, Ömer’in öyküsünü, Türküye dökmekten de geri kalmıyor. “Yaz gelen de çıkam yayla başına” deyip duygularını dillendiriyor halk.

Yozgat Sürmelisi

Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı.

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat’tan Akdağmadeni’ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.

O sevgili ki güzelliği Bozok yayla’sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ayyüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beş çamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık Türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar’a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediğ, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey’in Türküleri.

SÜRMELİ KIZIN ÖYKÜSÜ

Sürmeli Yozgat’ta yaşanmış Türk Halk Edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Yozgat Sürmelilerinin ortaya çıkışı 19. yy. sonlarında İkinci Cihan Harbinin sona erdiği dönemdir. Hepsi 96 beyittir.

Sürmeli güzel gözlü sevgiliye bir hitaptır. Eskiden genç kızlar dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerlerdi ve gözleri daha alımlı olurdu. Bol feracelerinin içinde sadece gözleri görünürdü kızların.

Yozgat Sürmelileri yaşanmış öykülerin getirdiği birer sevda, hatta karasevda Türküleridir. Bu bir anlık sürmeli gözlere bakış, yüreklerde büyük aşklara kara sevdalara başlanmış olur kor düşen yürekler sessiz sessiz yanar, ateşini genişletir ve ağızlardan sürmelinin sözleri olarak dökülür. Söylenen sözlerde acı vardır, hasret vardır, gurbet vardır. Sürmelileri dinlerken bu kadar duygulanmamızın sebebi bu sürmeli öykülerinde yakaladığımız duyguların kendimizde de bir yeri, bir acısının olmasındandır. Kısaca kendi aşklarımızı, hasretimizi buluruz Yozgat Sürmelilerinde.

Sürmeli Beyin en tanınmış Türküsü ;

Of ooof !
Yozgat seni delik delik anam delerim
Kalbur olur toprağını anam elerim
Vay vay anam sürmelim

Eğer sürmelini yitirirsen anam
Koyun olur peşin sıra melerim
Vay vay anam sürmelim

Of oof ! Çamlığın ardında bir yuva yaptım
Yuvamın içinde sürü otlattım
Ben sürmelimi gurbete attım
Vay vay anam sürmelim

Yozgat Türkülerinde hasret, sevda ve hepsinden daha çok yayla ve yayla ile ilgili konular işlenmiştir. Yozgat’ı en iyi anlatan “Türkü Yozgat Sürmelisi”dir. Sürmeli Türküsünden bir dörtlük şöyledir.

Dersini almış da ediyor ezber
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
Bu dert beni iflah etmez del eyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var

TEYYARECİ

Çerkeş'in [Çankırı] halk Türküleri birbirinden güzeldir. Gerek sözleri, gerekse ezgileri duygulu ve özgündür. Teyyareci Türküsünün öyküsü ise oldukça acıklıdır.

Hacer, Çerkeş'li güzel bir kızdır. Çerkeş'ten çok sevdiği bir delikanlı ile evlenir. Evlendikten uzunca bir süre çocukları olmaz. Gerek Hacer, gerekse kocası bir çocuk özlemi ile yanıp tutuşurlar. İstekleri ancak evliliklerinin 5. yılında gerçekleşir. Artık Hacer ve kocasının sevinçleri sonsuzdur. Çocu a Mehmet adını koyarlar. Karı-koca olanca sevgi ile Mehmet'e bağlıdırlar, ikisi de üzerine titremektedirler.

Mehmet, çok zeki bir çocuktur. Okula başladığı yıl babası trafik kazası geçirir ve ölür. Artık Hacer kocasının sevgisini de oğlu Mehmet'e vererek, oldukça zor şartlar altında onu yetiştirmek için elinden geleni yapar.

Mehmet'in gökyüzünde kuş gibi süzülen uçaklara karşı aşırı bir ilgisi vardır. Ne zaman bir uçak geçse, onu gözden kayboluncaya kadar izler... Zamanla bir pilot olabilme isteği önüne geçilemez bir tutku haline gelir. Bunu annesine de söyler. Annesi, bu mesleğin tehlikelerle dolu olduğunu bildiğinden; karşı çıkarsa da ciğerparesinin ısrarına dayanamaz ve pilot olmasına razı olur.
Sınavı kazanan Mehmet artık Çerkeş'in ilk pilotu olmaya namzettir.

Ankara Havacılık okulunu yüksek derece ile bitirir ve bir kaç yıl sonra da pilot olur. Çerkeşliler bu olaya çok sevinir ve annesi de oğlunu gururla göğsüne basar.

Mehmet'in küçükten beri sevdiği Ayşe isminde bir kız arkadaşı vardır. Annesinden kızı istemesi için ricada bulunur. Annesi kızı ister, zaten Ayşe'de Mehmet'i çok sevdiğinden aile razı olur ve çok geçmeden evlenirler.

Mehmet ile Ayşe mutlu bir hayat sürmeye başlarlar. Nurtopu gibi 3 oğulları olur. Bu arada Mehmet Üst Teğmen olmuştur.

Evliliklerinin 5. yıl dönümünde Üst Teğmen Mehmet uçağı ile bir sefer uçuşuna çıkar...

Uçak havalandıktan sonra arızalanır ve düşer ...Mehmet, şehit olmuştur.
Ölüm haberi ailesine ve Çerkeş'e tez ulaşır herkes yasa boğulur.
Hele Annesi Hacer kocasından sonra, sevgili oğlunu da kaybedince büsbütün yıkılır. Ana, gelin günlerce gözyaşları içerisinde
ağıt yakarlar... İşte bu ağıtlardan birisi; yıllar sonra bir halk Türküsü ezgisiyle Çerkeşliler tarafından benimsenip söylenmeye başlar...

Tayyareler harlıyor
Parıl parıl parlıyor
Üsteğmenin annesi
Yavrum diye ağlıyor

Tirene bindirdiler
Şehire indirdiler
Hastanenin önünde
Kefeni giydirdier

Teyyareler yan gider
Kah eğlenir, kah gider
Ölmedim anneciğim
Üç oğlun sana yeter

Ah Bir Ataş Ver

Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları 4 Nisan 1953, Saat 02:15

Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı Türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı sözcüklerle anlatıldı; konuşabilirler, Türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler. Şamandıradaki telefon hattının Öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik Türküsünü dinledi.

ORMANCI

Gevenes Köyü'nde (Muğla) 1922 yılında dünyaya gelen Mustafa Şahbudak, ağa çocuğudur. Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli, Mustafa'nın en yakın arkadaşıdır. Bu ikili her akşam köy kahvesinde ''dama'' maçı düzenler, iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvehanedekiler tarafından ilgi ile izlenir. 1946 yılının bir Temmuz gününde, Mustafa Şahbudak ve Muhtar Tevfik Cezayirli, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında ''Sarı Memet'' lakaplı Orman Memuru Mehmet İn, çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik Köyü'nde yangın çıkmıştır. 1946 seçimlerinin evrakı Yatağan'a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan'a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için bekçiyi muhtardan ister. Muhtar Cezayirli, ''Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem'' diye cevap verir. Bunun üzerine ormancı ile muhtar arasında tartışma başlar. Muhtar Tevfik Cezayirli, ''Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et'' der. Ormancı kahveye geri döner, dama masasını bir yumruk atar. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve ormancıyı tokatlar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, ormancıyı sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak'ın sabrının sınırlarını daha da zorlar. Şahbudak, yerinden kalkar, ormancının üzerine yürür. Ormancı Mehmet, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak'ı kolundan yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. Muhtar, ormancının ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa tetiği çoktan çekmiştir... Ormancı Mehmet in, bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. İkinci atışta Mehmet İn, yere düşer. Arka cebinde tabaka olduğu için, ona bir şey olmaz. Ama, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik'i vurmuştur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik'i, tahta bir sal üzerinde köyden 23 kilometre uzaklıktaki Muğla Devlet Hastanesi'ne götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey'e, ''Babamın selamı var, bu adamı iyileştir'' diye yalvarır. Doktor Veli Bey, ''O ölecek, önce senin kolunu saralım'' diye yanıt verir. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa'yı yanına çağırarak, ''Ben ölüyorum, hakkını helal et'' dedikten sonra can verir. Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa'ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda Türkü de bestelemektedir. Gevenes Köyü'nde yaşanan bu acı olay, Tahir Usta tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen Türkü, ORMANCI'dır...

Çıktım Belen kahvesine baktım ovaya,
Bay Mustafa çağırdı dam oynamağa.
Söz anlamaz ormancı yıkar masaya,
Söz anlamaz ormancı çekmiş kafaya.

Aman ormancı canım ormancı,
Köyümüze getirdin yoktan bir acı.

Gereviz'in suları hoştur içmeğe
Ortasında köprüsü var, gelip geçmeğe.
Yazık ettin ormancı köyün iki gencine,
Söz anlamaz ormancı çekmiş kafaya.

Aman ormancı canım ormancı,
Köyümüze getirdin yoktan bir acı.

Gereviz'in ortasında değirmen döner,
Değirmenin suları dağından iner.
Mustafa'ya atılan kurşun Tevfik'e değer
Söz anlamaz ormancı çekmiş kafaya.

Aman ormancı canım ormancı,
Köyümüze getirdin yoktan bir acı.

başı bölük bölük dumanlı dağlar
babamın köyünün başına benzer
inceden inceye yağan yağmurlar
anamın gözünün yaşına benzer

işte böyle böyle hal deli gönül
ister ağla ister gül deli gönül
o yarin göğsüne kon deli gönül

çeşmenin başına güvercin kondu
sallandı sevdiğim atına bindi
çıkarttı cebinden üç elma verdi
sandım yalan dünya hep benim oldu

işte böyle böyle hal deli gönül
ister ağla ister gül deli gönül
o yarin göğsüne kon deli gönül.

Yöresi:kırıntı/gümüşhane
Derleyen:sabahat akkiraz

Türkünün herhangi bir hikayesine ulaşamadım.Ama dinlemenizi tavsiye ederim.Dinlerken de kendi hikayesini anlatıyor zaten.Ya da siz kendi hikayenizi buluyorsunuz....

Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor

Adı Mart. Anadolu bozkırında orta halli küçük bir köy, Çankırı'nın Şabanözü ilçesine bağlı. İnsanları tarım ve hayvancılıkla uğraşır. Yoksulu bol, kendi yağıyla kavrulanı azdır. Öykümüzün kahramanı Ahmet de bu köyün yoksullar bölüğünden. Babadan yetim keleş bir delikanlıydı. Çalımlı değil ama, sevimli, yumuşak huylu, yüzü yolda bir gençti. Babası ölür ölmez anasıyla birlikte el kapılarında koşturdu yıllarca. Irgatlık yaptı, çöne durdu. Çile hamurunu genç yaşında köyünün taşı toprağıyla yoğurdu. Anasıyla birlikte muhanette muhtaç olmadı. Yumruk kadar bebe iken işe başladı, çalışa çabalaya onsekizine ulaştı. Günün birinde, "askersin, hazırlan bakalım" dediler. Vardı kasabaya muayene oldu. Kusursuzdu, sağlamdı, Verdiler sülüsünü, çekti gitti askere gitti. Vatani görev yeri: Erzincan 58. Topçu alayı.

İki yıl sonra kutsal görevi yüz akıyla bitirdi geldi Ahmet. Geldi ya, baba ocağında gördüğü, giderken bıraktığı gibi değildi. Anası eski gücünü direncini kaybetmişti. Beli eğilmiş, saçları ağarmıştı. Ahmet'in gözünde bugün var yarın yoktu. Birkaç gün gezindikten, askerliğin havasını unuttuktan sonra verdi kararını. "Anacığım, yetmez mi benim için çektiğin? Bunca yıldır el kapılarında ağarttın saçlarını. Benim için süpürge ettin. Gece gündüz demedin çalıştın. Bundan gayri kendi evimizin işine bak. Ben çalışayım sen kazancımın bekeri ol..." Sevindi anası. Çünkü O'na güveniyordu. Tek desteği kayınıyla oğlu Ahmet'ti.

Ahmet vine el kapılarında gece gündüz ırgatlık yapmaya başladı. Tek düşüncesi para kazanmaktı. İhtiyar anasını mutlu etmek, onun sağlığında evlenmekti. İstedi ki, bir gelin hürmeti, bir kaç torun yüzü görsün anası...

Bu düşlerle bir kış mevsimi gelip geçti. Günler ilkbahara dayandı. Mart ayı çıkar çıkmaz Mart köyünün dağı-ovası, deresi tepesi renge boyandı. Bağları ekilmeye, bostanları dikilmeye başlandı. Madımaklar yollarda ekinler tarlalarda yeşerdi. Ya Ahmet'in umutları? Baharla birlikte onun duyguları da kabardı. Köyün güzel kızlarından birine, Güllü'ye gönlünü kaptırdı. Uzaktan uzağa seviyorlar derdini bir türlü duyuramıyordu. Mahalledeki çöpçatan Emine'yle haber göndererek sevdiğini belli etmeye çalıştı. Kendi açarsa olmazdı. Çünkü Güllü'nün adını dillere destan etmek istemiyordu.

Güllü güzel, Güllü alımlı kızdı. Gönlü ganiydi.Öyle yükseklerden uçan, kendini ağıra saran cinsten değildi. Ağa oğlu, bey oğlu, ırgat, dal kadın çocuğu nedir bilmezdi.Bir insan çalışkan mı, evine köyüne bağlı mı, mert mi, ince mi, yüreği yufka mı, bunlara bakardı... Güllü bu nitelikleri Ahmet'te gördü, gönlü onun gönlüne su gibi aktı. O yılın Kurban Bayramı şenliklerinde arkadaşlarıyla tura oynarken iyice bakıştılar. Boyunu boyuna, huyunu huyuna yakıştırdı. İki göz, iki gönül bir oldu uzaktan Güllü Ahmet'e Ahmet'te Güllü'ye tutuştu. Ne var ki, köylük yer istenen her şey öyle açıkta olamaz ki! Sevenler buluşamaz ! Ne olacaksa gizli saklı gözden uzakta, gönülden can cana...

O yıl, Mart köyünün baharı iyice canlanınca işlet artmaya başladı. Herkes işine gücüne daldı. Bağda-bostanda, yaylada-ovada çalışmalar kızıştı. Güllü kız elinde çapa bel bostanda ötekilere, o bağdan bu bağa koşmaya başladı. Sıcaklar ortalığı, aşk ateşi gönlünü sarınca ne yapacağını bilmez oldu. Kuşluk zamanı köye geliyor, helkeleri kaptığı gibi davar sağmaya koşuyordu yaylaya. Çünkü Ahmet zaman zaman köyün sürüsünü güdüyordu. Gezik kime gelirse o çoban oluyordu baharda.

Ahmet bir gün yaylada kararını verdi. Ahladın gölgesinde davar sağan Güllü'nün yanına yaklaştı. "Bereketli olsun" dedi kısık bir sesle. Güllü şaşırdı. Döndü baktı ki, Ahmet yanıbaşında. İlk kez duyuyordu bu sesi. Süt sağdığı helkeyi heyecanla kendine doğru çekti. Sağdığı koyunu bıraktı, gürneğin arasında ayağa kalktı. "Hoşgeldin" dedi utanç bir sesle. Fakat elleri titriyor, gözlerinin içi gülüyordu. Ahmet'in sesindeki titrekliği, gözlerindeki parlayışı ilk kez yakından seziyordu. "Oturalım mı" dedi Güllü."Bilmem sen bilirsin istersen" dedi. Ahmet. Her ikisi de ahladı gölgesindeki sağmal koyunların arasına çöktüler. Dereden tepeden bir süre konuştular. Yan yana ilk buluşmastıdı çünkü bu. Ahmet yaşlı anasından, Güllü hırçın gardaşından söz etti. Buluştukları görülsün, konuştukları duyulsun istemiyordu Güllü. Ama Ahmet, kestirdi attı; niyetini açıkça belli etti o gün. "Seni istetecem, babana dünür gönderecem" dedi. Bu sözleri duyunca, bir hoş oldu Güllü kız. Sevincinden yüreği hopladı. "Beklerim, en kısa zamanda beklerim" dedi süt helkesini kaptığı gibi köye doğru yöneldi.

O günden üç gün sonra gezik biter bitmez köye döndü Ahmet. Bir akşam, yaşlı anasının dizlerinin dibine oturdu. "Anacığım" dedi. "Benim için bunca yıl saçını süpürge ettin, babasızlığın acısını duyurmadın, beni bugünlere getirdin. Başımızı sokacak evimiz var, askerliğimi de yaptım, sıra evlenmeye geldi. İsterim ki, bir gelinin olsun. Benim gönlüm Güllü kızı ister. Severiz birbirimizi. N'olursun bir istet babasından!..."
- Doğru diyorsun yerinde zamanında söylüyorsun Ahmed'im" dedi anası. "Bilirim ki seversin Güllü'yü, o da seni beğenir; lakin babasıyla deli gardaşlan ne der bu işe?" onlar yükü yeceye yıkan cinsinden. Başımıza bir dert açmasınlar.
"Bir kere deneyelim" dedi Ahmet. Anasını razz etti ve Güllüye dünürcüleri gönderdi...

Ahmet'in dünürcüleri bir Cuma akşamı çaldılar kapıyı.
Selam sohbetten sonra çıtlattılar geliş niyetini. Daha Güllü'nün adı geçer geçmez dikildi kardaşları. Küplere bindi babası.
"Olmaz! Bu iş için geldinizse kapım size kapalı. Ahmet önce bir karnını doyursun. Benim, ayak yalın çıplak karın gezene verilecek kızım yok" deyip kesti sözü.
Güllü, direniyordu yandaki odada. "Ahmet'ten başkasına varmam!" diyor babasına ağalarına kızıyordu. Anası anlamıştı Güllü'yü. Ama söz hakkı yok ki.. "Sus kızım, baban ağaların duyar sonra. Ne'der de dikiliriz karşılarına?"

O gece, Güllü verilmedi, gerçek değişmedi. Birbirlerini sevenlerin aşkı sürüyordu. Ahmet Güllü'ye, Güllü Ahmet'e bağlıydı. Çünkü daha önce söz vernişti Güllü. Gerekirse, babası vermezse, gardaşları önüne geçerse kaçacaktı.

Öte yandan Ahmet, dünürcülerin haberlerini duyunca şaşırdı. Olup bitenleri bir güzel öğrendi. "Ayak yalın, çıplak karın!" Ne demekti bu? Güllü nün babası nasıl söylerdi bu sözü!... Oturdu uzun uzun düşündü. Önce anasına, köyün uslularına, can ciğer arkadaşlarına danıştı. Kendine verilen öğüt, "sabret bekle umudunu yitirme... "Ahmet Umudunu yitirmedi, bekledi bekledi." Belki düzelir" dedi içinden. Babasını saydı, gardaşlarının önüne geçmedi Güllü'nün. Ama ne yapsa ne etse gerçek değişmiyordu. Ağır konuşanlar, her yerde hor bakan konuşmaz olmuştu Ahmet'le.
Aradan birkaç gün geçince Güllü'den hater geldi."Kaçırsın beni" Bu gece sabaha karşı tan yıldızı doğar doğmaz bizim arılıkta beklerim onu..." Ahmet, hem şaşırdı, hem sevindi. "Bu durumda geri durmak olur mu? Niçin yaşıyorum, kim için taşıyorum bu canı? Ölürsem Güllü'nün yolunda öleyim!.."

Zamanında beklendiği yere vardı Ahmet. Baktı ki arılıkta saklanmış bekliyor Güllü. Ayakları lastik, başında dülbent, sırtında bir ak gecelik. Meğerse, epeydir ağaları, Güllü kaçmasın diye urbanlarını kendi yastıklarının altına saklamış. Ahmet durumu öğrenince, bir oldu güldü, bir oldu düşündü. yapacak bir şey yoktu artık. Gömleğini çıkanp Güllü'ye giydirdi ve tuttular Karaören'in yolunu. Karaören komşu köy. Sığınacaklan en emin yer orası. Dayısının evine gidecekler, orada saklanacaklar bir kaç gün. Kâh yürüdüler, kah koştular ama Karaören altı saatlik yol. Iki saat sonra ortalık iyice ağardı. Bu dummda görenler olursa ne der? Güllü: "Böylece gidelim", Ahmet "Olmaz" dedi. "Kesin olmaz" Tuttu kolundan yakınındaki gölün yanına vardı. Baktı ki her taraf sazlık. Kamışlar, kındıralar adamın boyunu geçiyor. "Tamam" dedi burası iyi arkasından gelmesin diye Güllü'nün elini ayağını bağladı. Sesi çıkmasın, bağırmasın diye de ağzını... Ve öylece sazların içine bırakıp yürüdü. Niyeti dayısının köyüne varacak, durumu anlatacak, onların yardımını isteyecek. İki saat sonra Karaören köyüne vardı Ahmet. Dummu bir güzel anlattı. "Hoş beş, ne yapalım, nasıl edelim" derken bir saatte öyle geçti. Sonunda dayısıgilden urbaları aldığı gibi düştü yola. Kâh yürüdü kah koştu. Kan ter içinde çıkışından beş saat sonra, gün tepeye dikilirken Güllü'yü bıraktığı sazlığa geldi. Baktı ki, Güllü yok. Yerinde yeller eser. Fazla zaman kaybetmeden hemen geri döndü dayısının köyüne. Sırtını buz gibi ter kapladı dizlerinde fer kalmadı. "Güllü geldi mi' "Gelmedi"."ALLAH ALLAH nereye gitti peki?" Dayısı Karaören köyünden birini hemen Mart köyüne yolladı. "Sorun bakalım orada var mı?" Sekiz saat sonra haber geldi. Orada da yok. Böylece ertesi gün öğle vakti oldu. Dayısıyla birlikte köyün birkaç uslusuna, caminin imamına sordular. "Durum böyle iken böyle, ne yapalım ne edelim?"
Köy imamı: "Oğlum Ahmet, sabahleyin erkenden sazlığın üzerindeki tepeye çık; kızı bağlayıp koyduğun tarafa bak; sivrisinek nereye topluca inip kalkıyorsa orada ara" dedi...

Böyle yaptı Ahmet. Karaören'den geceleyin çıktı yola. Gün doğarken sazlığın üzerindeki tepeye çıktı. Baktıki, sivrisinek sürüsü Güllü'yü bağlı bıraktığı sazların beşyüz metre yakınına küme küme inip kalkar..

Koştu oraya ki, ne görsün? Güllü cansız yatıyor yerde. Sivrisinekler üşüşmüş üstüne. Her tarafı şişmiş, davul gibi olmuş. Zavallı Güllü can havliyle çırpınmış çabalamış sürünmüş. Eli ayağı bağlı olduğu için kurtulamamış, ağzı kapalı olduğu için bağıramamış. Her tarafı çizik sıyrık, saz kesiği..."
Bu durumu görünce deliye döndü Ahmet. Dizlerini çırptı, saçlarını yoldu. Ağladı ağladı. Bir şaşırdı bir ağladı. Sonra aldı başını ayrıldı oradan. Gitti ki o gidiş. Olay tez zamanda yayıldı. Duyanların görenlerin içi yandı. Nice nice yürekler parçalandı ağıtlar söylendi, destanlar yazıldı. Güllü'nün öyküsü, yörede bilindi, gençlerce ezberlendi. Bir sazın ezgisi eşliğinde dilden dile söylendi. İbretle dinlenen bir içli bozlak oldu yörede.

Erzincan’a Girdim Türküsü

“Erzincan’a girdim ne güzel bağlar.”, Erzincan Halk Türküleri içinde en çok sevilen bir uzun havadır. Güzel olduğu kadar da acı bir gerçeği dile getirir...

Erzincan, bağlarıyla bahçeleriyle yemyeşil beldelerimizden biridir. I. Dünya Savaşı yıllarında bu “güzel bağlar” da tıpkı o günkü Erzincanlılar gibi hüzünlüydü . Çünkü, bu bağlar terk ediliyordu. 1916 yılında, Ruslar Erzurum’u almış Erzincan’a doğru ilerliyorlardı ... Halen yaşlı Erzincanlıların hatıraları arasında kalan genç nesillerin masal havası içinde dinledikleri “Muhacirlik”, binlerce Erzincanlı'nın Anadolu içlerine göç etmesini ve aylar sonra Erzincan’a geri dönmesini hikaye eder.

Bu Türkü o acı hatıraların yaşandığı hüzünlü gurbet halinde içte saklı Erzincan'ı dile getirir.

Erzincan’a girdim ne güzel bağlar
Erzurum’a vardım dumanlı dağlar
Elleri koynunda bir güzel ağlar
Oy anam anam hallarım yaman

Yüce dağ başında çadır açarım
Nazlım seni burdan alıp kaçarım
Kahve bulamazsam kenger içerim
Oy anam anam hallarım ağlar

Anama söyleyin lamba yakmasın
Çuha şalvarıma uçkur takmasın
Oğlum gelir diye yola bakmasın
Oy anam anam hallarım yaman

Şen Olasın Ürgüp (Cemal'ım)

Türkü, öldürülen Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal'in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/Türküyü bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir.* Cemal'in öldürülme hadisesi ve Türkünün tam metni şöyledir:

Ürgüp'ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal'in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür.

Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir Türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine Cemal Türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler. Şerife'nin Türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır.

Türkünün asıl metni şöyledir:

Şen olasın Ürgüp dumanın gitmez
Kıratın acemi konağı tutmaz
Oğlun da çok küçük yerini tumaz
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Ürgüp'ten de çıktığını görmüşlür
Kıratının sekisinden bilmişler
Seni öldürmeye karar vermişler
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Cemal'ın giydiği ketenden yilek
Al kana boyanmış don ile göynek
Sana nasip oldu ecelsiz ölmek
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Ürgüp'ten de çıktın kırat kişnedi
Üzengiler ayağını boşladı
Yağlı kurşun iliğine işledi
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Karlık ile başkadın pınar arası
Çok mu imiş Cemal'ımın yarası
Ağlayıp geliyor garip anası
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Cemal'ın giydiği kadife şalvar
Dükkânın kilidi cebinde parlar
Oğlun da çok küçük beşikte ağlar
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Kıratın üstünde bir uzun yayla
Ne desem ağlasam kaderim böyle
Gidersen Ürgüp'e sen selâm söyle
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Kıratım başımda oturmuş ağlar
Cemal'a dayanmaz şu karlı dağlar
Üzüm vermez oldu Karlık'ta bağlar
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

Giden Cemal gelir mi de yerine
İçerimde yaram indi derine
Cemal düşta kahpelerin şerine
Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım
Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım

(seki : atın tırnaklarının üst kısmında bulunan beyaz kıllar)

Hem Okudum Hemi de Yazdım

Hem okudum hemi de yazdım
Yalan dünya senden bezdim
Dağlar koyağını gezdim
Yiten yavru bulunur mu

Yavru yitmeye görsün bir kez. Bulunmaz. Değil dağların koyağı, ırmakların kaynağı, yaylaların çimeni, ovaların çiçeği, hiç bir şey, hiç bir kişi geri getiremez onu. Ana yüreği bu, dayanması zor. Dağlara düşüp arar olsada, giden geri gelmiyor... Yiten candır, alıp yerine konmuyor. Ölümün dönüşü yok ama ağlamak, döğünmek, Türkülere sığınmak da insanların kendi elinde.

Türkümüze öykü olan olay, 1930'larda Çorum'un Osmancık ilçesinin Hacıhamza kasabasında geçer. Kasabada köklü bir aile yaşar o yıllarda. Bu ailenin de Mehmet Bey adlı bir oğlu vardı. Mehmet Bey, geniş omuzlu, kaytan bıyıklı, iri kıyım bir delikanlıdır. Çevresindekilere yaptığı iyiliklerden ötürü de herkesin saygısını, sevgisini kazanmıştır. Yeni evlendiği eşiyle de çok iyi anlaşmaktadır. Hele eşi ona nur topu bir oğlan çocuğu doğurduktan sonra da daha mutlu olmuştur. Bir çocuk ki gözleri yumuk yumuk. Uzun, upuzun saçlar, tombiş bilekler. Anası bir yanını kendine benzetiyor; babası bir yanını. Bak Mehmet diyor karısı "çenesi, kafa yapısı, ağzı sana benziyor, gerisi bana" Mehmet Bey: "Ya parmakları" diyor. "Bak bak serçe parmaklarında eğrilik var. Tıpkı seninkiler gibi. Ama uzunluğu da bana benziyor parmakların". Çocuk daha bir mutlu ediyor aileyi. Evin havası birden değişiyor. Gelenler, gidenler çoğalıyor. Dosta ahbaba teller çekiliyor. "Bir oğlumuz oldu" diye. Uzaktan mektuplarla kutlayanlar. Sözün özü; evde bir şenlik, bir şölen. "Aaaa... İzmir'den Nurettin Amcalardan tel geldi. Kutluyorlar. Bu da Adana'dan Niyaz'lerden geliyor. Bu tel de Çorum'dan, ama tebrik teli değil. Bak hele Mehmet neymiş? "Şey Hükümet teli bu. Bir iş için çağırıyorlar. Gitmek gerek. Hükümet işi ihmale gelmez. Tez zamanda gitmeli' diyor Mehmet Bey. Vakit öğleyi geçkindir. Ama olsun Hükümetin çağrısı gecikmeye gelmez. Tez elden gitmeli. Varıp anlamalı işin aslını. Adamlarına seslenir. İki at eyerlemelerini söyler. Karısına da "İşim biter bitmez dönerim. Hem yavruma da ufak tefek bir şeyler alırım. Sana da giyecek gerekli. Elbiselerin bol geliyor üstüne. Gelen gidenimiz olur bu günlerde.

Ele güne karşı ayıp olur. Bir kaç elbiselik alırım. Anamı da unutmamak gerek. İlk torunu kadının. Nasıl da yoruldu gebeliğinde senin. Meraklanmana gerek yok. Çorum ne çeker ki. Akşam Osmancık'a varırız. Sabahın erinde ordan çıksak, karanlık çökmeden tutarız Çorum'u.

Mehmet Bey bir yandan bunları söylüyor; bir yandan da kucağına aldığı oğlunu seviyor. Kokluyor, öpüyor, bağrına basıyor. Bırakamıyor çocuğu kucağından. Ş aha kalkıyor, demeye kalmadan, silahlı iki kişi atlıyor yola. Saç-sakal birbirine karışmış, iki dağ adamı bunlar. Yolun dar boğazı. Yana yöne kaçacak yer yok. Ancak geri dönülebilir. Mehmet Bey de ona davranıyor. Ama, daha atını dönderir döndermez iki kişi de orada peydahlanıyor. "Canınızı seviyorsanız davranmayın. Kurşunu yersiniz yoksa. Boşaltın ceplerinizi, atlarınızı da bırakıp, koyulun yola" diye ünlüyorlar. Mehmet Bey bakıyor kaçış zor. Teslim olup, parasını silahını, atları vermek de işine gelmiyor. Gurur meselesi yapıyor. Bir anda atıyor kendini yere, silahına sarılıyor. Adamı da atıyor attan. Seyip kalan atlar, kişneyip tepiniyorlar. Aynı anda da kurşunlar vızılamaya başlıyor. Mehmet Bey bir ağacı siperlemiş kendine, basıyor tetiğe. Adamı da sol yanından ateşliyor silahını. Vuruşma epey sürüyor. Mehmet Bey'in de adamının da kurşunları azalıyor. Daha dikkatli kullanmak zorunda kalıyorlar kurşunlarını. Çok geçmeden onlarda bitiyor. Eşkıya azgın. Bir iki kez yine teslim çağrısını yapıp, basıyorlar kurşunu ardından. Mehmet Bey'den bir "Ah" sesi yükseliyor. Yığılıp kalıyor bir kenara. Adamı derseniz ağır yaralı yıkılıyor yere. Neden sonra ayıkıp bir bakıyor ki sağ yanında yatıyor Mehmet Bey. Cansız. Üstü başı kan içinde. Kendisi de yaralı. Cepleri boşaltılmış, silahları da yok yanlarında.

Haber Hacıhamza kasabasına ulaşınca, anasını, karısını, hısım-akrabasını bir ağıt tutuyor. Kimi beşikte yatan üç günlük yavruya üzülüyor; kimi Mehmet Bey'in yiğitliğini dillendiriyor. Kişiliğini övüyor. Sonra tüm bu duygular, bir Türküye dil oluyor. Hacıhamza kasabası da Osmancık ilçesi de dar geliyor Türküye. Yankılanıyor, yankılanıyor.

Gesi bağları Türküsünün bir hikayesi var mı? Var, hem de bir değil onlarca hikayesi var. Bir temel hikayenin üzerine herkes kendi hikayesini de katmış tabii ki... Bir gelin, kaynanasından çekmiş çekeceği kadar, o da katmıştır iki beşlik. Bir başkası nişanlısını askere yollamış, geceleri gizli gizli ağlarken mırıldanmış kendi duygularını Türkünün devamına. Hatta zaman zaman erkek sesleri bile karışmış Türküye.
Gesi Bağları Türküsünün hikayesi mi? Asıl tema gurbet... Uzak diyarlardan Kayseri’ye gelin gelen bir gencin hikayesi. İnce ruhlu bir gelin. Kelime dağarcığı geniş... Aslında onun bir köy veya bir kasaba kızı olması zor. O şehir görmüş, konaklarda büyümüş bir kız. Alımlı, giyimi kuşamı ile gözler onun üstünde... Anası onu gözü gibi sakınmış hep. Bir gün karşıki konaktan yahut ötedeki yalıdan birilerinin, kızının kısmeti olacağını düşünmüş.
Bir de ağabeyi var. Askeri okulda okuyan uzun boylu, kara saçlı, parlak yüzlü bir delikanlı. İstikbali var, belki de ilerde bir Osmanlı paşası olacak. Lakin şimdi çok çalışması lazım. Hayatın bin bir türlü meşakkati, askerlik sanatının incelikleri onu bekliyor. İradesi sağlam, gözünü ufuklara dikmiş, sabırlara bekliyor her şeyi.
Aslen bu aile, hafızam beni yanıltmıyorsa, Kastamonu Daday’dan İstanbul’a yıllar önce göçmüşler. Kızın babası bile İstanbul’da doğmuş, düşünün ötesini artık... Onlar İstanbullu olmuşlar olmasına ama Daday’daki akrabaları da unutmuş değiller. Kırk yılın bir başı akrabalardan birileri çıkıp gelir Daday’dan ama o kadar...
Baba, tecrübeli bir insan... En verimli çağında ve bir devlet görevlisi olarak Sadarette önemli bir mevkide. Oğlundan yana bir kaygısı yok babanın. Lakin bir parçacık kızını düşünmekte... Anasının dizinin dibindeki kızı için baht açıklığı dilerken, onu şöyle istakbali açık bir köklü ailenin çocuğu ile başgöz etmenin hayalini de kurmuyor değil. Gerçi kızı ile ilgilenecek vakti yok. Oturup da şöyle baba kızın bu konuları konuşmaları mümkün değil ama eşine zaman zaman üstü kapalı da olsa imalarda bulunuyor.
Anne, bir İstanbul hanımı. Zerafet ehli. Eviyle, aile fertleri ile son derece ilgili. Zamanın gereği musiki dersleri almış, görgüsü beyinin rahat etmesini sağlıyor. Bir konağı çekip çevirmesi bir tarafa, eş-dost ziyaretlerinde de konuşmasıyla, kültürüyle takdirlere mazhar oluyor. Modayı da takip ediyor karınca kararınca ama oturaklı bir yapısı var. Kendisine uymayanları, kendi ağırlığına uydurmayı başarıyor.
Annenin tek kaygısı ise kızı. Biricik kızı onun baş tacı ama son yıllarda zaman zaman kızının başında kavak yelleri estiğini düşünüyor. Anlamakta zorlandığı anlar çoğalıyor, bazan sesini ciddileştirerek “Leylaaa!” diye seslendiği zamanlar artıyor. Ama yine de dizginlerin kendi elinde olduğundan emin. Leyla, daha küçük... Boyu posu yerinde ama... Güzelliğine diyecek yok ama... Yine de bazen bir şeyler oluveriyor. İpin ucu kaçıveriyor. Olsun. Gelip geçer bunlar diye düşünüyor. Bahtı açık olsun, aileye layık bir kısmeti çıkınca her şey düzelecek, bunu gayet iyi biliyor.
Günün birinde bahar mevsimi artık kendini iyice hissettirmeye başladığı bir zamanda, bahçeden türlü türlü kokuların yayıldığı, iğde kokularının rüzgarla birlikte, leylak kokularına karıştığı bir zamanda konağın yaz için boyanması ve tamiratının yapılması gerektiği için baba İbrahim Paşa, bu işle ilgili olarak yaverine görev veriyor. O yıllarda Anadolu’nun sanatkarları İstanbul yolunu boylamışlar bile. Kışı memleketlerinde geçirip İstanbul’a geliyorlar yavaş yavaş.
O yıllarda Kayserili ustalar çok meşhur. Hepsi de işinin ehli. Kimi nakkaş, kimi hattat, kimi taş ustası, kimisi bina ustası, kimisi ahşap ustası. Ağırnas’tan, Bürüngüz’den, Gesi’den, Germir’den, Endürlük’ten, İstefana’dan, Dimitri’den kalkıp İstanbul’a gitmek yüzyılların alışkanlığı... İşleri sağlam, yürekleri pek. Sözleri senet. Kazanacaklar ve kış bastırmadan köylerine dönecekler. Lakin İstanbul’a yerleşenleri de var. Uzun ayrılıklar, hep o ayrılıklar ne ederse ediyor. Kimisi bir sevda uğrunda kalıyor İstanbul’da, kimisi devlet kapısına kapılanıp kalıyor payitahtta. Sinan gibi bir büyük ustanın ayak izlerinden giden bu insanlara hürmet de büyük.
-Kayserili ustalar yaptı bu şadırvanı.
-Bizim konağı da onlar tamir etti.
-Bu sandık tıknaz bir Kayserili ustanın elinden çıktı.
Daha neler söyleniyor neler... İşler iyi... Kazançları evlerine rızık oluyor. Vuslat günü gelmek bilmiyor ama elden ne gelir. Analar, babalar, yavuklular, arkadaşlar özleniyor, yad ediliyor. Mektuplar yazılıyor varaklara, sevda Türküleri söyleniyor inceden ince. Kayseri bir uzun yol, mektuplar üç ayda buluyor sılanın yollarını. Ama Türküler her zaman dillerde.

Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun,
Gördün güzelleri beni unuttun,
Sılaya gelmeye yemin mi ettin.
Gayrı dayanacak özüm kalmadı,
Mektuba yazacak sözüm kalmadı.
Yarim sen gideli yedi yıl oldu,
Diktiğin fidanlar meyveye geldi,
Seninle gidenler sılaya döndü.
Gayrı dayanacak özüm kalmadı,
Gençlik elden uçtu gitti,
Gelmene lüzum kalmadı.
Gesi’den tüyü daha yeni yeni biten Ali’nin de sevdası hep İstanbul olmuş. O boya ustası. Üç yıldır İstanbul yollarını aşındırıyor. İyi ustaların yanında yetişiyor. Ailenin gururu bir evlat. İstanbul’da kazanıp anasına babasına, kardeşlerine rızık taşıyor. Yaşı küçük ama boyu uzun, adaleleri kuvvetli, kara saçlarının altında pırıl pırıl beyaz bir yüzü var. Bakanın bir daha baktığı bir ALLAH vergisi parlaklık... İnceden inceye bir delikanlı...
Yaver, işini sağlam yapmanın telaşıyla en iyi ustaları bulup getiriyor konağa. Hepsi de Kayserili. Paşaya rapor ediyor durumu ki paşanın memnuniyeti artsın. Nihayet beklediği gibi seviniyor İbrahim paşa.
-Aferin yaver, iyi etmişin, aferin!
*****
Bir sevda Türküsü böyle başlıyor. Ali ile Leyla’nın Türküsü...
Ne oluyorsa daha ilk günden oluyor. Yazgıya bozgu olmaz derler. Daha ilk günden karşılaştırıyor kader onları konağın bahçesinde. Bir yürek yangısı başlıyor, bir kıvılcım çakıyor. O günden sonradır ki Leyla’nın konağı onaran ustalara ilgisi, sevgisi çoğalıyor. Ali’yi görmeden duramaz oluyor. Ustalar da durumu çok geçmeden anlayıp çekiyorlar Ali’yi karşılarına başlıyorlar anlatmaya:
-Ali, yiğit Ali, can Ali, iyisin, hoşsun, mertsin, yiğitsin... Sözümüz yok arkadaşlığına, dostluğuna, yiğitliğine. Lakin davul bile dengi dengine. Sen ekmeğinin peşinde İstanbullardasın. O bir İstanbul kızı. Yaşı küçük anlamaz daha hayattan. Hoş sen de küçüksün amma... Ateşle oynamak doğru değil. Bu iş akıl işi değil. Bak bize söz getirirsin. Bırak şu kızın peşini, dellenme.
Bir kulağından girer Ali’nin öbüründen çıkar. He der, haklısın ustam der usulca, lakin, Leyla’yı görmeden duramaz yine. Uzaktan uzağa bakışmalar, gizli gizli buluşmalara karışır gider. Ve bir gün olan olur. Leyla bir mektup bırakır yatağına, Ali ile bir gece ansızın kaçıp gider. Kader böyle yazılmıştır, elden bir şey gelmez.
Konakta sabah ustalar daha Ali’nin yitik olduğunu anlayamadan bir figan feryat kopar. Leyla’nın anası, hizmetçiler ağlar dururlar. Paşababa kızgın, öfkeli öfkeli döner durur odada. Bir mektuba bakar delirir, bir hanımına bakar köpürür. Yaverini paylar durur durmadan. Yaver bir ara dili ile dişi arasında “buluruz paşam, uzaklara gidememişlerdir” diyecek olur ama bu sefer kükrer Paşababa:
-Hayır, benim böyle bir kızım yok, bir daha o bu eve adımını atamaz. Sakın ola peşine düşme, nerede olduğunu dahi bilmeyeceksiniz. Benim böyle bir kızım yok artık.
****
Gesi’de daha güzün başlangıcındayız. Bağ bozumu yeni bitmiş. Ali’nin gelmesine iki ay var.
Yolcular, uzun bir yoldan geliyorlar. Ali, eski dönüşlerini hatırlayıp dudakları gevşiyor, gülümsüyor. Ne büyük mutluluktur sılaya kavuşmak, bağrına basması insanın anasını, babasını, kardeşlerini. Koca bedestenli koca Kayseri’ye geliyorlar, kümbetler dizi dizi, ulu ulu camiler, medreseler, hamamlar, çarşılar, İstanbul havası koklatan Kurşunlu Camii, neler neler... Ve gök kubbeyi yırtarcasına bir doruk, koskoca bir şehri kucağına oturtmuş gibi ak saçlı Erciyes.
Yapraklar sararmış, yerler gazellerle örtülmüş. Hışır hışır yürüyor iki can, iki nefes, kaderin onlara ne getirdiğini bilmeden. Bir akşam alacasında Ali’nin eli tahta kapının tokmağına sarılıyor, nefes nefese...
-Ah ana sen bilmezsin neler oldu, gurbet elde Ali oğlun kendine bir suna buldu, Leyla senin gelinin ana, ver elini öpeyim hakkını helal et bana!
İki şaşkın bakış, oğluna sarılmayı unutmuş, yanındaki süslü püslü kıza bakıp durur. Ali, anasının elini öper ama anası hala kendinde değildir. Bu da nereden çıktı başımıza der durur düşünceden düşünceden. Akşam babası namazdan gelir amma al birini vur ötekine. Ne bir bayram sevinci, ne bir hoşnutluk... El vermezler, dil vermezler. Ağaları yan bakar dururlar Ali’ye.
-Yenlicek Ali, sırası mıydı şimdi bunun. İstanbul’a gidip de şehir kızı getirmenin alemi nedir? Yarın koyup gideceksin bu şehir süsünü köy yerine, anamızın babamızın başına. Demezler, ah keşke deseler, hatta Ali’nin suratına iki yumruk dahi vursalar Ali’ye iyi gelecek. Gesi bağlarının tılsımı işte o zaman bozulur.
Ali ile Leyla’nın nikahını bir imam kıyar. Ne telli duvaklı gelin olur Leyla, ne de damat tıraşı olur Ali. Davullar çalmaz, zurnalar ötmez. Halaya durulmaz boylu boyunca.
Karanfilsin kararın yok
Gonca gülsün derenin yok
Güzel senin saranın yok
Eli karanfilli gelin
Başı deste güllü gelin
Ali’nin yüreği yanar durur, yanar durur... İçindeki ateşi bastıramaz olur. Çıkar yücelerden Erciyes’e bakmaya... Lakin, mevsim kış, yücelerin yücesi Erciyes görünmez olur.
-Ah Leyla ah Leyla, bak neler oldu. Seni sevmedilerse beni de mi sevmezler. Benim sevdiğimi niçin bilmezler. Ben onların Alisi değil miyim? Genç yaşımda gurbetlerde kazanıp onlara taşımaz mıyım? Ağalarımın bunca umarını görmüşüm. Çocuklarına kendi çocuğum gibi bakmışım, yengelerime ne hediyeler almışım, şimdi ne oldu bunlara böyle? Seni sevmezlerse beni de mi sevmezler? Seni bilmezlerse beni de mi bilmezler?
Kış günleri çok zor geçer. Konakta büyümüş İstanbul kızı Leyla, Gesi’de evin hizmetkarı olur ama yine de yaranamaz. Yaptığı kusur olur, yapmadığı kusur. Tek tesellisi vardır Alisi. Alisi yanı başında ya katlanırım her şeye der. Der ama iki sevgili yemekten içmekten kesilirler bir süre. Ali de kabuğuna bürünür durur. Az yer, az konuşur, gülmez olur al yanakları. İşte o gün bir şeyler kıpırdar Leyla’nın içinden. Bir sevinç midir, bir çığlık mıdır, bir korku mudur, bir duygu ki anlatılmaz. Yavrusunun ayak sesleri gelir gecenin bir yarısı uyku arasında... Dinler ki Leyla, ne olduğunu anlamadan. Dinler ki ürpermeyle dolar yüreği. İlk başta söyleyemez Alisine. Bir gün cesaretini toplayıp çıtlatır usulca.
-Hey Ali hey! Niye gönlünce sevinemedin? Şu karşıki dağlara çıkıp da haykıramadın doya doya. Sana yakışır mıydı Balagesi’nin inlerine girip de gizli gizli ağlamak. Sen sevda nedir bilir misin Ali? Söyle bana bilir misin? Hani yiğittin, cesurdun sen? Seni erittiler mi, bitirdiler mi hemen. Duvarı nem, insanı gam yıkarmış ha! Leyla’nın sevgisi yetmedi mi sana? Niye büküldün Ali, niye? Niye doğrulmadın babayiğitçe. Sana yakışır mı, ezilmek, bükülmek, yiğitliğine, mertliğine.
-Ben seni sevdim Ali, sevgimin meyvesini kucaklasana. Niye değişiyorsun Ali, niye? Gurbette cefayı öğrenmedin mi? Leyla’nım ben, unuttun mu? Beni buralarda bırakma Ali. Beni buralarda bırakırsan ben ölürüm. İstanbul’a gitme Ali, buralarda çalış. Beni kimsesiz gibi anana babana bırakma!
-Niye kaçıyorsun Ali, niye. Benim vebalimi alma. Beni düşün, yavrumuzu düşün. Beni susuz bırakma, öksüz bırakma.
Değişirmiş insan değişirmiş. Bükülürmüş insan bükülürmüş.
Yine iş mevsimi gelir. Ali, hıçkıra hıçkıra ağlayan Leyla’sını ve daha kundağını dolduramayan yavrusunu bırakıp İstanbul’a çalışmaya gider. Ali için bir kaçıştır aslında. Gönül Leyla’sına sahip çıkamamıştır. Leyla’yı bırakıp gitmenin ne demek olduğunu bilir Ali. Ama yine de gider. Giderken dönüp bakmaz ardına. Bu gidiş, gidiş değildir onun için. Bir çırpıda silmiştir herkesi gönül defterinden, Leyla’yı bile.
Birer birer saydım da yedi yıl oldu
Diktiğin fidanlar meyveye durdu
Seninle gidenler sılaya döndü
İstanbul yoluna diktim gözümü
****
Leyla’nın hayatı bir işkenceden farksızdır. Ali’nin dönüşü hiç olmamıştır. Mevsimler geçer, yıllar peşi sıra gelir. Dikilen fidanlar büyür, Leyla’nın biricik yavrusu Mehmet büyür, dillenir, koşar. Artık göz pınarlarından akan yaşlar kurur, kör kuyular gibi dipsiz, uçsuz bucaksız olur.
Herkes Leyla’nın derdine ortak olur zamanla. Leyla’nın dertli dertli söylediği Türkülere onlar da kendi dertlerini katarlar. Hatta erkekler bile bu Türküleri söyler olurlar. Onlar bile birkaç dörtlük söyleyip kendi dertlerini dillendirirler.
Kimisi Ali’yi İstanbul’da gördüğünden dem vurur. Kimisi orada evlenmiş, çocukları bile olmuş der. Bazıları Ali’nin ince hastalıktan öldüğünü anlatırlar. Kimisi ise çalıştığı inşaattan düşüp öldüğünü söyler. Kesin olan bir şey var ki o da Ali’nin dönmediğidir. Leyla’nın göz pınarlarından akan yaşlarla boğulup gittiğidir.
*****
Yıllar sonra bir gün bir Osmanlı paşası Gesi taraflarından geçerken çeşme başında oturan insanlara yaklaşmış ve :
-Buralarda Emir oğlu sülalesi diye bir sülale varmış, tanır mısınız, diye sormuş.
Hepsi de tanırız demişler. İçlerinden birisi:
-Buyur paşam, kimi sorarsan söyleyelim, demiş.
-Emir Oğulları sülalesinden Leyla Hanım’ı soracaktım, durumu nasıl merak ettim, sağ mı, çocukları var mı?
-Vallahi paşam, Leyla çok çekti. İstanbul’dan buraya gelin geldi, gelmez olsaydı. Oğlanın anası babası yüzüne bakmadılar, oğlanın ağabeyi, yengeleri etmediğini bırakmadılar. Leyla çok çekti çooook! İstanbul’a hep dönmek istedi ama dönemedi. Kırkına varmadan öldü paşam. İstersen akrabaları ile görüştürelim seni.
-Yok hayır, hayır! Çocuğu var mıydı?
-Paşam, bir Mehmet’i oldu, başka da yok.
-Mehmet, nerede, ne yapıyor şimdi?
-Valla Ali’nin ağabeyi Mustafa’nın yanında ırgatlık yapıyor, yüzü gülmüyor delikanlının.
-Bana Mehmet’i bulup getirir misiniz?
-Hayrola paşam, siz Leyla Hanımı nerden tanıyorsunuz?
-Ben onun ağabeyi olurum.
Koşarlar Mehmet’i bulup getirirler. Ali’nin ağabeyi Mustafa da koşar gelir paşayı duyunca. Paşa, Mustafa’nın yüzüne bakmaz bile. Mehmet’i basar bağrına, çeker bir köşeye bir şeyler anlatır ona. Mehmet’i bindirdiği gibi arabasına ver elini İstanbul.
Derler ki Leyla’nın ölümünden sonra Gesi Bağları’nın tılsımı bozulmuştur. O günden sonra asmalar üzüm vermez olur, karanfiller, nevruzlar, çiğdemler solar. Ceviz ağaçları, kayısılar, elmalar, armutlar, vişneler, kirazlar uzun zaman meyve vermez olur. Kimisi soğuk algınlığına verir, kimisi bir başka şeye. Şimdi artık meyve verse de insanlar eski lezzetini bulamazlarmış. Eskiler hep hayıflanır dururlarmış, göz baka baka heder ettik Leyla’yı da Ali’yi de derlermiş.
O günden sonra Kayserili ustalar İstanbul’da rağbet görmez olmuş. Konaklarda, yalılarda, köşklerde, saraylarda konuşulmuş Leyla’nın hikayesi. Konuşulmuş ama elden ne gelir demekten öte bir şeyler olmamış.
Doğru ya...
Güneşe yazı yazılmaz imiş,
Yazgıya yazılan bozulmaz imiş.

GESİ BAĞLARI
I
Gesi Bağları’ndan gelsin geçilsin
Kurulsun masalar rakı konyak içilsin
Herkes sevdiğini alsın seçilsin
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim

2
Gesi Bağları’nda dolanıyorum
Yitirdim yarimi (anam) aranıyorum
Bir çift selamına güveniyorum
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansım derdime

3
Gesi bağlarında bülbüller öter
Ateşim yanmadan (anam) tütünüm tüter
Bana bir hal olmuş ölümden beter
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

4
Gesi Bağları’nda üç ırgat işler
Sıladan geliyor (anam) şu uçan kuşlar
Anneler doğurur ele bağışlar
Örtün pencereleri (anam) esmesin yeller
Dertli olduğumu (anam) bilmesin eller

5
Gesi Bağları’nın gülleri mavi
Ayrıldım yarimden (anam) gülemem gayri
Yardan ayrılanın böyle olur hali
Yas tutsun ellerim (anam) kına yakmayım
Kör olsun gözlerim (anam) sürme çekmeyim

6
Gesi Bağları’nda tokaştım taşa
Kardeş ekmeğini (anam) hakarlar başa
Girip çalıştığım emeğim boşa
Gel otur yanıma, hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
7
Gesi’ye giderken yolum ayrıldı
Bindim arabaya (anam) başım çevrildi
Siyah saçım sağ yanıma devrildi
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime
8
Tıkır tıkır merdivenden inmedim
Güle güle anam yar koynuna girmedim
Cahil idim kıymetini bilmedim
Atma anam atma , beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime.

9
Kuruldu kazanım harenim yoktur
Söküldü sim saçım anam örenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Örtün pencereler anam esmesin yeller
Dertli olduğumu anam bilmesin eller.

10
Bana gül diyorlar neme güleyim
Ayrılık üzerimdeki, kime neyleyim
Bir mektup gönder gönlüm eyleyim
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu dünyada, anamın kuzusu.
11
Bulamadım kır atımın gemini
Süremedim anam gençliğimin demini
Ben sürmedim eller sürsün demini
Neyleyim dünyada anam yar olmayınca
Domurcuk gül iken anam koklamayınca.
12
Çattım ocağıma hürmetim yoktur
Döktüm zülfü saçı anam örenim yoktur
Anamdan babamdan gelenim yoktur
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu dünyada anamın kuzusu.

13
Enginli yüksekli kayalarımız
Gam ile yoğrulu anam mayalarımız
Doğurmaz olsaydı analarımız
Neyleyim neyleyim hep alınım yazısı
Gülmemiş bu dünyada anamın kuzusu.

14
Urganım atmadık dallar mı kaldı
Başıma gelmedik anam haller mi kaldı
Beni söymedik diller mi kaldı
Ne deyip ağlayım, anam alın yazgısı
Kader böyle imiş anam onmaz bazısı.
15
Şu görünen bahçe m’ola bağ m’ola
Şu dağın ardında yarim var m’ola
Oturup da beni yad eder m’ola
Atma anam atma beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime.
16
Sac üstünde fısır fısır bazlama
Küçük iken ciğerlerim gözleme
Ben diyorum gelir diye gözleme
Örtün pencereler, anam esmesin yeller
Dertli olduğumu anam bilmesin eller.

17
Gesi bağlarında şıvga dalım yok
Derdimi söylesem anam dinler yarim yok
Herkes güler oynar sorgu sual yok
Ben gülsem oynasam anam yasak diyorlar
Yarını elinden anam alsak diyorlar.

18
Gesi’ye giderken yolum ayrıldı
Bindim arabaya başım çevrildi
Selvi saçım sol yanıma devrildi
Ölüm olmasın da anam ayrılık olsun
Bize sebep olan anam içten vurulsun
19
Mezarımı geniş açın dar olsun
Etrafı mor sümbüllü bağ olsun
Ben ölüyom ahbaplarım sağ olsun
El kadar alınımda türlü yazım var
Evvel bir başımdı, şimdi körpe kuzum var
20
Ateş alıp ısınmadım korunda
Güle güle anam yar gezmedim kolunda
Methim gezer elalemin dilinde
Atma anam atma, beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

21
Bülbül gelmiş gül dalına konuyor
Hangi dala yuva yapsa kuruyor
Herkesin yari yanında duruyor
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

22
Bülbülüm uçtu da kafesi durur
Ne güzel ellerin (anam) babası durur
Babasız yuvada evlat mı büyür
Örtün pencereleri (anam) esmesin yeller
Dertli olduğumu (anam) bilmesin eller
23
Yazmam gül yaprağı düremem gayri
Yalnızım evlere (anam) giremem gayri
Bana bir hal oldu diyemem gayri
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
24
Gesi bağlarında kılarım namaz
Kılarım kılarım halka yaramaz
Haktan geldi bize bir ulu niyaz
Örtün pencereleri değmesin yeller
Bugün efkarlıyım gelmesin eller

25
Gesi Bağları’nın gülü olayım
Arayı arayı yari bulayım
Gül bülbülden başkasına sorayım
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmeyen ben o yari neyleyim

26
Gesi Bağları’nda kamber tay olur
Anam andıkça aklım zay olur
Ayrılık dediğin birkaç ay olur
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller
27
Şu dereden akan bulanık seller
Derdim içimdeki ne bilsin eller
Oturup ağlasam divane derler
Ne deyim ne ağlayım hep alnımın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
28
Sandıktan basmamı giyesim geldi
Ciğerim anamı göresim geldi
Varıp iki elini öpesim geldi
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

29
Tandıra et vurdum yiyesim geldi
Ciğerim anamı göresim geldi
Açıp mezarına giresim geldi
Ne deyim ağlayım hep alnımın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı

30
Gesi Bağları’nda bir top gülüm var
Hey ALLAH’tan korkmaz sana bana ölüm var
Ölüm varsa bu dünyada zulüm var
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime
31
Gesi Bağları’nda geçilmez yastan
Dört yanım ıslandı yağmurdan yaştan
Sağ yanım ağrıdı soluma yaslan
Hep yalan mı oldu o geçen günler
Bahçede ötmez oldu bülbüller
32
Gesi Bağları’nda açılmış güller
Derdimi söylesem deli olmuş derler
Seni sevdiğimi bilmesin eller
Gel otur yanıma boyu posu güzelim
Gülemem ağlarım ah çekerim gezerim

33
Gesi bağlarında kaynar karınca
İçim kan ağlar anam yaşıtım görünce
Ben bu dertten iflah olmam ölünce
Hep yalan mı oldu anam o geçen günler
Bahçedeki ötmez oldu anam bülbüller.

34
Gesi bağlarında yiğitler gezer
Eller ne bilsin anam yüreğimi ezer
Yarim gitti hasreti beni üzer
Ben gülsem oynasam anam yasak diyorlar
Varını elinden anam alsak diyorlar.
35
Gesi bağlarının köpeği olsam
Koklayı koklayı anam anamı bulsam
Bulduğum yerde öpsem koklasam
Atma garip anam yazılara yabanlara
Keşke verseydin köyümüzdeki çobana.
36
Gesi bağlarında bülbüller öter
Anamın ekmeği burnuma tüter
El kadar verseler o bana yeter
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı, şimdi körpe kuzum var.

37
Gesi Bağları’nda bir oylum kaya
Düşmüşüm sevdana ne diyon bana
Bir yüzük yaptırdım yadigar sana
Takın parmağına dar mı geliyor
Gurbete gitmesi zor mu geliyor

38
Gesi Bağlarında yolun sağında
Güller çiçek mi açar yavru bağrında
Yavrusu koynunda elin yanında
Yas tutsun ellerim kına yakmayım
Kör olsun gözlerim sürme çekmeyim
39
Gesi Bağlarında attım urganı
Üstüme örttüler gurbet yorganı
Benim anam çifte kessin kurbanı
Ne deyip ağlayım hep alnımın yazgısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
40
Gesi Bağlarında dikili taşlar
Benden selam söylen hey uçan kuşlar
Memlekette kaldı yaren yoldaşlar
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

41
Her boyadan bir boyalı taşım var
Yaşım küçük ne belalı başım var
Feleğinen döğüşecek işim var
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı, şimdi körpe kuzum var

42
Anam kirmenini alsın eline
Tarasın yününü taksın beline
Gelsin baksın yavrusunun haline
Ben gülsem oynasam yasak diyorlar
Varını elinden alsak diyorlar
43
Başına bürünmüş el kadar astar
Asker babasını yavrular ister
Benim yarim diye yolunu gözler
Neyleyim dünyada yar olmayınca
Domurcuk gül iken koklanmayınca
44
Gesi bağlarında ötüşen kuşlar
Hayıra çıkmadı gördüğüm düşler
Yıldan yıla meyva veren ağaçlar
Devşirdim çiçeği dalda ne kaldı
Gidiyom gurbete burda nem kaldı

45
Gesi bağlarında salkım söğütler
Anam yok ki versin bana öğütler
Gün görüp gidiyor benden kötüler
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu dünyada anamın kuzusu

46
Ocağımı çattım herenim yoktur
Söküldü sim saçım örenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Gel otur yanıma başımın tacı
Ayrılık ekmeği zehirden acı
47
Gesi bağlarında açıldı güller
Sevdiği yanımda sefada eller
Hep bize tokandı yaramaz diller
Ben gülsem oynasam yasak diyorlar
Varını elinden alsak diyorlar
48
Arı olsam her çiçeğe konarım
Yar yitirdim yana yana ararım
Var mı benim şu Gesi’ye zararım
Atma anam atma beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

49
Gesi dedikleri bir çatal dere
Ahbaplar içinde yüreğim yara
Çok emekler verdim vefasız yere
Örtün pencereler esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

50
Yine kalaylandı sofanın taşı
Silerim silerim gitmez gözümün yaşı
Benim çektiklerim bir soysuz yası
Meğer taşa biber ekilmez imiş
Kötülerin kahrı çekilmez imiş
51
Anam beni ne hal ile doğurdu
El kapısı hamur etti yoğurdu
Gücüm yeter yetmez işler buyurdu
Gurbet elde neler geldi başıma
Anam yok ki şu derdime katıla
52
Anam mendilimi düremiyorum
Yalnızım evlere giremiyorum
Anasız babasız duramıyorum
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu dünyada anamın kuzusu

53
Anam yok ki ağıdımı dinlesin
Babam yok ki şikayetim dinlesin
Şu cahil gönlümü kimler eylesin
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı,şimdi körpe kuzum var

54
Gesi bağlarında gülüm duruyor
Hangi dala yuva yapsam kuruyor
Bülbül bile kadersizi biliyor
Ne deyip ağlayım hep alnımın yazısı
Onmaz imiş güzellerin bazısı
55
Yazmam gül yaprağı düremiyorum
Yalnızım evlere giremiyorum
Söktüm sim saçımı öremiyorum
Devşirdim çiçeği benim dalda ne kaldı
Gidiyom gurbete benim burda nem kaldı
56
Bellettim bağımı yemedim üzüm
Kaynattım pekmezi gelirim güzün
Garibe vermezler bir salkım üzüm
Neydeyim ağlayım alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı

57
Bu yıl çiçek çoktur dallar götürmez
Dağlar diken olmuş kervan oturmaz
Benim bağrım yaz olmuş sitem götürmez
Eğil dağlar eğil yari göresim geldi
Siyah zülfümü yüzüne süresim geldi

58
Yüceden kaldırın gelin ölüsü
Elmalar donatın söğüt dolusu
Bana derler kadersizin birisi
Dertli diye çağırsınlar adımı
Yazmamınan bağlasınlar başımı
59
Yazmam gül yaprağı karanfil irenk
Aksine vuruyor devran-ı felek
Gesi bağlarında Leyla diyerek
Ah neyleyim şu alnımın yazısı
Onmaz imiş güzellerin bazısı
60
Bana gül diyorlar neme güleyim
Ayrılık serime düştü neyleyim
Anamdan doğalı ben de böyleyim
Gel otur yanıma boyu posu güzelim
Gülemem ağlarım ah çekerim gezerim

61
Çırpını çırpını yuvadan uçtum
Ağlayı ağlayı bu hale düştüm
Getirin anamı babamdan geçtim
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş dünyada, anamın kuzusu

62
Çıra yanmayınca ceviz mi kavlar
Ciğer yanmayınca gözler mi ağlar
Oturum ağlasam divane derler
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
63
Gesi bağlarının yılanı olsam
Dolanı dolanı yanına varsam
Uyusam uyansam derdime yansam
Hep yalan oldu o geçen günler
Bahçede ötmez oldu bülbüller
64
Gesi bağlarını gördün mü bilmem
Toprağına bağdaş kurdun mu bilmem
Gizli sırlarıma erdin mi bilmem
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmeyen ben o yari neyleyim

65
Gesi bağlarından geçemiyorum
Az doldur kadehi içemiyorum
Anamdan babamdan geçemiyorum
Ölüm olmasın da ayrılık olsun
Bize sebep olan içten vurulsun

66
Gesi’ye giderken yolun sağında
Güller açmış nazlı yarin bağında
Yeni değmiş on üç on dört çağında
Gel otur yanıma boyu posu güzelim
Dost düşman yanında güler oynar gezerim
67
Gesi’ye giderken yolum ayrıldı
Bindim arabaya başım çevrildi
Siyah saçım sağ yanıma devrildi
Eğil dağlar eğil yari göresim geldi
Siyah zülfünü yüzüme süresim geldi
68
Eşik arasında fenerim yitti
Feleğin ettiği gücüme gitti
Bana ettiğini kimlere etti
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime

69
Ellerin mektubu gelir okunur
Benim yüreğime hançer sokulur
Bugün posta günü canım sıkılır
Atma garip anam yazılara yabana
Keşke verseydin köyümüzdeki çobana

70
Evereğin bayırına düzüne
Döndüm baktım karlar yağmış izime
Uyma dedim uydun eller sözüne
Sağ olanlar bir gün olur kavuşur
Küs olanlar bir gün gelir barışır
71
Gesi’nin etrafı tozlu yol m’ola
Salını salını gelen yar m’ola
Urgan atsam ölsem ölüm zor m’ola
Şimdi ben anladım onmadığımı
Daha çilelerimin dolmadığını
72
Gesi’nin evleri kemer kemerdir
Derdim içimde küme kümedir
Ağlamak dururken gülmek nemedir
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

73
Söktüm sim saçımı örenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Ağlasam sızlasam görenim yoktur
Doğurmaz olsaydın anam başım belalı
Bir murat almadım anamdan doğalı

74
Salkım söğüt gibi dallarım yerde
Gözlerim gözlerim gözlerim yolda
Götürün anama evleri nerde
Gurbet elde neler geldi başıma
Anam yok ki şu derdime katlana
75
Şu dağlara çıksam yolu arasam
Mendilim elimde döne döne ağlasam
Anam yok ki ben derdimi söylesem
Ne deyim ağlayım alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
76
Tel tel olur Kayseri’nin ovası
Yüzüne bakmadım karın doyası
Taze olur evlilerin boyası
Ne deyip ağlayım alın yazısı
Gülüp oynamıyor gelinlerin bazısı

77
Yüce dağ başına gelmesin eller
Bu gün efkarlıyım açmasın güller
Diz dize gelip de döktüğüm diller
Ne deyip ağlayım bu böyle olmaz
Kulların başına gelmedik kalmaz

78
Gesi bağlarından indi bir firek
Bu mektubu yazan dertli bir yürek
Gönderin anamı o bana gerek
Yaz yaz mektubu postaya bırak
Varamam yanına yollar pek ırak
79
Gesi’ye gidenin bağrı taş gerek
Atı saltanatlı bir kardeş gerek
Ağlamak dururken gülmek ne gerek
Yas tutsun ellerim kına yakmayım
Kör olsun gözlerim sürme çekmeyim
80
Sofraya oturdum gelin kız gibi
Gözüme bakarlar imkansız gibi
Ortadaki yemek acı tuz gibi
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim

81
Güğümlere su doldurdum ılımış
Benim kader ilk akşamdan uyumuş
Ne yapayım dostlar yazım bu imiş
Örtün pencereleri esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

82
Gesi bağlarını belleyen olsa
Şu cahil gönlümü eğleyen olsa
Beni de anama yollayan olsa
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
83
Gesi bağlarında kaynar kum idim
Ben eller içinde yanan mum idim
Ibdı ALLAH, sonra senden umudum
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim
84
Merdivenden tıkır tıkır inerken
Yazması boynuma dolanır severken
Uyumuşum ak gerdandan emerken
Örtün pencereler değmesin yeller
Bu gün efkarlıyım gelmesin eller

85
Gesi bağlarında has nane biter
Bana bir hal oldu ölümden beter
Sevdiğim ettiğin canıma yeter
Yaz yaz mektubunu postaya bırak
Varamam yanına, yollar çok ırak

86
Gül koymuşlar menekşenin adını
Almadım dünyadan ben muradımı
Ben ölürsem dertli koyun adımı
Atma garip anam yazılara yabana
Keşke verseydin beni köyümüzdeki çobana
87
Bu nasıl tecelli bu nasıl kader
Derdim içimdedir ne bilsin eller
Oturup ağlasam deli mi derler
Neyleyim, neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu dünyada anamın kuzusu
88
Gesi bağlarında gül ile çayır
Ana ben ölüyom başını çevir
Kaynanam imansız, güveyin ***
Ne diyeyim ağlayayım alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı

89
Elimi atmadık dallar mı kaldı
Başıma gelmedik haller mi kaldı
Beni söylemedik diller mi kaldı
El kadar alnımda türlü türlü yazım var
Evvel bir başımdı şimdi körpe kuzum var

90
Gesi bağlarında gül ile susam
Tecellisi olmaz yerine küsen
Candan kimsem yok derdimi desem
El kadar alnımda türlü yazım var
Evvel yalnızdım şimdi kuzum var
91
Anam yok ki diye diye ağlasın
Babam yok ki kuşağımı bağlasın
Kardeş yok ki salacamda baş tutsun
Atma garip anam yazılara yabana
Keşke verseydin köyümüzdeki çobana
92
Bülbüle su verdim altın tasınan
Yolunu beklerim bir hevesinen
Günlerim geçiyor ah u zarınan
Örtün pencereler esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller

93
Gesi bağlarında gül ile nergis
Sabahlar olmuyor sevdiğim sensiz
Cennetin köşkünde duramam sensiz
Ölüm olmasın da ayrılık olsun
Bize sebep olan ALLAH’tan bulsun

94
Gesi bağlarında bir tarla nohut
Anam ben ölüyom bir yasin okut
Küçük kardeşimi yarime büyüt
Örtün pencereler esmesin yeller
Dertli olduğumu bilmesin eller
95
Dağdan yuvarlandı kayalarımız
Gam ile yoğruldu mayalarımız
N’ola taş doğuraydı analarımız
Ne deyim ağlayım hep alın yazısı
Kader böyle imiş onmaz bazısı
96
Kuruldu kanadım kefenim yoktur
Kapıdan içeri girenim yoktur
Gurbette anamın haberi yoktur
Beklerim yolunu gelene kadar
Çekerim derdini ölene kadar

97
Kütür kütür kırdın felek dalımı
Kimselere diyemiyom halimi
Ben sana ne yaptım ALLAH’ın zalimi
Neyleyim neyleyim hep alnımın yazısı
Gülmemiş bu dünyada anamın kuzusu

98
Gesi bağlarında dolanıyorum
Yitirdim yarimi aranıyorum
Bir çift selamına güveniyorum
Eğil dağlar eğil gülleriniz açtı mı
Benim sevdiceğim burdan geçti mi
99
Yağmur yağar ince elek tülbentten
Kurtar ALLAH beni gayri gurbetten
Ölmeyince kurtuluş yok bu dertten
Yol ver dağlar ben gideyim sılama
Sılam zümrüt yeşili buna nasıl dayana
100
Gesi bağlarında bir top gül idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim
Evvel yarin sevdiceği ben idim
Gel otur yanıma hallerimi söyleyim
Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim

Gesi Bağları Türküsü, S.Burhanettin Akbaş-Mehmet Özet, Geçit Yayınları, Kayseri, 2001
« Son Düzenleme: 16 Aralık 2008, 16:58:48 Gönderen: Wolt »

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #2 : 25 Ağustos 2007, 00:27:12 »
Benden Selam Olsun Bolu Beyi'ne
Bolu Beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbüldür, iyi cins at olur. Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik bir gösterişi yoktur. Hatta çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öç alacağını söyler. Baba oğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur. O da her türlü şövalyelik oyunlarını öğrenmiş bir baba yiğittir. Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı görür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf'un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir. Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan da sevinir. Kendi yerine oğlu öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür. Körün oğlu Ruşen Ali dağa çıkar. Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar. Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel'de bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel'den geçen kervanlardan baç alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır. Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçırır, evlenirler. Aradan yıllar geçer. Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu beyi de Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu başka bir seferde Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar. Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanlı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine

Türkü öykülerine katkıda bulunan tüm dilimiz.com dostlarına armağanım olsun:

TÜRKÜZ TÜRKÜ ÇAĞIRIRIZ

Dünya dolsa şarkıyılan
Türküz Türkü çağırırız
Yola gitmek korkuyulan
Türküz Türkü çağırırız

Türküz Türkler yoldaşımız
Hesaba gelmez yaşımız
Nerde olsa savaşırız
Türküz Türkü çağırırız

Türklerdir bizim atamız
Halis Türküz kanı temiz
Şarkı gazeldir hatamız
Türküz Türkü çağırırız

Bayramlarda düğünlerde
Toplantıda yığınlarda
Sıkılınca dar günlerde
Türküz Türkü çağırırız

Yaylalarda yataklarda
Odalarda otaklarda
Koyun gibi koytaklarda
Türküz Türkü çağırırız

Su başında sulaklarda
Türkün sesi kulaklarda
Beşiklerde beleklerde
Türküz Türkü çağırırız

Hep beraber gelin kızlar
Bile coşar o yıldızlar
Koşulunca çifte sazlar
Türküz Türkü çağırırız

İnler Veysel arı gibi
Bülbüllerin zarı gibi
Turnalar katarı gibi
Türküz Türkü çağırırız

AŞIK VEYSEL

Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün (Ziya'nın Türküsü)

"At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar
Gendi gidip ehbabları kalan yar" nakaratıyla söylenen Ziya Türküsünün Hikayesi şöyledir:

Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat'ın Karacalar Köyündendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanır. Fikriye'nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyüne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki tarafta birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüş ve karın ağrısından şikayet etmektedir. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat'ta çok sevilen ve söylenen bir Türküdür.


ZİYA TÜRKÜSÜ (Fikriye'nin Söylediği Şekliyle)

Çamlığın başında tüter bir tütün;
Acı gormiyenin yürüğü bütün
Ziya'nın atını pazara tutun
Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Benim yarim yaylalarda oturur
Ak elini soğuk suya batırır
Demedim mi yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Ham meyveyi koparttılar dalından
Ayırdılar beni nalı yerimden
Demedimmi nazlı yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

At üstünde guşlar gibi dönen yar,
Gendi gidip ehbabları yanan yar.

Sefil Baykuş

Sefil baykuş ne yatarsın bu yerde
Yok mudur vatanın illerin hani?

Hani ya! Bülbül gibi şakıyan; aşkı gözlerden okuyan dillerin hani?.. Hey gidi onbeş yaşın Suna'sı hey ! . Toprağa girecek yaş mı bu ! ..

Varıp Türküye sorsan "Ey Türkü nedir bu Sefil Baykuş öyküsü... neyin nesi bu Suna kız". Türkü dillenir. Öyküler meseleyi.

Recep derler bir genç vardı, Kars'ın Kağızman'ında Recep'in babası Ağa Dede adlı bir rençberdi. Oğlunun okuma-yazma yaşına gelince, Hafız Lütfi Efendi'ye yolladı onu. Eskiden nerde şimdiki okullar. Varsa yoksa medreseler. İşte Recep'te gözlerini Hafız Lütfi Efendi'nin medresesinde açtı çevreye.. Sesi güzel olduğu için de hocası onu çok seviyordu. Recep oniki yaşına gelince, medresede ders vermeye başladı. İyi, hoş ama, Yaşının da ergenliğe geçiş dönemi: Öğrenciler arasında kızlar da var. Hele bunlar arasında emmisinin kızı Suna var ki, bir içim su.. Suna da onun yaşlarında, çocuk daha. Ama, Recep'in ilgisini anlıyor. İçten içten de boş değil Recep'e. Recep derseniz günden güne tutuluyor Suna'ya. Uykuları kaçar oluyor, rahat, huzur hak getire. Medreseyi terkedip, dağlara düşüyor. Elinde sazı, çalıp; söylüyor. Yaktığı Türküler de hep Suna'nın üstüne. derken, mesele Recep'in babasının kulağına gidiyor. Babası olgun adam..Varıp Sunâ nın babasına açıyor konuyu. "Valla kardeş durum böyleyken böyle bizim oğlan deli divana. Dağlara düştü. Suna der de başka birşey demez.... ALLAH kısmet etmişse, baş-göz edelim çocukları. Elin akıllısından, bizim delimiz iyidir" diyor.

Suna'nın babası dinliyor kardeşini. Sonra da: "İyi ya kardaşım. Anşa evdeyken, Suna'yı nasıl veririm. Elalem ne der. Büyüğü dururken, küçüğünü verdi. Törelere karşı geldi demezler mi? Suna olacağına, Anşa olsun" der. Recep'in babası ilkin hık-mık eder, sonra da: "Gençtir. Çabuk unutur. EI kızı geleceğine, Anşa olsun" der. Eee devir eski devir, töreler baskırı. Emmioğlu, emmikızıyla evlenecek. Onunda ilkin büyüğü gelin olacak. Kim ne der. Haber Recep'in kulağına gelince, vurulmuşa döner... Ama, ağzını açıp da babasının kararına karşı gelmek ne haddine, boynunu büküp oturur. Suna derseniz, olanlardan habersiz. Ona kalsa, ömür boyu bekleyecek Recep'i. "Anşa evlenir giderse sıra bana gelir. Bende Recep'e varırım" hesap ediyor Suna. Ama, iş açığa çıkıp durumu öğrenince iki göıü, iki çeşme Suna'nın. Ağlamak için kenar köşe anyor. Sonra da iki elinin arasına alıyor başını. Haykıra haykıra ağlıyor. Başka da birşey gelmiyor elinden. "Hayır Recep beni istiyor, ben de Recep'i" dese, kim dinler. Üstelik elaleme rezil olur. Babasının anasının da yüzüne bakamaz. Boynunu büküp bekliyor.

Uzun sözün kısası, Recep'le Anşa'nın düğünü yapılıyor. Başgöz olup çekiliyorlar evlerine. Ama, nerde Suna; nerde Anşa. Recep'in gönlü illaki Suna diyor. Kimseye belli etmek istemiyor. İçini Türkülerle döküyor, dertli dertli çalıp, Türküler yakıyor Suna'ya. Gece gündüz demeyip, dağ-bayır; ova yayla dolaşıp duruyor. Medreseyi de, hafızlığı da bırakıyor... Bir tek "Hıfzı" takma adı kalıyor hafızlığından. Türküleri de dilden dile dolaşmaya başlıyor. Duyan duymayana; bilen bilmeyene söylüyor.~Kağızman'lı Hıfzı'nın Türkülerini.

Suna derseniz içine kapanık. Arada bir ablasına gittiğinde görüyor Hıfzı'yı. O kadar!.. Onda da dertlenip dönüyor eve. İçine atıyor hep. Hıfzı, Suna'yı alsa kaçsa; töreler! hlâki babasının, emmisinin şerefi. Bakıyor oluru yok, Sunâ sız yaşamak zor, çareyi gurbette anyor. "Alır başımı giderim. Olaki unuturum. Gözden ırak olan, gönülden de olurmuş" diye teselliyi gurbette aramaya çıkıyor. Babasına da geçimi sebep gösteriyor. "Baba bu geçimle iki ay baş edemez. Ben Anşa'yı alıp gurbete gidiyorum. Üç-beş kuruş biriktirir döneriz" diyor. Babası karşı koymak istiyorsa da Hıfzı kararlı. Çok geçmeden de yükünü sırtlayıp, yollara düşüyor. Şura senin, bura benim. Vara vara Çukurova'ya varıyorlar. Toprağı bereketlidir Çukurova'nın diye duymuştur. Gidip bir çiftliğe yerleşiyorlar. Ufak tefek işlerine bakıyorlar çiftliğin. Kendisi at arabasını süriiyor. Tarlaya gidip geliyor. Ekim dikimle uğraşıyor. Anşa da, çiftlikte yemek yapıyor, ortalığı temizliyor. İnek sağıyor. Geçinip gidiyorlar. İyi. Hoş. Ama, Suna aklından çıkmıyor Hıfzı'nın. Unuturum diye çıktığı gurbet, daha çok yakıyor içini. Rüyalarına giriyor Suna. Derdini bir tek kavalına anlatıyor. Anşa hiç bir şey anlamıyor. Ağzını açıp iki çift laf etmiyor zaten Hıfzı'yla. İki yabancı gibiler evde. Bunlar böyleyken, acaba Suna ne yapar? Suna ne durumdadır? Haberi Suna'dan verek.

Hıfzı Kağızman'dan çıkıp gurbet yoluna düşünce, Suna'nın içini de kurt kemirmeye başladı. Eriyip akmaya başladı Suna. Yanaklarındaki on beş yaşın pembeliği, yerini, limon rengine bıraktı yavaş yavaş. Sararıp soldu Suna. İlaçtı yatırdı boş!. . Kimse çare olamadı Suna'nın derdine. Bir de şu var; yaşlılardan bazısı ancak evlenirse iyileşir bu, diyor. İsteyeni de çok Suna'nın. Babası uygun birini kestirip, işini bitirdi. Kimse de Sunâ ya bir şey sormadı. Bir yandan, sırtı kesiliyor, düğün hazırlığı yapılıyor; öteki yandan derdine çare aranıyor Suna'nın. Küt küt öksürüyor, soğuk soğuk terliyor Suna. Kimsenin olmadığı yerlere çekilip için için de ağlıyor. O kadar. Bir tek rüyalarda teselli buluyor. Rüyalarında Hıfzı'yı görüyor hep. Kuş olup uçuyor Hıfzı. Gelip evin bahçesine konuyor. Sonra kocaman kanatlarını vurup iniyor aşağı kaptığı gibi havalara uçuyor Suna'yı. Suna da kollarını kanat gibi çarpıyor. O da Hıfzı'yla uçuyor. Dağları ovaları geçip, gözden kayboluyorlar. Sonra ılık bir ter basıyor yeniden. Açıyor gözlerini ağlıyor ağlıyor.

Uzun sözün kısası; ince hastalık yakıp kavuruyor Suna'yı.. Gün güne de eriyip akıyor. Bir deri, bir kemik kalıyor... Öte yandan düğün günü de gelip çatıyor... Bir yanda saz söz; bir yanda davul zurna. Yeniyor içiliyor. Buz gibi şerbetler dağıtılıyor... Gelinlik elbisesi de çok yakışıyor Suna'ya. Düğünün ikinci gecesinde Suna yataklarda.. Bakıyorlar olacak gibi değil, erteliyorlar düğünü. Suna'nın son yatağa düşüşü oluyor bu. Bir daha çıkamıyor yataktan. Hıfzı'nın adını sayıklaya sayıklaya, son nefesini veriyor. Evin şenliği, yasa dönüyor. Gelinlik elbiseleriyle koyuyorlar mezara Suna'yı. Başına da "Murad almamış gelin" diye yazıyorlar.

Suna'nın son nefesini verdiği gece, Hıfzı sabaha kadar uyuyamıyor. Kan ter içinde dönüp duruyor yatağında. Gözlerinde Suna'nın hayali. "tez gel" diye yalvarıyor. Gözlerini kapasa, rüyasında Suna. Sabahı iple çekiyor Hıfzı. Sabahın erkeninde kalkıp, Anşa'ya: "Tez hazırlan memlekete döneceğiz. Zaten gurbetin hayrı yok. Elimiz görüyor, cebimiz görmüyor. Hasretlik de cabası". Varıp çiftlik sahibine anlatıyor durumu. Tez elden yola çıkıyorlar. Şura senin; bura benim. Günlerce yol tepip, ulaşıyorlar Kağızman'a. Tez varıp Suna'yı soruyor Hıfzı. Ağlayarak durumu anlatıyorlar... Olduğu yere yıkılıyor Hıfzı. Başı ellerinin arasında, saatlerce ağlıyor. Sonra sazını alıp, Suna'nın mezarına gidiyor. Mezar taşına bir baykuş konmuş, figan etmektedir. Bir kenara da Hıfzı çekilir.... Vurur sazın tellerine.

Sefil baykuş ne gezersin bu yerde
Yok mudur vatanın illerin hani
Küsmüş müsün selamımı almazsın
Şeyda bülbül gibi dillerin hani

Ecel tuzağını açamaz mısın
Açıp da içinden kaçamaz mısın
Azat eyleseler uçamaz mısın
Kırık mı kanadın kolların hani

Aç mısın, yok mudur ekmeğin aşın
Odan ne karanlık, yok mu ataşın
Hanidir güveyin, hani yoldaşın
Hani kapın bacan, yolların hani

Kara yerde mor menevşe biter mi
Yaz baharda ishak kuşu öter mi
Bahçede alışan, çölde yatar mı
Uyan garip bülbül güllerin hani

Burda yorgan döşek, yastık var mıdır
Bu geniş dünyada yerin dar mıdır
Dalın tahta duvar, önün yar mıdır
Yeşil başlı Suna'm güllerin hani

Körpe maral idin dağlarımızda
Dolanırdın solu sağlarımızda
Taze fidan idin bağlarımızda
Felek mi budadı dalların hani

Düğününde acı şerbet içildi
Gelinlik esvabın dar mı biçildi
İlikle düğmele göğsün açıldı
N'oldu kemer-beste belleri hani

Alışmış kaşların var mı karası
Ala idi gözlerinin binası
Kocaldın mı on beş yaşın Suna'sı
Yok mudur takatin, hallerin hani

Aç kapıyı emmim kızı gireyim
Hasta mısın halin sual edeyim
Susuz değil misin bir su vereyim
Çaylarda çalkanan seslerin hani

Yatarsın gaflette gamsız kaygusuz
Ninni balam ninni kalma uykusuz
Hem garip hem çıplak, hem aç hem susuz
Felek fukarası malların hani

Her gelip geçtikçe selam vereyim
Nişangah taşına yüzler süreyim
Kaldır nikabını yüzün göreyim
Ne çok sararmışsın alların hani

Civan da canına böyle kıyar mı
Hasta başın taş yastığa koyar mı
Ergen kıza beyaz bezler uyar mı
Al giy allı, balam şalların hani

Daha seyrangaha çıkarmaz mısın
Çıkıp da dağlara bakamaz mısın
Kaldırsam ayağa, kalkamaz mısın
Ver bana tutayım ellerin hani

Bir kuzu koyundan, ayrı ki durdu
Yemez mi dağların kuşiyle kurdu
Katardan ayrıldın, şahin mi vurdu
Turnam, teleklerin tellerin hani

Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın
Uyandın da taş yastığa dayandın
Aslı hanım gibi kavruldun yandım
Yeller mi savurdu, küllerin hani

Hıfzı sorar da Suna durur mu? Suna'nın cevabını da şöyle dillendirir halkımız:

Emmioğlu küsmemişim ben senden
Ölüm lal eyledi, dillerim yoktur
Eğdi kametimi, büktü belimi
Kalkamam ayağa hallerim yoktur

Haber edin kuşlar çeksin yasımı
Yuva yapsın püskülümü gesimi
Koymadılar doldurayım tasımı
Havuzdan ayrıldım, sellerim yoktur

Bende Hıfzı gibi tezden uyandım
Uyandım da taş yastığa dayandım
Aslı Hanım gibi, kavruldum yandım
Sam yeli savurdu, küllerim yokt

Penceremin Altında Zerdali Dalı mısın?

Bu Türkünün hikayesi Çankırı'nın Çerkeş kazasının Hacı Bey köyünde yaşanmıştır. Altı çocuğuyla beraber yoksul bir hayat süren, bütün umutları toprağa bağlı bir aile vardır. Bu ailenin Gülbahar isimli bir de güzel kızları vardır. Henüz on beş yaşında olan Gülbahar'ın gönlünde köyün zenginlerinden bir ağanın oğlu Murat yatmaktadır. Murat bu sevgiden habersizdi.

Gülbahar her gün testisini alır çeşmeye gider.Gider ama düşüncesiyle Murat'ı da beraberinde götürür. Testisini doldurur. Penceresinin önündeki zerdali ağacını sular,ama bu işleri yaparken hep Murat'ı düşünmektedir. Bir gün çeşme başında Murat'ı gördü. Heyecanını gizleyemedi Gülbahar. Elleri titriyor, yüzü durmadan renk değiştiriyordu. Murat dayanamadı sordu:

-Beni sevdiğini söylüyorlar köyde, doğrumu bu?

Gülbahar bu sefer daha da heyecanlandı, bir şey diyemeden kaçamak bir bakışla Murat'ın yüzüne baktı, hızla oradan uzaklaştı. Bakış o bakış... Murat'ında içine bir ateş düşmüştür. Her gün çeşme başında buluşmaya başlarlar. Murat'ın babası bunu duyar. Oğlunun bir fakir kızıyla ilgilenmesini istemiyordur. Komşu köyden bir kızla Murat'ın nikahını kıydırır. Bütün umudunu yitiren Gülbahar ekmekten aştan kesilir. Günlerce ağzına bir şey koymaz. Artık her şeyin bittiğine kanaat getirir ve kendisini, büyük bir umutla beslediği zerdali ağacına asar. Çünkü davul zurna sesleri köyün sessizliğini yıkmıştı, gelin geliyordu. Her şeyden habersiz Murat pek düşünceliydi. Haberi duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Kendisine ve insanlara dünyaya lanet ediyordu. Çok geçmeden aklını kaybetti. Bir daha da eski haline gelemedi.


PENCEREMİN ALTINDA ZERDALİ DALI MISIN

Penceremin altında da a beyim
Zerdali dalı mısın?
Düşkün düşkün duruyonda a beyim
Benden sevdalımısın?

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

Penceremin altında da a beyim
Kitap açmış okuyor.
Perçemine yağ sürmüşte a beyim
Yel estikce kokuyor.

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

Pencereden bakıyor da a beyim
Şeker olmuş akıyor.
Bu sevda nasıl sevda a beyim
Beni candan yakıyor.

Hep kara leylide bakışır aman
Kaşları gözlere yakışır aman.

Ay Deresi

Kırkpınarlı asker Mehmet, Hasanpaşalı iki arkadaşıyla izine gelirler. Hasanpaşalı arkadaşının birisinin düğünü vardır. Doğrudan Hasanpaşa'ya giderler. Orada arkadaşının düğününü yaparlar ve eğlenirler. Mehmet köyüne gitmek için izin ister, fakat arkadaşları izin vermez, çünkü hava çok bozuktur. Derler ki; “ Bir hafta kadar bizim köyde kalalım. Hem de bu havada biraz sakinleşir ve hep birlikte gideriz, biz seni bekleriz derler. Aradan bir hafta geçer ve hava da biraz sakinleşir. Mehmet'in izine geldiğinden ailesinin haberi yoktur. Çünkü o zamanlarda ulaşım ve haberleşme çok zordur. Kırkpınar bir yayla köyü olduğu için bütün imkanlar kısıtlıdır. Neticede bir hafta sonra Mehmet ve iki arkadaşı yola koyulurlar. Yolculuk at üzerinde yapılır. Tam yolculuk esnasında ani bir tipi bastırır. Hasanpaşalı askerler geri dönelim der fakat Mehmet dönmek istemez ve yola devam ederler Ay Deresi yakınlarına kadar gelirler. Orada Hasanpaşalı iki asker donarak atlarından düşerler, az ileride de Mehmet atından düşer ve donarak ölür. Orada bir hafta kalırlar. Atlar da başlarından hiç ayrılmaz, karları deşeliyerek buldukları otları yerler ve böylece atlar hayatta kalır. Aradan bir hafta geçmesine rağmen Hasanpaşalı askerler dönmeyince aileleri meraklanır ve aramaya koyulurlar. Yolda ilerlerken önce iki askerin, ardından da az ileride Mehmet'in ölüsünü bulurlar. Kırkpınar'a haber salarlar, onun da ailesi gelir. Ağıtlar yakılmaya başlanır. Mehmet'in annesi de gelir. Mehmet'in ölümü üzerine ilerleyen zamanlarda ailesi evlat acısını bir nebze de olsa dindirir diyerek bir evlatlık çocuk alırlar. Fakat baba evlat acısına dayanamaz ve kısa zaman sonra ölür, ardından da anne evlatlık çocuğunu alır ve köyden temelli olarak ayrılır. Bir habere göre anne de fazla yaşamamıştır... Ve köyde onların hayalleri ve anıları nesilden nesile aktarılır..

Mezar Arası - Hıdırlık Türküsü
Anadolu’da her yörenin Türküsü olarak bilinir.(Kütahya,Konya,Amasya gibi.) Yeşillikler içindeki Hıdırlık Tepesi,türbesiyle birlikte Kütahya’nın her yerinden görünen ve yıllardır mesire yeri olarak bilinen bir mevkimizdir.Bu güzel tepe 1960’lı yıllara kadar eteklerinde bulunan Sultanbağı ve Gökçimen(Hmidiye) mahalleleri gençleri arasıda sahiplenebilmek için mahalle kavgalarına sahne olmuştur.Bahar aylarında hangi mahalle yenerse tepe onların kontrolüne geçermiş.Diğer mahalle sakinlerini Hıdırlığa sokmazlarmış.Kavgalarda kama,bıçak,değnek,sapan vb.aletler kullanırlarmış.Bundan 80 yıl kadar önce yine böyle bir kavga zamanındaGökçimen mahallesi delikanlılarından 3-5 ay önce askerden gelen Kazım;öğle yemeği için annesinden cimcik yapmasını ister.Annesi işe koyulur.Bu arada Kazım annesine yemek oluncaya kadarHıdırlık’a dolaşıp geleyim,arkadaşlar ne alemde bir bakayım der.Annesi:oğlum cimciği ateşe koyuyorum yiyipte git derse deKazım anne sen hazırlayıncaya kadar ben gelirim deyip evden çıkar.Hıdırlık eteklerindeki iki mezarlık arasında Sultanbağı gençlerinden sevdiği,tanıdığı Arabacı Musa ile karşılaşır. Hıdırlık yüzzünden hasım olduklarından tartışıp kavgaya tutuşurlar.Kazım’ın üzerinde hiç bir şey yoktur.Musa dövüleceğini anlayınca kamasına sarılır ve Kazım’a rasgele saplamaya başlar.Kazım aldığı bıçak darbeleri ile yığılır kalır.Musa kaçar.Bu arada bir hayli zaman geçtiği halde oğlu gelmeyen Kazım’ın annesi”cimcikte soğudu,nerde kaldı bu oğlan”diye sokağa çıkar.Bakar ki bütün insanlar “Kazım vurulmuş”çığlıklarıla koşuşturuyorlar.Duyduklarına inanamaz,onların arasına katılıp oğlum evladım çığlıklarıyla koşarak mezar arasına gelir.Bir de ne görsün yiğit delikanlı Kazım kanlar içinde yerde yatıyor.Annesi üzerine kapanıp feryat figan içinde üzüntüye garkolur,ağıtlar yakmaya başlar.Hıdırlık yüzünden bir delikanlı daha kaybedilmiştir.Musa yakalanıp hapse atılır.Bu olay üzerine yakılan ağıtlar günden güne hüzünlü bir Türküye dönüşür.(Misket akordu ile çalınıp söylenir.) Mezar Arasında Harman Olurmu Kama Bıçak Yarasına Derman Olurmu Kamayı Vuranda İman Olurmu Aslanım Kazımım Efem Yerde Yatıyor Kaytan Bıyık Saat Köstek Kana Batıyor. Mezar Arasından Atlayamadım Cephanem Döküdü Anam Toplayamadım Birtek Düşmanımı Haklayamadım Aslanım Kazımım Efem Yerde Yatıyor Kaytan Bıyık Saat Köstek Kana Batıyor Hıdırlktan Çıktım Yan Basa Basa Ciğerim Sökülüyor Kan Kusa Kusa Seni Vuran Zalım Arabacı Musa Aslanım Kazımım Efem Yerde Yatıyor Kaytan Bıyık Saat Köstek Kana Batıyor Mezar Arasında Kanlı Kasaplar Adam Sevdiğine Aman Kamamı Saplar Mezarıma Gelsin Bütün Ahbaplar Aslanım Kazımım Efem Yerde Yatıyor Kaytan Bıyık Saat Köstek Kana Batıyor Mezar Arasında Ötmesin Kuşlar Hayırdır İnşALLAH Gördüğüm Düşler Cenazeme Gelsin Bütün Dervişler Aslanım Kazımım Efem Yerde Yatıyor Kaytan Bıyık Saat Köstek Kana Batıyor Kaynak:Aksu Mecmuası 1965 Muazzez Özker

Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına
İTÜ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ KURT: ''EĞER Kİ TÜRKÜNÜN NE AMAÇLA YAPILDIĞI VE NEYİ ANLATTIĞI BİLİNMİŞ OLSA, ELEŞTİRENLER HERHALDE BAŞLARINI ÖNE EĞERDİ'' Türküler eleştirilmek istendiğinde, sözleri anlamsız bulunduğunda genellikle örnek gösterilen ''Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına'' adlı Türkünün baştan sona doğruları anlatan, ilk bakışta anlamsız gibi görünse de ozanın ince zekâsıyla hiciv sanatının çok güzel örneğinin sunulduğu bir eser olduğu bildirildi. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Görevlisi İrfan Kurt, ''Halk kültüründe hiciv ve 'Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına' gerçeği'' adlı makalesinde bu Türkünün anlamını irdeledi. Türkünün Kastamonu'nun Tosya ilçesinden derlendiğinin hatırlatıldığı makalede, Türküde anlatılmak istenenin ne olduğunun anlaşılabilmesi için, hem Türkünün çıkış nedeninin hem de yöresel özelliklerin bilinmesi gerektiği vurgulanıyor. ''Kuru ekmeğe tepki''- Makalede, Türkünün hikâyesi şöyle anlatılıyor: ''Dönemin beyi tarafından halk ozanlarının yönetim aleyhine söz söylemeleri yasaklanmıştır. Bu yasağın yanı sıra saz çalıp Türkü söyleyen ozana bir eğlencede kendilerine Türkü çalması emrivakisi yapılmış, bir kenara da kuru ekmeklerden oluşan yemek konmuştur. Bu ortamda bu Türkünün çıktığı söylenmektedir. Ozan da kendisine yapılan bu haksızlığı onlarla dalga geçerek dile getirmiştir.'' Manda Söğüt dalına nasıl yuva yaptı? Bazı kişiler tarafından saçma bulunan 'manda yuva yapmış söğüt dalına' sözlerinde anlatılmak istenen ise şöyle ifade ediliyor: ''Tosya bilindiği gibi pirinci ile ünlüdür. Çeltik tarlalarının sürülmesinde kullanılan manda yazın sıcağında göletlere yatarak az kıllı olan derisini hem serinletmek hem sineklerden korumak amacıyla çamura bular. Bunun için de göletlerin ve çeltik tarlalarının kenarlarında bulunan ve dalları da suyun içine kadar uzanan salkım söğütlerin dalları üzerine, gölgesine yatar. İşte mandanın söğüt dalına yuva yapması budur.'' 'Yavrusunu sinek kapması' ifadesinin de yavrunun sinek tarafından ısırılması anlamı taşıdığının belirtildiği makalede, çünkü yörede 'kapmak' sözünün ısırmak anlamında kullanıldığı, bir tür sineğin hayvanların kuyruk altlarına girip ısırmasının hayvanı delirten ve oradan oraya sıçratan bir olay olduğu belirtiliyor. Türküdeki sözler ve anlatılmak istenenler; Ardından ''gördün mü?'' sözcüğü ile Türküye devam edip akıl almaz olayların olduğunu vurgulayıp alay etmek amacı taşıdığının kaydedildiği makalede, Türkünün anlamı hakkında şu bilgiler veriliyor. İkinci kıtadaki 'Öküzün torbadan düşmesi' ise öküzlerin hem yemlenmesi, ekine zarar vermemesi, hem de zaman kazanmak için boyunlarına takılan yem torbasının öküzün boynundan çıkması ve öküzün yemeden içmeden kesilmesi anlamını taşır. Üçüncü kıtadaki müezzinin minareden uçması da erenlere karışması, ermesi anlamındadır. Bağlantı bölümünde de tirit yemeğini emeği karşılığı hak ettiğini anlatıyor. Türkü baştan sona doğruları anlatıyor. Fakat ilk bakışta anlamsız gibi görünse de ozanın ince zekâsıyla hiciv sanatının çok güzel örneğinin sunulduğu bir eser olduğu ortada.

Kütahya´nın Pınarları
Bu Türkü bundan bir asır kadar önce , ihtişamlı , güzel , delidolu , hoppala , zıppala olduğundan Deli Düve lakabı takılan bir kadın ile Asalı sülalesinden bir delikanlı arasında geçen aşk hikayesi üzerine yakılmıştır. Deli Düve’nin şaibeli bir yaşantısı vardır. O dönemde tüm delikanlılar onu elde etmek için uğraşırlar. Bunların arasında Asalı Deli Düve’yi nikahına alır ve ona bir ev açar. Deli Düve’de gözü olan diğer delikanlılar bu olayı içlerine sindiremezler. Nasıl etsekte , Deli Düve’yi Asalı’nın elinden alsak diye planlar kurmaya başlarlar ve planlarını hazırlarlar. Kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır , hem de ona kin bağlarlar. Aradan bir hayli zaman geçer , bu genç ve güzel gelin birkaç delikanlı tarafından tehdit edilmeye başlar. Delikanlılar , “kocandan ayrılacaksın , yoksa seni dağa kaldırırız , kocanın da gözlerini kör ederiz” diye aracı bir kadın ile haber salarlar. Deli Düve önceleri aldırmaz ve kocasından saklar , onu sevdiği için de bir türlü kötülük etmelerine razı olmaz ve delikanlılara şöyle haber yollar. “Ne olur , kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın , ne isterseniz yapayım” der. Bunu haber alan delikanlılar Deli Düve’yi kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına “biz ondan istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin “ derler. Bunu duyan geç gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Daha önceden çeşme başında tuzak kuran delikanlılar kadının koşarak geldiğini görünce önüne çıkar ve hazırladıkları atın üzerine atarak kaçırılarken genç gelin çığlık atar , sesi duyan kocası Asalı yardımına koşar. Kocasının geldiğini gören delikanlılar hazır vaziyette beklemeye başlarlar. Aralarındaki kanlı döğüş sonunda Asalı oğlu Vehbi isimli delikanlı bıçak darbeleri ile ölür. Delikanlılar Deli Düve’yi dağa kaldırırlar ve de emellerine ulaşırlar. Öte yandan oğullarının kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını , başlarını yolarlar. Bu olayın duyulması üzerine yakılan ağıtlar dilden dile dolaşarak günümüzde söylendiği şekilde Türkü haline gelir. Türkünün sözleri: Kütahya’nın pınarları akışır Zaptiyeler kol kol olmuş bakışır Asalı’ya çuha şalvar yakışır Aman , aman Vehbi öylede böyle olur mu Ah sen ölürsen Dünya bana kalır mı Salım geldi musallaya dayandı Mor cepkenim al kanlara boyandı Seni vuran zalim nasıl dayandı Aman , aman Vehbi öylede böyle olur mu Ah sen ölürsen Dünya bana kalır mı Yöre: Kütahya

Kırmızı Gül Demet Demet 2
Kırmızı Gül Demet Demet Ali diye bir oğlan varmış zamanında.Savaş patlak vermeden evvel gönül vermiş bir güzele, evlenmiş ve evliliğinin daha kırkı çıkmadan askere çağrılıvermiş.Ali sevdiğini anası ile bir başına bırakıvermiş ve askere gitmiş.Ali askere gitmesinden epey bir süre geçmesinden sonra savaşın bittiği haberi gelmiş köye Ali nin anası ile sevdiği mutluluk sarhoşu olmuşlar.Ali nin içinde bulunduğu grubun şehre dönüş tarihi belli olmuş bunun üzerine anası ve karısı başlamışlar hazırlığa.Ve o gün geldiğinde anası demişki: "Kızım ben gidip tren istasyonunda bekleyeyim oğlumu sende hazırlıkları tamamla evde" deyip tren istasyonun yolunu sabahın köründe tutmuş.Anası başlamış beklemeye.Bir tren gelir biri gider ve oğlan gelmezmiş.Anası hava kararıncaya kadar beklemiş ve oğlan gelmemiş.Umudunu kesen ana evin yolunu tutmuş. Eve geldiğinde gelinin odasında sesler geldiğini duyup kapıya yanaştığında içerde bir erkek olduğunu anlar.Bizim Anadolunun anası namusunu kirli bırakırmı içerden tüfeği kaptığı gibi odaya dalıverir ve yorgana doğru boşaltır mermileri.Ortalık kan gölüne dönmüştür.O arada yorgan sıyrılıverir yatağın üstünden.Birde ne görsün iki yıldır askerde olan oğulcuğu ile ona gözü gibi bakan gelini yatağın içersindedir.Meğersem anası istasyonda beklerken görememiştir oğlunu, oğlanda koştura koştura eve gitmiş ve sevdiceğini yalnız bulunca dayanamamıştır.Bundan sonra ana az olan aklını da yitirip yollara düşer ağzında bir Türkü; Kırmızı Gül Demet Demet ..... Yöre: Erzurum

Kırmızı Gül Demet Demet 1
Kırmızı gül demet demet, Sevda değil bir alamet, Balam nenni, yavrum nenni Gitti gelmez ol muhannet Şol revanda balam kaldı, Yavrum kaldı, balam nenni... Nenni ya! Nenni ki nenni!. Yavrum nenni! Bir demet kırmızı gülle gelen nenni!. Nasıl oluyor derseniz, Türkünün dilini açmak gerek... Varıp sormak gerek Türküye : ''Ey Türkü nedir bu demet demet kırmızı gül ve de nenni!. Yavrum nenni... Balam, nenni''. Bu demet demet gül hem de kırmızısından, sevgiliye duygu mu taşıyor? Neden kırmızı gül de kır papatyaları değil? Şöyle sarılı beyazlı, düz sarılı, öküz gözü gibi, kırdan toplanmış papatyalar değil de, demet demet kırmızı gül? Onların sevgi dili yok mu?. Onlar duygu simgesi gül kat... Ama bir tek!. Benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kır çiçekleri kadar engin, kır çiçekleri kadar zengin ve doğal, demiş olmazmısın? Ama senden iyisini bilecek değiliz ya!. Kırmızı gülü seçmişsin sen. Hem de demet demet... Ha bir de 'balam' meselesi var! Yavrum diyorsun... 'Nenni' diyorsun 'Gitti gelmez' diyorsun. Yoksa bir ananın balasına, yavrusuna çağrısı mı bu? Şol Revan'da kalan balası üstüne mi söylenmiş?. REVAN, bugünkü adıyla ERİVAN, yani günümüzde Ermenistan'ın başkenti... Türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla 17. yüzyıl sonrası... Neden derseniz, REVAN Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. Ama bir ara elden çıkmış, Safeviler işgal etmiş. Yıl 1635. Dördüncü Murat ikiyüzellibin kişilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemiş. Sekiz ay, yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda, REVAN yeniden Osmanlı topraklarına katılmış. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş. Mal götürüp, mal getirmişler... Memet de gidip gelen kervancılardan birisi... Anasının da tek 'balası'... Tek oğlu!. Erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar... Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, REVAN'da satıyor Memet... Memet de Memet hani... Karayağız bir delikanlı... Taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar güçlü. Bir de alışkanlığı var Memet'in. Her akşam tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına.. Anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti... Sevgi saygı simgesi. Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana... Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor... Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın. Rüyaları hep Memet üstüne... REVAN yollarını düşlüyor hep. Kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı. Kanter içinde uyanıyor. hayra yormaya çalışıyor. Kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor. Bir hortum, yutuyor kervanı. Koca kervan döne döne göğe çekiliyor. Geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kalıyor. Memet'i arıyor gözleri. Kara yağız, kaytan bıyık Memet, ellerini uzatıyor anasına. 'Tut ellerimi' diyor. Ama ne gezer. Anasının elleri boşlukta kalıyor. Sözün kısası günü gelip de kervan REVAN'dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor. Kervanın dönüşünü dört gözle bekliyor. Bazen kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor .Bazen de tersi oluyor . Kervanın dönüşü, bayram gibi! Kimi kocasını, kimi yavuklusunu karşılıyor. Kimi analar da oğlunu. Sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler. Yemen seferinden döner gibi. Gerçi savaş dönüşü değil ama; hastalığı sağlığı var... Karı var, ayazı var!. Bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış. Veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı. İlkin bir ateş sarıyor bünyeyi. Kusma, iltihap, baş dönmesi. En sonunda da sayıklama. Artık kurtuluşu yok. Sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı. En erken üç gün. En geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama... Kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın. Sevgiliye özlem, alınan armağanlar. Söylenecek güzel sözler. ''Sensiz olamam. Sen benim her şeyimsin. Güne seninle başlıyorum. Seninle bitiyor gecem. Zaman yitirmemek gerek demiştin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir ses; ne bir nefes. Düşlerdeki yerin hariç. Oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık. Öyle demiştik. ''Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için''. Bunları sen söylemiştin. Sıcaklığın avuçlarımdaydı. Kuytu bir sokak arası mıydı?. Yoksa aşıklar yoluna girişte miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde. Bir de kuşların bitmeyen şakımaları. Ne de güzel batmıştı güneş. Alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an. Akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan?. Yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli. Bahar mı kokuyordu saçların. Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle sevgili. Ben şimdi senden uzak. Seni sayıklıyorum. Ellerini tutabilsem yeniden. Yüzüme dokunsa saç tellerin. Ama ne gezer!. Kuytulardan kaybolmayı severim demiştin. Aniden yok oluyorsun düşlerimden. Ellerim boşta kalıyor. Hem anamın hıçkırığı niye. Uzattığım ellerimi tutsa ya! Ateşler içindeyim. Bildiğim Türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda. Gurbet elde baş yastığa gelende, Gayet yaman olur işi garibin, Gelen olmaz giden olmaz yanına, Bir çalıdır mezar taşı garibin. Bir çalının dibine gömüyorlar Memet'i. Söylenecek sözleri, sevgiliye, anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. Kara toprak alıyor bağrına. Gençmiş... Sevenleri varmış... Anası yavuklusu yol gözlüyormuş. Ecel bu! Kimini sele, kimini yele verir. Memet'i de Revan'da vebayla yakalıyor. Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet. Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor. Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artık bir çalıdır mezar taşı Memet'in!. Bir tek Memet değil vebaya teslim olan. Kervanın çoğu kırılıyor. Sahipsiz mezar oluyor Revan ' da. Kalanlar perişan. Utangaç. Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki... Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi... Ağır ağır Erzurum'a giriyor kervan. Analar, bacılar, sevgililer, oğullar, eşler... Meraklı gözlerle karşılıyor kervanı. Aradığını bulan sarmaş dolaş. Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aradığını bulamayanlar, ilk rastladığına soruyor. ''Oğlum Memet'im nerede. Birlikte çıktınız kervana. Nerede kaldı''. Sen sen ol da gel yanıtla. "İlkin kusma başladı. Sonra da bir ateş. En son sayıklama başladı. Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. Titreye titreye sayıkladı. Yedi gün dayandı Memet. Sonra... Sonra bir çalının dibine gömdük onu''. Gel de söyle bunu. Söyleyebil!. Hem de anasına... O ana deli olup dağlara düşmez mi?. Avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi?. Kırmızı gülden merhemlik istemez mi?. Karayağızın güzeli oğlunu, canından parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi? Ölümün hepsi kötü. Ana, baba, anneanne, dede. Hepsi kötü. Dün var olan... Soluyan, nefes alan; nefes veren. Bir anda yok artık. Yerinde yeller esiyor. Şekli şemali, son sözleri, yavaş yavaş yok oluyor. Belleklerden siliniyor. Yaşlı ölümü neyse ne! ''Öldü de kurtuldu" diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradı gözünde gidenler. Anadır, alıyor veriyor. veriyor alıyor. Oluru yok. Diline kırmızı gülleri doluyor. Ol tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dağ yolları. Dilinde Türküsü. Gönlünde oğlunun hayali. Deli olup dağlara düşüyor. O'nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül, dilinde ''Kırmızı gül demet demet. Sevda değil bir alamet Şol Revan'da balam kaldı. Yavrum kaldı''... diye diye haykırdığını söylediler. Kırmızı gül demet demet Sevda değil, bir alamet Balam nenni, yavrum nenni, Gitti gelmez ol muhannet, Şol Revan'da balam kaldı, Yavrum kaldı, Balam nenni, Kırmızı gül her dem olmaz, Yaralara merhem olmaz Balam nenni, Yavrum nenni, Ol tabipten derman gelmez Şol Revan ' da balam kaldı, Yavrum kaldı, Balam nenni. Kırmızı gülün hazanı, Ağaçlar döker gazalı, Karayağızın güzeli Şol Revan ' da balam kaldı, Yavrum kaldı, Kaynak: Yaşar Özürküt Öyküleriyle Türküler 2 İstanbul, 2001

Ah Bir Ataş Ver
Çanakkale Boğazı, Nağra Burnu açıkları 4 Nisan 1953, Saat 02:15 Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland şilebi ile Çarpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birkaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı Türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, her şey yine aynı sözcüklerle anlatıldı; konuşabilirler, Türkü söyleyebilirler ve hatta sigara bile içebilirler. şamandıradaki telefon hattının öbür ucundan, tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan hüzünlü ama başı dik Türküsünü dinledi. Çetin Bozalan İzmir

Sevdiğime Varamadım (Abum Abum Gız Abum)
Yöre: Tokat/Reşadiye Vaktiyle, Niksar´ın bir köyünde genç bir ilkokul öğretmeni varmış. Güzel bir köylü kızı sevdalanmış bu öğretmene.. Hem kendine sevdalanmış, hem de öğretmen ya;o zamanda mühim bir meslek, herkesin hayallerini süslermiş öğretmenlik. Öğretmen bey de boş değilmiş bizim sevdalı kıza.. Bunlar konuşmaya başlamışlar, yani sevdalarını,yüreklerini açmışlar birbirlerine.. Bir süre sonra, öğretmenin tayini Niksar´ın içine çıkmış. Kızı almış bir dert, anasıyla (abusu) konuşmuş, "gidecem öğretmenle,seviyorum onu),lakin anası izin vermemiş.. "Onunla bir olamazsın, O koskoca öğretmen bey, sen bir köylüsün, denk değilsiniz" demiş. Öğretmen gitmiş, hem de öyle bir gitmiş ki ne aramış kızı me sormuş, ne de mektup yazmış. Bizim sevdalı kızı köyden bir çobana vermişler sonra.. İşte bu Türküyü derleyen ve kaynaş kişi olan Ali KAYA ve Çakır USTA´dır bu düğünün mehterleri (Zurna çalanlar). Kız, "kız başı yıkama" (Reşadiye´de bir düğün geleneği) sırasında ağlayarak, mani yakmış boyle: "abum abum kız abum sensin sebebim abum" beni yaktın sen abum" diye.. Çakır usta ve Ali KAYA da bu sözlerden esinlenerek, bu Türküyü yöremiz kültürüne ve Türküler hazinemize kazandırmışlardır Kaynak: Çakır Usta (Kamil KAYA) Derleyen: Ali Kaya

Türkülerde Turna
Türküler hayatımızın âdeta vazgeçilmez bir parçasıdır. Türk insanı Türkülerle konuşmuş, Türkülerle dertleşmiş, Türkülerle hasret gidermiş, Türkülerle acılarını, sevinçlerini dile getirmiş, Türkülerle selâm uçurmuş o yara, Türkülerle selâm almış o yardan. Dolayısıyla Türküler kültürümüzde önemli bir iletişim aracı olmuştur. Bu yüzden, Türkülerde kullanılan her bir sözün kendine özgü derinliği ve anlamı bulunmaktadır. Türkülerde kullanılan kavramlarla ilgili yapılacak anlam çözümlemeleri ile bu durumun daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz. Türkülerde kullanılan kavramların hiçbiri gelişigüzel yer almış değildir. Her bir kavramın kendine özgü bir çağrışımı bulunmaktadır. Kimi zaman ayrılığın önünde en büyük engel olarak karlı dağlar görülmüş, onların aradan çekilmesi ile hasret çekenlerin kavuşacağı dile getirilmiş; kimi zaman da kahpe felekten şikâyet edilmiş. Kimi zaman güllerle konuşup dertleşmiş, ovalara seslenmiş, taşlarla konuşmuş, ceylanlarla dertleşmiş; kimi zaman da Ferhat olup dağları delmişiz. Bu yüzden Türkülerde yer alan sözlerden çok, o sözlerin bir araya gelmesini hazırlayan olaylar zincirini çok iyi bilmek gerekir. Türk kültüründe kutsal sayılan birçok kuş türü içerisinde turnanın ayrı ve özel bir yeri bulunmaktadır. Çünkü, göklerin özgürlük sevdalıları olarak bilinen turna kuşlarının, Gök Tanrı yı temsil ettiği varsayılmış ve ona kutsal bir kimlik yüklenmiştir. Aynı kutsal kimliğin İslâm tasavvuf geleneği içerisinde de sürdüğünü görmekteyiz. Gururlarına düşkün, son derece sade bir hayat tarzını tercih eden turna kuşları, gökyüzünün engin maviliklerinde uçarken, her bir kanat vuruşları müziğin notaları gibi ahenkli, şiirin sözleri gibi armoniktir. Onların simgesel görüntüleri içerisinde, birçok imgesel anlam da ortaya çıkmaktadır. Bu imgelerin her birinin ayrı ayrı çözümlenmesi ile, turnaların Türk kültürü içerisindeki somut değerleri anlaşılmış olur. Turnalar kimi zaman coşkunun, kimi zaman hüznün, bazen de mutluluğun habercisi olmuşlardır. Birçok halk şiirinde, özellikle halk Türkülerinde duyguların anlatımında turnayı aracı olarak görürüz. Turnanın Türkülerde bu kadar geniş yer almasında, onun Türk halkı tarafından çok sevilmesi etkili olmuştur. Türkülerde turna kuşunun çok yaygın olarak kullanılmasının birçok nedeni bulunmaktadır. Bunların arasında en önemli yeri, -turnanın göçmen bir kuş olması, diyar diyar gezmesinden ötürü-, onun haber getirip götürme görevini üstlenmesi tutmaktadır. Bu özelliklerinden ötürü turnalar gurbette kalanın, hasret çekenin, nazlı yârdan ayrı olanın duygularına tercüman olurlar. Kimi zaman haber götürür, kimi zaman da haber getirir. Kimi zaman da kendisiyle dertler paylaşılır. Geniş bir coğrafyada ve farklı kültürlerde yer edinmiş olarak karşımıza çıkan turnayı, Türk insanı giyiminde, kuşamında, halısında, kiliminde, oyasında, eşiğinde, beşiğinde, velhasıl her eşyasında motif olarak kullanmıştır. Turna Kuşu, Orta Asya dan Japonya ya oradan da Kore ye kadar geniş bir kuşakta mukaddes olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda turna, Alevilik ve Bektaşilik kültüründe de çok önemlidir. Alevîlikte turna ve güvercin kutsal sayılan iki kuştur. Bu kuş, Alevî-Bektaşi folklorunda da önemli bir rol oynar ve Hz. Ali yi temsil eder. Yine Ahmet Yesevi, turnaya dönüşebilmektedir. Cemin önemli bir unsuru olan semahlardaki hareketlerin her birinin ayrı ve özel bir anlamı bulunmaktadır. Turna Semahı ise, turnanın uçuşunu çağrıştırır. Turnaların gökyüzündeki hareketlerini yansıtan figürlerle semah dönen, döndükçe yükselen canlar Hakla buluşurlar. Turna semahı, bu buluşmayı anlatır. Sesi Ali ye benzetilen turna, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye göç ederken, Anadolu insanından selam götürür, onlardan da selam getirir. “Kim gördü deryada balık izini, Eğildi öptü Kanber in gözünü, Turnalardan işittim avazını, Turnalar Ali mi görmediniz mi?” (Pir Sultan Abdal) Şah Hatai de, turnanın sesini Hz. Ali nin sesine benzeterek ona ilahi bir kimlik yükler. Yemen ellerinden beri gelirken Turnalar Ali yi görmediniz mi? Hava üzerinde semah ederken Turnalar Ali yi görmediniz mi?(Pir Sultan Abdal) Erzurum yöresine ait sıra barlarından dördüncü barın adı da “Turna Barı”dır. Turna Barı nda biri kadın, diğeri erkek olmak üzere iki oyuncu, bir çift turnayı temsil ederler. Oyunda ara sıra ötüşme taklitleri yapılır. İki oyuncunun birbirleri etrafında dönmeleriyle oyuna başlanır. Erkek oyuncu dişiyi aldatarak diz üstü yere çöktürür. Etrafında üç devir yaptıktan sonra sırtına çıkıp oynar. Sonra da yine erkek tarafından kaldırılır ve oyun biter. Turna barı, düğünlerde Erzurum kadınlarınca da oynana gelmiştir. Oyunda turnanın hareketlerini taklit eden figürler vardır. Barın belirli bir yerinde erkek dişiyi çökmeye mecbur edince, seyircilerden biri dişinin önünde fındık, badem gibi şeyler koymayı unutmaz. Dişi, turna, bunları kuşun hareketlerini taklit ederek yer ve erkeği gözüyle takip ederek etmeye başlar. Erkek turna dişinin sırtına çıkarken kanatlarını çırpar. Bunun asıl mânasını çözmek güç değildir. Bölgenin en uzun ömürlü barlarından olduğu, Asya da da çeşitlerinin bulunmasıyla sabittir. Turna sürüleri göç ederken genellikle “▲” biçiminde uçarlar. Bu onlara has bir uçuş tekniğidir. Turnalar, çiftler halinde yaşarlar ve tek eşli bir hayat sürerler. Yuvalarını diğerlerinden ayırırlar. Eğer bir avcı turnanın birini vurur ya da turna çiftlerinden biri ölürse, geride kalan turna yaşamaya devam etmez ölümü seçer ve kendini suya bırakır. Turna sadece Türk kültüründe değil, Japon kültüründe de önemli bir simge olarak yer almaktadır. 1950 nin ortalarına doğru, 1945 Hiroşima atom bombasının patlaması sonucunda Lösemi hastası olan 11 yaşındaki Sasaki Sadako, hastalığının iyileşmesi için turna kuşu origamilerini yapmaya başlamıştır. Japon inancına göre, 1000 adet turna kuşu origamisi yapıp dilek tutulduğunda, dileğin gerçekleşeceğine inanılır. Sadako, 644 turna kuşu origamisi yaptıktan sonra ölür. Arkadaşları onun yerine sayıyı tamamlamış ve cenaze töreninde mezarına turna kuşlarını koymuşlardır. Bu olay Hiroshima da Dünya çocuk barış gününün oluşmasına ve bugünün onuruna Sadako nun Seatle da bir heykelinin yapılmasına neden olmuştur. Her sene Ağustos ayının altısında kutlanan barış gününde, dünya çapında birçok çocuk tarafından yapılan turna kuşu origamileri Hiroshima ya gönderilir. Türkülerimizde turna motifinin kullanımında üç ana temaya rastlamaktayız. Bunlardan birincisi, haber götüren, ikincisi haber getiren, üçüncüsü de kendileriyle dertleşilen turna. 1. Haber Götüren Turnalar Haberleşmek, bir başka adıyla iletişim insan için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. İlk çağlarda dumanla, güvercinle haberleşen insanoğlu, günümüzde elektronik ortamda karşılıklı konuşup görüşme imkânı bulmaktadır. Teknolojinin henüz gelişmediği dönemlerde, gurbete çıkanlar, vatanından ve sevdiklerinden ayrı kalanlar, haberleşmede çeşitli araçlar kullanmışlar, bunların içerisinde de en önemli yeri turnalar almıştır. Hasretlerini, üzüntülerini, acılarını, kederlerini ya da sevinçlerini Türküler aracılığı ile dile getirmişlerdir. Türkülerde en önemli haber taşıyıcıları da turnalar olmuştur. Turnaların bu misyonu üstlenmelerinde, insanın turna ile oluşturduğu duygusal bağın etkisi vardır. Diyar diyar gezen turnaların haber götürücü olmasından daha doğal bir durum olamaz. Bunu bilen şair, onun vasıtasıyla haberleşir. Turna kendisinden aldığı haberi sılaya götürecek, onlardan aldıklarını da kendisine getirecektir. Dolaylı haberleşme aracı olan turna, tıpkı bir mektubun sonunda konulan üç nokta gibidir. Turnayı gören sevgili, sevdiğinin kendisine neyi söylemesini istiyorsa, onu hissetmeye çalışacaktır. Bir çift turnayı dalda gören şair, buna oldukça içerler. Çünkü onlardan haber bekleyenler var. Bu yüzden şair turnaya yalvarır: “Seversen Mevla yı kalma yollarda Sizi bekleyen var bizim ellerde” (Bir Çift Turna) diyerek, bir an evvel kendisinden aldığı haberi götürmesini ister. Turnalar sadece uçuşlarıyla değil, sesleriyle de insanları etkilemişlerdir. Şair onun ötüşündeki yakıcılık ile kendi durumu arasında paralellik kurar. Eşinden ayrılan turna dertli ötmektedir. “Turnam dertli öttün, derdimi deştin El vurdun, yaremin başını açtın.” (Bir Çift Turna) mısralarında, turnanın dertli ötüşü iki nedene bağlanmıştır. Ya eşinden ayrılmış, ya da yolunu şaşırmıştır. Bilindiği gibi turna, tek eşli bir hayat sürer. Eşinden ayrılmış olması onun hayatının da sona ermesi anlamına gelir. Turnanın bu özelliği ile kendisi arasında ilgi kuran ozan, acısını onunla paylaşır. O da sevdiklerinden ayrılıp gurbet ellere düşmüştür. Bu yüzden turna ile kendi arasında bir yakınlık kurar. Turnalar hiç durmadan kilometrelerce uçabilen ve havada en uzun kalan kuş türlerinin başında gelir. Şair bu durumu bildiği için, turnanın kendi memleketini de durmadan geçeceğinden endişelenir ve ona şöyle seslenir: “Fazla gitmen bizim köye varınca Selam söylen eşe dosta sorunca” Muharrem Ertaş ın çırağı olarak yetişen ve Türkülerinde genellikle Anadolu insanının yanıklığını, hüznünü ve yer yer de sevincini işleyen Keskinli mahalli sanatçı Hacı Taşan (1930-1983), “Allı Turnam” Türküsünde, turnalarla eşe dosta selam gönderilir. “Allı turnam bizim ele varırsan Şeker söyle kaymak söyle bal söyle.” dedikten sonra, turnanın sılaya varınca ne söylemesi gerektiği de tembih edilir. Önce güzel şeyler söyleyecek. Umutla bekleyenlerin umutlarını kırmayacaktır. “Eğer bizi sual eden olursa Boynu bükük benzi soluk yar söyle.” denilecektir. Böylece kendi durumundan eş, dost ve yaran haberdar olacaktır. Aşık edebiyatının önemli isimlerinden olan Gevheri nin “Garip Turna” Türküsünde sıladan, yardan ve sevenlerden ayrı kalmanın, kendisini ne hâle koyduğunu turnalar aracılığı ile sılaya iletir. Gevheri ayrılığın acısını; “A zalim engeller yolumu bağlar Yarimin hasreti ciğerim dağlar” mısraları ile ifade etmektedir. Aşık tarzı Türk şiirinin tanınmış simalarından Erzurumlu Emrah, dost iline giden turnalara, “Uğrar isen yar yanına Eyle selamı selamı.” dedikten sonra, gurbetin ve ayrılığın alnına yazılmış bir yazı olduğunu belirtir. Emrah ın tek arzusu vardır. O da yare kavuşup, onun elinden bade içmektir. Ancak bu arzusunu gerçekleştirebileceğinden de emin değildir. Hayatı hakkında çok fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Ercişli Emrah, “Katar Katar Giden Turnalar” adlı şiirinde, turnalarla sılaya haber gönderir. Emrah, Sılada sevdiğim öz anam atam Daha gözlemesin yollarımızı” der. Emrah esir düşmüştür. Bu yüzden sevdiklerine kavuşmasının ihtimali gözükmemektedir. Turnalara sevdiklerinin yolunu umutla beklememesini söyler. “Gündüz akşama dek ceza ederler Akşam da bağlarlar ellerimizi Musa Eroğlu nun derlediği, Mut yöresine ait “Telli Turnam” Türküsünde, “Telli turnam selam götür Sevgilimin diyarına Üzülmesin ağlamasın, Belki gelirim yarına” diyerek, telli turnadan sevgiliye kavuşmanın yakın olduğu haberini götürmesi istenir. Turna sadece selamı götürmekle kalmaz. Kimi zaman da, her ne şart altında olursa olsun haberi ulaştırması gerekir. “Gidin Turnalar Gidin” adlı anonim Türküde bu durum şöyle ifade edilmiştir: “Gidin turnalar gidin Yarime selam edin Yarim uykuda ise Uykusun haram edin”. Gaziantep yöresinde söylenen “Yüce Dağ Başında Uçan Turnalar” adlı Türküde ise, selam gönderme şarta bağlanmıştır. Eğer yolları bizim köyden geçecek olursa selam gönderilecek, aksi takdirde selam göndermesinin bir anlamı olmayacaktır. Buradan da anlaşılacağı üzere, turnaların güzergâhı da önemli olmaktadır. “Bir selam var göndereyim yarime Bizim köye uğrar ise yolunuz” Turnalar sadece bununla kalmayacak, gurbette kalmış olmanın acılarını da anlatacak. Kimi Türkülerde de, turnanın bizzat gideceği yer belirtilir. Yani tabir yerinde ise, haber götüreceği adres söylenir. “Turnam gidersen Mardine Turnam yare selâm söyle.” 2. Haber Getiren Turnalar Turnalar sadece haber götürmezler, aynı zamandan eşten, dosttan, yarandan haber de getirirler. Haber getiren turna Türkülerinin sayısı da bir hayli fazladır. Bunlardan biri de Pir Sultan Abdal a aittir. Türküde yüce dağ başından süzülerek gelen turnaya seslenen şair, “Yüce yüce dağlardan mı gelirsin Hayır mı gök turnam yardan ne haber?” dedikten sonra, yarinden ayrı kaldığı için çektiği hasreti turnaya anlatır ve yarinin de kendisi gibi hasret çekip çekmediğini öğrenmek ister. Turnalarla erenler arasında bir bağlantı kurulmuştur. Erenler de tıpkı turnalar gibi bir yerde duramazlar, diyar diyar gezerler. Bu durum “Bir Çift Turna” Türküsünde, “Konup göçmek erenlerin işidir Konup göç ki söylenesin dillerde” mısraları ile dile getirilir. Turnalar, avcılardan çok korkarlar. Bu yüzden çok tedirgindirler. Aşık Davut Sulari de, sıladan gelen turnalarla konuşmak, onlardan haber almak ister. Ancak turnaların kendisiyle konuşmaya pek niyetleri yoktur. Ozan turnaları rahatlatmak için kendisinin avcı olmadığını, “Sulari yi avcı sanma Sakin kara taşa konma Bizim yaylalardan inme.” mısraları ile dile getirir. “Bir Çift Turna” Türküsünde de Kars ilinden gelen turnaların garip ötüşleri ve göle konmaya korkmalarını avcı korkusuna bağlar. “Bir çift turna geldi Kars illerinden Öter garip garip bizim ellerde Evrilir çevrilir göle konmaya Korkar ki avcı var göllerde” Katar katar gelen turnalar, beraberlerinde haber de getirirler. Her birinin de oluşturduğu etki farklı farklıdır. Kimisi sıla özlemini bir daha hatırlatır, kimi de sıladan gelen bir haberi ulaştırır. Karacaoğlan, katar katar olmuş gelen turnaların kendi haline bakmalarını ister. Çünkü durumu içler acısıdır. O bu durumunu şöyle ifade etmektedir. “Gittim gurbet ile geri gelinmez Kim ölüp de kim kaldığı bilinmez Ölsem gurbet ilde gözüm yumulmaz Anam, atam bir ağlarım yok benim.” Haber getiren turna Türkülerini genel olarak değerlendirdiğimizde, hemen tamamında gurbet acısının getirdiği yoğun bir beklentiyle karşılaşmaktayız. Bu dramı oluşturan temel unsurları değerlendirecek olursak, mukayeseli bir yaklaşımı görmekteyiz 3. Turnalarla Söyleşme Turnaların Türkülerde yüklendiği bir başka fonksiyon da, kendileriyle dertleşme ve söyleşmedir. Gurbette kalmış, hasret çekenler veya herhangi bir derdini paylaşmak isteyenler turnalarla söyleşir. Ozan “Gitme turnam gitme bir sualim var” dedikten sonra, “Turnam neden düştün sen bu yollara?” diye sorar. Çünkü turnanın durumu hiç de iyi görünmemektedir. “Ağlamışsın gözlerinin yaşına Uğramışsın zemherinin kışına” mısraları bu durumu ortaya koymaktadır. Bir başka Türküde turnanın gitmemesi istenir. “Gitme turnam bizim elden Dön gel ALLAHın seversen Ayrılık ölümden beter Dön gel ALLAHın seversen” mısralarında, turna ile söyleşen ozan, âdeta turnanın kaderi ile kendisininkini benzer görür. “Gitme Turnam Yollar Iraktır” Türküsünde turnanın gitmesi istenmez. Çünkü, ayrılık dayanılmaz bir acıdır. Ozan da gurbete düştüğü için, kimse ne öldüğünden, ne de sağ olduğundan haberdardır. Bu yüzden, turnaların ayrılık ateşine yanmalarını istemez ve onları yolundan çevirmeye çalışır. “Geldim gurbet ele geri dönülmez Kim öldüğü kim kaldığı bilinmez Ölsem gurbet elde gözüm yumulmaz Anam bacım bir ağlarım yok benim” Turnalarla söyleşilen Türkülerde ana temanın ayrılık ve aşk acısı olduğunu görmekteyiz. Aslında her bir Türkünün ayrı bir hikâyesi ve bu hikâyeye bağlı anlam derinliği bulunmaktadır. Biz sadece bu Türkülerden okuyucuları bir nebze olsun haberdar etmek ve bu konuya dikkat çekmeyi arzu ettik. Gıyasettin AYTAŞ Yard. Doç. Dr., G.Ü. Gazi Eğitim Fak. Türkçe Eğitimi Bölümü

Türkülerin ve Öykülerin Yolculuğu
Türküler ve Öyküler bazen seyahate çıkıp, bazen il il bazen de ülke sınırlarını aşarak dolaşmaktadırlar. Bir yerde dinlediğimiz bir Türkü veya öykü, her an bir başka yerde karşımıza çıkabilmektedir.Türkü gibi hoyrat, mani, atasözü, masal, efsane gibi folklorik değerlerin seyatine sıkça rastlamak mümkündür. Türkülerin ve öykülerin bu yolculuğu bazı insanları şaşırtmakta, bazen de inanılmaz hayretlere düşürmektedir. Halbuki konu incelendiğinde görülecektir ki, tarih boyunca savaş, askerlik, zorunlu iskan, ekmek parası gibi çeşitli nedenlerle bir yerden bir yere giden insanlarla birlikte Türküler ve öykülerde göç etmişlerdir. Bu nedenler aralarında yüzlerce hatta binlerce kilometre mesafe bulunan değişik illerde aynı Türkülere veya bir benzerlerine rastlamak mümkün olabilmektedir.Çoğu zaman da Türkü ve öykünün kalıbı aynı kalmakta, Türküde geçen isimler ve yer adları değişmektedir. Olayıda dar kapsamda düşünen, mahalli bazda algılayan bazı kişiler kendi yörelerinde söylenen bir Türküyü başka bir yöre adına duyduklarında "eyvah Türkümüzü çalmışlar" diye serzenişte bulunmaktadırlar. Halbuki folklorda bir yörede söylenen bir Türkü, çoğu zaman diğer bölgelerde de sevilerek söylenebilmektedir. Çoğu zaman da bu Türkünün esas kaynağı da tespit edilememektedir. "Drama Köprüsü Hasan Dardır Geçilmez" Türküsünün bu konuya en bariz örnek olarak verebiliriz. Bu Türkü Trakya Türküsü olarak bilinir. Trakya dan yaklaşık 2000 kilometre uzaklıktaki Kerkük te de bu Türkü yıllardır sevilerek okunur, Suriye nin Halep şehrinde de Arapça olarak okunur, hakeza yıllardan beri Şanlıurfa daki müzik meclislerinde de "Heyyo Hasan" diye okunur. Türkülerden bir kaç örnek vermek gerekirse; Bartın da söylenen "Çocuk oyun Türküsü" nde; Bartın da mahallenin çocukları bir araya gelir uzun bir sırığın ucuna bağladıkları sepetle yanaşırlarmış pencerenin önlerine.Sepetin içine çerez ve yemiş konmasını beklerler. Ev sahibi pencereye geç çıkar veya yemişte cimrilik ederse, çocuklar ev sahiplerine manilerle takılırlar. Benzer bir çocuk oyunun ve Türküsü de "Çömçe Gelin" adıyla Urfa da vardır. Yağmur yağmadığı zamanlar Urfa da yağmur duasına çıkarlar. Çocuklar da Fakirlere bulgur toplamak ve eğlenmek üzere "Çömçe Gelin" diye bir oyun oynarlar. Çöçe Gelin, insan şeklinde bir birine çatılmış iki ağaç parçası üzerine eski bir elbise giydirilerek yapılır. Çocuklar hep birlikte dolaştırarak; Çöçe gelin ne ister, ALLAH tan rahmet ister Göbekli harman ister Koç koyun kurban ister... Ver ALLAH ım ver bir yağmurnan bir sel Şeklindeki tekerlemeyi, kendi ezgisi içinde söyleyerek Çömçe gelini kap kapı dolaştırırlar. Kapısı çalınan kişi Çömçe gelinin üzerine tasla su döker ve kapıya gelen çocuklara bulgur, un, ekmek vb. verilir. Toplanan bulgur, un fakirlere verilir. Ekmek ise Balıklıgöl e götürülüp balıklara yem olarak verilir. Çöçe gelin oyununa yurdun bir çok yöresinde de rastlanır. Bu ve bunun gibi yurt sathında yayılmış bir çok folklorik ürünleri, Türküyü, maniyi ve halk hikayelerini, masalları ele alırsak, bunların bir yöreden başka bir yöreye, bazen de bir ülkeden başka bir ülkeye yolculuğunu, daha bariz bir şekilde görebiliriz. İnsanlar göç ettikçe, bir çok kültür değeri gibi Türküler ve öykülerv de onlarla birliikte göç eder ve göçler devam ettikçe de bu folklorik değerlerin de göçü devam edecektir. Hele mekan kavramını ortadan kaldıran günümüz iletişim ve ulaşım araçları ile bu kültür göçleri daha da hızlanacaktır. Türkiye Türkçesinde Ağıtlar, Prof. Dr. Şükrü Elçin - Kültür Bakanlığı Yayınları s.78 Ankara 1990

« Son Düzenleme: 16 Aralık 2008, 17:03:46 Gönderen: Wolt »

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #3 : 25 Ağustos 2007, 00:27:52 »
Bir Yıldız Doğdu Yüceden
Bir yaz mevsimi koyunculuk yapan bir grup yaylaya çıkar. Bu grup içinde sözlü olan iki de genç vardır. Gençler yaylada rahatça buluşabilecekleri için seviniyorlardı. Çünkü köyde evleri yakın olduğu için komşuların görme tehlikesi vardı. Bir gün iki sevgili gündüzden bir buluşma yeri tespit ederler ve derler ki; bu gece şu kayanın dibinde buluşalım. Gece olur ve oğlan erken saatte kayanın dibinde ayın inmesini ve sevgilisinin gelmesini bekler. Şans bu ya; ay iner inmez arkasından yörede "Sarı Yıldız" adı verilen Şafak Yıldızı doğar ve ay ışığından hiç de farkı olmayan yıldızın şavkı her yeri aydınlatır. Bu yüzden kız da kendisini bir gören olur diye sevgilisinin yanına gelemez. Oğlan da o gece sevgilisi ile buluşmasına engel olan sarı yıldıza bu Türküyü söyler. Yöre: Orta Anadolu Kaynak: Halit Ongan

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #4 : 25 Ağustos 2007, 00:28:44 »
Bodrum Hakimi
Mefharet Hanımın hakim olarak görevli gittiği Bodrum da intiharı ardından, yöre halkının duygularıdır Türkü olan. Keşiflerine giderken at binen, yöre halkını seven, halkça da sevilen bir adalet sözcüsüdür Mafharet Hanım. Farklı söylenceler vardır ama hepsinin sonunda ipi kendi boynuna geçirendir Bodrum Hakimi. Denir ki; sevdiği genci yargılarken eli de dili de varmamıştır ölüm cezası vermeye. O yüzden canına kıymıştır. Bir başka konuşulan; nişanlısının ölümüdür Bodrum Hakimi ne bu hayatı yaşanmaz kılan. Yine söylentiye göre idam cezası verdiği bir gencin abisi, Bodrum Hakimi ni Çatal Adaları na götürüp tecavüz etmiştir. Bunun ızdırabı ile yaşayamayıp geçirmiştir ipi boynuna. İçtenlikle çok sevilmiş bir hakimin ardından, Bodrum da yakılmış bir ağıttır bu. Bodrumlular erken biçer ekini Feleğe gurban mı gittin bodrum hakimi Nasıl astın Mefaret hanım kendi kendini Altın makas gümüş bıçağıyla doğradırlar tenini Hakim hanımın memleketi Kütahya Tavşan Hakim hanımsen eyledin bizleri düşman Nasıl kıydın Mefaret hanım kendi kendini Çifte doktor gümüş bıçağıyla doğradı o beyaz tenini Yöre: Muğla Derleyen: Halil Atılgan, Mehmet Usludan derlemiştir. Kaynak: Türkülerimiz ve Hikayeleri

Yozgat Sürmelisi
Yöre: Yozgat Derleyen: Mehmet Ali ÜNVANLI Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde bin bir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat´tan Akdağmadeni´ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü. O sevgili ki güzelliği Bozok yayla´sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler. Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beş çamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık Türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar´a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediğ, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey´in Türküleri. SÜRMELİ KIZIN ÖYKÜSÜ Sürmeli Yozgat´ta yaşanmış Türk Halk Edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Yozgat Sürmelilerinin ortaya çıkışı 19. yy. sonlarında İkinci Cihan Harbinin sona erdiği dönemdir. Hepsi 96 beyittir. Sürmeli güzel gözlü sevgiliye bir hitaptır. Eskiden genç kızlar dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerlerdi ve gözleri daha alımlı olurdu. Bol feracelerinin içinde sadece gözleri görünürdü kızların. Yozgat Sürmelileri yaşanmış öykülerin getirdiği birer sevda, hatta karasevda Türküleridir. Bu bir anlık sürmeli gözlere bakış, yüreklerde büyük aşklara kara sevdalara başlanmış olur kor düşen yürekler sessiz sessiz yanar, ateşini genişletir ve ağızlardan sürmelinin sözleri olarak dökülür. Söylenen sözlerde acı vardır, hasret vardır, gurbet vardır. Sürmelileri dinlerken bu kadar duygulanmamızın sebebi bu sürmeli öykülerinde yakaladığımız duyguların kendimizde de bir yeri, bir acısının olmasındandır. Kısaca kendi aşklarımızı, hasretimizi buluruz Yozgat Sürmelilerinde. Sürmeli Beyin en tanınmış Türküsü ; Of ooof ! Yozgat seni delik delik anam delerim Kalbur olur toprağını anam elerim Vay vay anam sürmelim Eğer sürmelini yitirirsen anam Koyun olur peşin sıra melerim Vay vay anam sürmelim Of oof ! Çamlığın ardında bir yuva yaptım Yuvamın içinde sürü otlattım Ben sürmelimi gurbete attım Vay vay anam sürmelim Yozgat Türkülerinde hasret, sevda ve hepsinden daha çok yayla ve yayla ile ilgili konular işlenmiştir. Yozgat’ı en iyi anlatan “Türkü Yozgat Sürmelisi”dir. Sürmeli Türküsünden bir dörtlük şöyledir. Dersini almış da ediyor ezber Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler Bu dert beni iflah etmez del eyler Benim dert çekmeye dermanım mı var

Yörük Ali
Yöre: Aydın Bu Türkünün daha bir çok kıtaları, Ege havalisinde söylenmekte ise de, muhite göre değişmeler olmaktadır. Biz, buraya meşhur olmuş on kıtasını aldık... (Efelerin efesi) kelimeleri üzerinde dikkatle durulacak olursa, Yörük Ali´nin muhiti dahilinde olan ve tarihi eserleriyle meşhur (Efes) meydana çıkmaktadır... Yörük Ali (1896-1953) Istiklal Savaşımızın başlarında birçok yararlıklarıyla meşhur olmuş efelerdendir. Nazilli köylülerindendir. Ailesi Sarı Tekeli adlı bir Türk aşiretinden olup, Ayvazoğulları lakabıyle anıhr. Üç sene çetecilik ettikten sonra, hükümete dehalet etmiş, Yunanlıların Izmir´i ve Aydın´ı işgal etmesi üzerine, Çine´nin Yağcılar köyünde tekrar bir küçük çete kurmuştur. 15 Haziran 1920´de Menderes nehrini 50 arkadaşıyla sallarla geçerek Malkoç tren köprüsünü muhafaza eden Yunan karakolunu imha etmiş ve silahlarını almıştır ki, Aydın ve Köşk cephesinde bir buçuk sene kadar vuruşan ve Aydın´ın içindeki savaşta çok yararlığı görülen bu alay´ın adı, 57. nci Tümende (37. nci Yörük Ali Efe Alayı) ismi ile hala anılır. Efe´ye Istiklal madalyası ve Milis albaylığı rütbesi verilmişti. Milli Mücadele´den sonra, çiftlik ve ticaretle meşgul olan Efe, altısı erkek olmak üzere dokuz evlat yetiştirmiştir. 1953 yılında vefat etti.

Yüksek Yüksek Tepeler Ev Kurmasınlar
Eski zamanlarda Malkara’da 15 yaşlarında Zeynep isimli güzel bir kız vardır. Bir gün köyde Ağa’nı bir düğünü olur. Düğünde eğlenceler ve at yarışları yapılır. At yarışlarına uzaklardan gelen Ali adında bir genç te katılır. Ali gönlünü düğünde gördüğü Zeynep’e kaptırır. Köyüne dönünce babasına Zeynep’i istetir. Ali’nin Köy’ü uzak olduğundan Zeynep’in ailesinin pek gönlü olmaz ama gönüllü gönülsüz verirler. Düğün yapılır, Zeynep Aili’ni köyü’ne gelin gider. Ancak ailesinden ayrı olmaya alışık olmayan Zeynep tam yedi yıl ailesini göremez. İçindeki hasret büyüdükçe Türküler yakmaya başlar, düğünlerde söyler. Zeynep’in kocası Ali’de bu duruma aldırış etmez, yeri geldilçe Zeynep’i döver, O’nu hor görür. Zeynep üzüntüsünden hastalanıp yataklara düşer. Çevredekiler en sonunda dayanamayıp Zeynep’in anasını, babasını çağırırlar. Annesi bası geldiğinde Zeynep onlara bu Türküyü mırıldanır ve bir daha da iyileşemez. Bu duruma çok üzülen çevresindeki halk bu Türküyü dilden dile günümüze kadar aktarmıştır. Yüksek yüksek tepeler ev kurmasınlar Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler Annesinin bir tanesini hor görmesinler Uçan da kuşlara malum olsun Ben annemi özledim Hem annemi hem babamı Ben köyümü özledim Babamın bir atı olsa bise de gelse Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse Kardeşlerim yolları bilse de gelse Uçan da kuşlara malum olsun Ben annemi özledim Hem annemi hem babamı Ben köyümü özledim …

Zahidem
Ziyaretten çıktım Cender'in özü Kum gibi kaynıyor Zahidem gözü Aslını sorarsan asalet yerden Hacı Büro'lardan Memed'in gızı Hezeli de deli gönlüm hezeli Çiçekdağı döktüm'ola gazeli Nice memleketler gezdim dolaştım Bulamadım Zahide'den güzeli Ayınan doğarda gününen aşar Zahidem görenin tedbiri şaşar Diken arasında kalmış gül gibi İyinin kaderi kötüye düşer Çeşmenin başında yunak daşısın Gökte dönen tek turnanın eşisin Ceren avcın ben olayım Zahidem Elli kızın yüz gelinin başısın Zahidem gurbanım n'olacak halim Gene bir laf duydum kırıldı belim Gelenden gidenden haber sorarım Dediler bu hafta oluyor gelin Kömür gözlüm al eline kalemi Ben söyleyim yaz başıma geleni Fukara deyip de seni vermezler Hani göster açlığından öleni Kurban olam Alişen'e Hacı'ya Çeşmenin başına gelen sucuya Çıktım Büyüköz'e seyran eyledim Düşemedin eyice bir gocaya Zahidem kurbanım dardayım dağdan El eder Zahidem karşıki bağdan Derdin beni del'ediyor Zahidem Kâhkülüne sürmüş kokulu yağdan Kay'altında olur bağın iyisi Bağda biter kirazınan gayısı Birde dayısına söyleyim dedim Yoğumuş ki Zahidemin dayısı Gurbet ellerinde esirim esir Affeyle sevdiğim bendedir kusur Kadir Mevlam seni bana verirse Nemize yetmiyor el kadar hasır Anası kürt kızı nemner bacısı Çıkarmı yürekten yarin acısı Çıktım Büyüköz'e seyran eyledim Kırıldımı köyünüzün sucusu Şu yalan Dünya'da sürmedim sefa Anamdan doğalı çekerim cefa Benide bir soran olursa deyin Hacı Ahmetli'den Garip Mustafa Aslımı sorarlar Çiçekdağ'lıyım Felek kırdı kollarımı bağlıyım Bir soran olursa söyleyin adım Hacı Ahmetli'den Arapoğlu'yum Aşık Arap Mustafa Türkü Hikayesi: Kırşehir Çiçekdağı'ndan Aşık Arap Mustafa, Hacı Büro'lardan Mehmet Ağa'nın kızı Zahide'ye aşık olur. Aşıkda ne kelime yanar tutuşur. Ama gönül bu işte, Aşık Arap Mustafa çok fakir, bir o kadar da garip bir kişi. Zahide ise Hacı Bürolar'ın zengin ve güzel kızı, üstelik ağa kızı, üstelik çok güzel, yaşı ise Aşık Arap Mustafa'dan büyük. Dolayısıyle nereden bakarsanız bakın birbirlerine hiç ama hiç denk değiller. Üstelik Zahide'yi isteyen çok zenginler var. Hem zenginler hemde yaşıtları Zahide'nin peşinde. Bu kadar kişinin arasında Zahide bir fakire hele hele bir garibe verilirmi..? Aşık Arap Mustafa bütün bu olumsuzluklara rağmen istetir Zahide'yi ama sonuç malum: Zahide'yi Aşık Arap Mustafa'ya vermezler. Aşık Arap Mustafa sonunda askere gider. Zahide'yi ise başka biri ile evlendirirler. Zahide'nin başkası ile evlenmesini Aşık Arap Mustafa'ya duyurmak istemezler ama o bir yolunu bulur ve öğrenir. Yıkılır, dünyası kararır ve İşte Zahidem Türküsü Aşık Arap Mustafa'nın sesinden sazından bizlere kazandırılır. 1965 yılında Zahide vefat eder. 1966 yılında'da Aşık Arap Mustafa vefat eder. Dip Not:Türkünün sözleri Aşık Arap Mustafa'ya aittir. Beste ise:Nuh Akgün'e aittir. Derleyici sıfatı ile bu Türküyü Neşet Ertaş derlemiştir ve TRT repertuvarına kazandırmıştır. Kaynak(Türkü Hikayesi):''Anadolu'nun Dili'' TRT Radyo Programı. Halil Atılgan.

Sefil Baykuş Ne Yatarsın Bu Yerde
Sefil baykuş ne yatarsın bu yerde Yok mudur vatanın illerin hani Hani ya! Bülbül gibi şakıyan; aşkı gözlerden okuyan dillerin hani?.. Hey gidi onbeş yaşın Suna´sı hey ! . Toprağa girecek yaş mı bu ! .. Varıp Türküye sorsan "Ey Türkü nedir bu Sefil Başkuş öyküsü... neyin nesi bu Suna kız". Türkü dillenir. Öyküler meseleyi. Recep derler bir genç vardı, Kars´ın Kağızman´ında Recep´in babası Ağa Dede adlı bir rençberdi. Oğlunun okuma-yazma yaşına gelince, Hafız Lütfi Efendi´ye yolladı onu. Eskiden nerde şimdiki okullar. Varsa yoksa rrıedreseler. İşte Recep´te gözlerini Hafız Lütfi Efendi´nin medresesinde açtı çevreye.. Sesi güzel olduğu için de hocası onu çok seviyordu. Recep oniki yaşına gelince, medresede ders vermeye başladı. İyi, hoş ama, Yaşının da ergenliğe geçiş dönemi: Öğrenciler arasında kızlar da var. Hele bunlar arasında emmisinin kızı Suna var ki, bir içim su.. Suna da onun yaşlannda, çocuk daha. Ama, Recep´in ilgisini anlıyor. İçten içten de boş değil Recep´e. Recep derseniz günden güne tutuluyor Suna´ya. Uykuları kaçar oluyor, rahat, huzur hak getire. Medreseyi terkedip, dağlara düşüyor. Elinde sazı, çalıp; söylüyor. Yaktığı Türküler de hep Suna´nın üstüne. derken, mesele Recep´in babasının kulağına gidiyor. Babası olgun adam..Varıp Sunâ nın babasına açıyor konuyu. "Valla kardeş durum böyleyken böyle bizim oğlan deli divana. Dağlara düştü. Suna der de başka birşey demez.... ALLAH kısmet etmişse, baş-göz edelim çocuklan. Elin akıllısından, bizim delimiz iyidir" diyor. Suna´nın babası dinliyor kardeşini. Sonra da: "İyi ya kardaşım. Anşa evdeyken, Suna´yı nasıl veririm. Elalem ne der. Büyüğü dururken, küçüğünü verdi. Törelere karşı geldi demezler mi? Suna olacağına, Anşa olsun" der. Recep´in babası ilkin hık-mık eder, sonra da: "Gençtir. Çabuk unutur. EI kızı geleceğine, Anşa olsun" der. Eee devir eski devir, töreler baskırı. Emmioğlu, emmikızıyla evlenecek. Onunda ilkin büyüğü gelin olacak. Kim ne der. Haber Recep´in kulağına gelince, vurulmuşa döner... Ama, ağzını açıp da babasının kararına karşı gelmek ne haddine, boynunu büküp oturur. Suna derseniz, olanlardan habersiz. Ona kalsa, ömür boyu bekleyecek Recep´i. "Anşa evlenir giderse sıra bana gelir. Bende Recep´e vannm" hesap ediyor Suna. Ama, iş açığa çıkıp durumu öğrenince iki göıü, iki çeşme Suna´nın. Ağlamak için kenar köşe anyor. Sonra da iki elinin arasına alıyor başını. Haykıra haykıra ağlıyor. Başka da birşey gelmiyor elinden. "Hayır Recep beni istiyor, ben de Recep´i" dese, kim dinler. Üstelik elaleme rezil olur. Babasının anasının da yüzüne bakamaz. Boynunu büküp bekliyor. Uzun sözün kısası, Recep´le Anşa´nın düğünü yapılıyor. Başgöz olup çekiliyorlar evlerine. Ama, nerde Suna; nerde Anşa. Recep´in gönlü illaki Suna diyor. Kimseye belli etmek istemiyor. İçini Türkülerle döküyor, dertli dertli çalıp, Türküler yakıyor Suna´ya. Gece gündüz demeyip, dağ-bayır; ova yayla dolaşıp duruyor. Medreseyi de, hafızlığı da bırakıyor... Bir tek "Hıfzı" takma adı kalıyor hafızlığından. Türküleri de dilden dile dolaşmaya başlıyor. Duyan duymayana; bilen bilmeyene söylüyor.~Kağızman´lı Hıfzı´nın Türkülerini. Suna derseniz içine kapanık. Arada bir ablasına gittiğinde görüyor Hıfzı´yı. O kadar!.. Onda da dertlenip dönüyor eve. İçine atıyor hep. Hıfzı, Suna´yı alsa kaçsa; töreler! hlâki babasının, emmisinin şerefi. Bakıyor oluru yok, Sunâ sız yaşamak zor, çareyi gurbette anyor. "Alır başımı giderim. Olaki unuturum. Gözden ırak olan, gönülden de olurmuş" diye teselliyi gurbette aramaya çıkıyor. Babasına da geçimi sebep gösteriyor. "Baba bu geçimle iki ay baş edemez. Ben Anşa´yı alıp gurbete gidiyorum. Üç-beş kuruş biriktirir döneriz" diyor. Babasr karşı koymak istiyorsa da Hıfzı kararlı. Çok geçmeden de yükünü sırtlayıp, yollara düşüyor. Şura senin, bura benim. Vara vara Çukurova´ya varıyorlar. Toprağı bereketlidir Çukurova´nın diye duymuştur. Gidip bir çiftliğe yerleşiyorlar. Ufak tefek işlerine bakıyorlar çiftliğin. Kendisi at arabasını süriiyor. Tarlaya gidip geliyor. Ekim dikimle uğraşıyor. Anşa da, çiftlikte yemek yapıyor, ortalığı temizliyor. İnek sağıyor. Geçinip gidiyorlar. İyi. Hoş. Ama, Suna aklından çıkmıyor Hıfzı´nın. Unuturum diye çıktığı gurbet, daha çok yakıyor içini. Rüyalanna giriyor Suna. Derdini bir tek kavalına anlatıyor. Anşa hiç birşey anlamıyor. Ağzını açıp iki çift laf etmiyor zaten Hıfzı´yla. İki yabancı gibiler evde. Bunlar böyleyken, acaba Suna ne yapar? Suna ne durumdadır? Haberi Suna´dan verek. Hıfzı Kağızman´dan çıkıp gurbet yoluna düşünce, Suna´nın içini de kurt kemirmeye başladı. Eriyip akmaya başladı Suna. Yanaklarındaki onbeş yaşın pembeliği, yerini, limon rengine bıraktı yavaş yavaş. Sararıp soldu Suna. İlaçtı yatırdı boş!. . Kimse çare olamadı Suna´nın derdine. Bir de şu var; yaşlılardan bazısı ancak evlenirse iyileşir bu, diyor. İsteyeni de çok Suna´nın. Babası uygun birini kestirip, işini bitirdi. Kimse de Sunâ ya bir şey sormadı. Bir yandan, sırtı kesiliyor, düğün hazırlığı yapılıyor; öteki yandan derdine çare aranıyor Suna´nın. Küt küt öksürüyor, soğuk soğuk terliyor Suna. Kimsenin olmadığı yerlere çekilip için için de ağlıyor. O kadar. Bir tek rüyalarda teselli buluyor. Rüyalarında Hıfzı´yı görüyor hep. Kuş olup uçuyor Hıfzı. Gelip evin bahçesine konuyor. Sonra kocaman kanatlarnı vurup iniyor aşağı kaptığı gibi havala.ra uçuyor Suna´yı. Suna da kollarını kanat gibi çarpıyor. O da Hıfzı´yla uçuyor. Dağları ovaları geçip, gözden kayboluyorlar. Sonra ılık bir ter basıyor yeniden. Açıyor gözlerini ağlıyor ağlıyor. Uzun sözün kısası; ince hastalık yakıp kavuruyor Suna´yı.. Gün güne de eriyip akıyor. Bir deri, bir kemik kalıyor... Öte yandan düğün günü de gelip çatıyor... Bir yanda saz söz; bir yanda davul zurna. Yeniyor içiliyor. Buz gibi şerbetler dağıtılıyor... Gelinlik elbisesi de çok yakışıyor Suna´ya. Düğünün ikinci gecesinde Suna yataklarda.. Bakıyorlar olacak gibi değil, erteliyorlar düğünü. Suna´nın son yatağa düşüşü oluyor bu. Bir daha çıkamıyor yataktan. Hıfzı´nın adını sayıklaya sayıklaya, son nefesini veriyor. Evin şenliği, yasa dönüyor. Gelinlik elbiseleriyle koyuyorlar mezara Suna´yı. Başına da "Murad almamış gelin" diye yazıyorlar. Suna´nın son nefesini verdiği gece, Hıfzı sabaha kadar uyuyamıyor. Kan ter içinde dönüp duruyor yatağında. Gözlerinde Suna´nın hayali. "tez gel" diye yalvanyor. Gözlerini kapasa, rüyasında Suna. Sabahı iple çekiyor Hıfzı. Sabahın erkeninde kalkıp, Anşa´ya: "Tez hazırlan memlekete döneceğiz. Zaten gurbetin hayrı yok. Elimiz görüyor, cebimiz görmüyor. Hasretlik de cabası". Varıp çiftlik sahibine anlatıyor durumu. Tez elden yola çıkıyorlar. Şura senin; bura benim. Günlerce yol tepip, ulaşıyorlar Kağızman´a. Tez varıp Suna´yı soruyor Hıfzı. Ağlayarak durumu anlatıyorlar... Olduğu yere yıkılıyor Hıfzı. Başı ellerinin arasında, saatlerce ağlıyor. Sonra sazını alıp, Suna´nın mezanna gidiyor. Mezar taşına bir baykuş konmuş, figan etmektedir. Bir kenara da Hıfzı çekilir.... Vurur sazın tellerine. Sefil başkuş ne gezersin bu yerde Yok mudur vatanın illerin hani Küsmüş müsün selamımı almazsın Şeyda bülbül gibi dillerin hani Ecel tuzağını açamaz mısın Açıp da içinden kaçamaz mısın Azat eyleseler uçamaz mısın Kırık mı kanadın kolların hani Aç mısın, yok mudur ekmeğin aşın Odan ne karanlık, yok mu ataşın Hanidir güveyin, hani yoldaşın Hani kapın bacan, yolların hani Kara yerde mor menevşe biter mi Yaz baharda ishak kuşu öter mi Bahçede alışan, çölde yatar mı Uyan garip bülbül güllerin hani Burda yorgan döşek, yastık var mıdır Bu geniş dünyada yerin dar mıdır Dalın tahta duvar, önün yar mıdır Yeşil başlı Suna´m güllerin hani Körpe maral idin dağlanmızda Dolanırdın solu sağlanmızda Taze fıdan idin bağlanmızda Felek mi budadı dalların hani Düğününde acı şerbet içildi Gelinlik esvabın dar mı biçildi İlikle düğmele göğsün açıldı N´oldu kemer-beste belleri hani Alışmış kaşların var mı karası Ala idi gözlerinin binası Kocaldın mı onbeş yaşın Suna´sı Yok mudur takatin, hallerin hani Aç kapıyı emmim kızı gireyim Hasta mısın halin sual edeyim Susuz değil misin bir su vereyim Çaylarda çalkanan seslerin hani Yatarsm gaflette gamsız kaygusuz Ninni balam ninni kalma uykusuz Hem garip hem çıplak, hem aç hem susuz Felek fukarası malların hani Her gelip geçtikçe selam vereyim Nişangah taşına yüzler süreyim Kaldır nikabını yüzün göreyim Ne çok sararmışsın alların hani Civan da canına böyle kıyar mı Hasta başın taş yastığa koyar mı Ergen kıza beyaz bezler uyar mı A1 giy allı, balam şalların hani Daha seyrangaha çıkarmaz mısın Çıkıp da dağlara bakamaz mısın Kaldırsam ayağa, kalkamaz mısın Ver bana tutayım ellerin hani Bir kuzu koyundan, ayrı ki durdu Yemez mi dağların kuşiyle kurdu Katardan ayrıldın, şahin mi vurdu Turnam, teleklerin tellerin hani Sen de Hıfzı gibi tezden uyandın Uyandın da taş yastığa dayandın Aslı hanım gibi kavruldun yandım Yeller mi savurdu, küllerin hani ıfzı sorar da Suna durur mu? Suna´nın cevabını da şöyle dillendirir halkımız: Emmioğlu küsmemişim ben senden Ölüm lal eyledi, dillerim yoktur Eğdi kametimi, büktü belimi Kalkamam ayağa hallerim yoktur Haber edin kuşlar çeksin yasımı Yuva yapsın püskülümü gesimi Koymadılar doldurayım tasımı Havuzdan ayrıldım, sellerim yoktur Bende Hıfzı gibi tezden uyandım Uyandım da taş yastığa dayandım Aslı Hanım gibi, kavruldum yandım Sam yeli savurdu, küllerim yoktur Yöre: Kars Kağızman Derleyen: Yaşar özrküt Kaynak: Notalarıyla Türkülerimiz ve Hikayeleri

Sarıkamış´ta Ölenlerin Ağıtı
“ Avşarlar,Ceritler,Tecirliler,Bozdoğanlar,Mürseloğulları ve öteki Türkmen boyları ve oymakları 1865 yılında iskân edildiler. O tarihe kadar göçebe bir yaşam süren bu Türkmenler bundan böyle artık nüfus kütüklerine geçerek resmen Osmanlı vatandaşı oldular. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başlayınca, devlet seferberlik ilan ederek bu Türkmenleri de askere çağırdı. Güçlü, yiğit bu delikanlılar Kafkas cephesine gönderildiler. Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu daha Kars’a ulaşmadan ALLAHüekber dağlarında,Soğanlı dağının eteğinde Şenkaya’ya yakın Bardız Deresi’nde, Çil Horoz dağında,Çakır Baba’da donarak şehit oldular.Asıl donma zirveye yakın yerde Taht yaylalarında oldu. Daha savaşa başlamadan Şubat 1915’te doksan bin asker şehit oldu.Sağ kalanlar Ruslar tarafından esir edildiler.Bunlar Gediksatılmış köyündeki esir kampına konuldu İşte bu esir kampındaki askerler şehit olan arkadaşlarının ardından yürekleri dağlayan,yanık bir ağıt yaktılar.Bu ağıt o günden bu güne söylene geldi. Sarıkamış’ta var maşın Urus yığmış ağır koşun Bizim uşak açık, çılpak Dağlarda buyudu kışın Sarıkamış için meşe Urus yaktı hep ateşe Bizi koydu eli bacğlı Nere gitti Enver Paşa Sarıkamış al kan oldu Zalım Urus murat aldı Kimsesiz kız,dul gelinler Kara giyip saçın yoldu Enver Paşa hücum dedi Yarıldı Moskof’un ödü Zalım ALLAHüekber dağı Neçe yiğit aslan yedi Sarıkamış saza döndü Dağları gülzara döndü Serçe canlı Ermeniler Hepisi şahbaza döndü Soğanlı’da soğan olur Kar,tipisi boran olur Urus’u bozgun görenler Anasından doğan olur Bardız Deresi kan çağlar Analar ciğerin dağlar Çil Horoz dağı salında Neçe nişanlılar ağlar Çadırlar dağa kuruldu Hücum borusu vuruldu Bir Sarıkamış uğruna Doksan bin fidan kırıldı ALLAH(hü)ekber başı duman Olduk Urus’a perişan Kör olasın Hakkı Paşa Sen eyledin bizi pişman ALLAH(hü)ekber Kars’ın dağı Mübarek şehit yatağı ALLAH(hü)ekber’de söndü hep Doksan bin evin ocağı ALLAHüekber kar,boran Tırmandık dağlara yayan Gökten ateş dökülse de Yılar mı hiç Ali-Osman ALLAHüekber yan yatar Kırazmış da güneş batar ALLAH(hü)ekber’in döşünde Neçe bin şetiler yatar Yaşa babamoğlu yaşa Kan bulaştı çatık kaşa Biz Urus’u alt edterdik Sebep oldu Enver Paşa Aşağıdan ses geliyor Figan bağrımı deliyor Kör olasın Enver Paşa Gelinleri el alıyor “(l) (1) Bu ağıtın öyküsü 1939 Toklar-Tomarza doğumlu Çetin Önal’dan alınarak Araştırmacı Yazar Emir Kalkan tarafından Kayseri ve Yöresi Ağıtları,Kültür Müdürlüğü Kayseri 1992 kitabında yayınlanmıştır.Bu kaynaktan da Ahmet Z.Özdemir’in hazırladığı Öyküleriyle Ağıtlar II,Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri Dizisi 303 sayılı ve 2001 tarihli eserde yer verilmiştir. Derleyen: Emir Kalkan Kaynak: Çetin Önal Yöre: Tomarza/Sarıkamış

Kevengin Yolarında
Hikayeye göre Ahmet daha önceleri Hayriye adında bir kıza tutkundur. Yıllar sonra oğlunun düğününe bir bahane ile görmek için Hayriye’yi de davet ettirir. Hayriye daveti kabul etmese de düğüne gizlice gelir. Düğünde eğlence sırasında patlayan tüfeklerden biri dam başından gizlice düğünü izleyen hayriye’ye isabet eder ve Hayriye ölür. Bu olaya üzülen halk arasında bu Türkü söylenmeye başlar. Kevengin yollarında, Çimeydim güllerinde, hey anom hey İlik düğme olaydım O yarin kollarında, hey anom hey Yar yandan yandan Severim seni candan, hey anom hey.... Yöre: Elazığ Derleyen: Muzaffer Sarısözen

Sarı Yıldız Mavi Yıldız
Şöyle rivayet ederler kim: Evvel zamanda Sivas ilinden bir kervancı Halep´ten mal getirir. Tam üç yıldır kervancılar yurtlraından, baba ocaklarından ayrı düşmüşlerdir. Gurbet ilin kahrı, üç yılın hasreti yüreklerinde. Kiminin yolunu anası-babası, kimininkini sevgilisi, kimininkini de çocukları gözlüyor. İçlerinden en genci kara yağız, uzun boylu bir delikanlı... adı Veysel, Veysel´in bıyıkları daha yeni terlemiş... Bunlar Halep´ten aylarca yol ala ala, en sonunda, karlı fırtınalı bir kış günü Sivas´la Kayseri arası yıkık bir Selçuk hanına kendilerini zor atarlar... Handa gecelemeğe karar verip, yüklerini çözerler.. Bir insan çok uzaktan günlerce, aylarca yol alarak yurduna yaklaşır. Yurduna yaklaştığı zamana kadar, içinde o kadar rahatsız edici, dürten bi duygu olmaz.. Vakta ki memleket kokusu insanın burnuna gelir, içindeki hatıralar depreşir, işte o zaman içinde kıyamet kopar... Birşey durmadan seni oraya doğru çeker... "Ya bir kanat verse, ya bir kuş olsam..." dedirtir. Sivas çok yakındı. Kervancılar yerlerinde duramıyorlardı. Akşam oldu. Yataklarını serip içine girdiler... Ama hiç birini uyku tutmuyordu. Veysel´in nişanlısı.. Nişanlı olduğu gibi Veysel´in gözünün önünde.. "Yatamıyorum, hayal meyal düşlerden.." Veysel iki de bir yatağından kalkıp, ışıdı mı diye, doğudan yana bakıyor.. Veysel bir türlü yatakta duramıyor... Sabah, bir olsa! Şimdi, geceden yola çıkılımaz mı? diyor Veysel... Kar kar... ALLAH´ın belası bir fırtına var. Gün ışımadan önce, doğuda, tam günün doğacağı yerde bir yıldız gözükür. Sabah yıldızıdır o.. Sabah yıldızı gözükünce yola çıkılır.. Sabah yıldızı bir gözükse.. Bu gece, bir gece değil; karanlık bir yıldır. Veysel sevinçle çoktan beri durup seyrettiği doğuda kocaman, yalp yalp ışıyan bir yıldız görüyor.. Delicesine bağırıyor: "Sarı yıldız... Mavi yıldız..." Telaşla kervanı yüklüyorlar.. Kar savuruyor.. Geceye ve sarı yıldıza kar yağıyor.. Gece ve sarı yıldız üşümüş. Kervan yola düşüyor.. Kervancılarsa sevinç.. Geceye, kara, sarı yıldıza karşı şarkılar söylüyorlar.. "Bir bulut oynadı Sivas ilinden.. Ucu telli mektup geldi gelinden.." Yarın Sabah Sivas´ta olacaklar.. Veysel´i sorsanız, Veysel, kervandan belki beş yüz metre ilerde.. Atı, ağaçlar boyu yüklemiş karı göğüslüyor.. At, bazan yorulup bazen yavaşlıyor.. Veysel atı öldürecek gibi.. Veysel atı kırbaçlıyor.. Bir hayli yol alıyorlar.. Kar, arada açılıp, ortalık süt liman oluyor ve Sarı yıldız oturmuş oraya.. Sarı yıldız.. Sarı yıldız.. Sarı yıldız çoktan kaybolmalıydı.. Gün doğmalıdı çoktan dağların ardından. Tan yıldızı ışımış, ışıdı demek, biraz sonra gün doğacak demektir... Gün nerelerde? Kar daha savuruyor... Fırtına döndürüyor.. Bir zaman geliyor ki kervan toptan kara gömülüyor. Zar-zor kervanı kar altından çıkarıyorlar.. İçlerinde kimisi "dönelim!" diye ayak diriyor.. Ötekiler dinlemiyorlar... "İşte sarı yıldız. Biraz sonra nasıl olsa gün doğar..." ve dönmüyorlar. Git, git! Sarı yıldızın bir türlü kaybolduğu, günün doğduğu yok. "-Biz uykuluyuz da onun için zaman bize çok uzun geliyor. Nasıl olsa biraz sonra gün doğacak." diyorlar. İçlerinden hiçbirinin aklına bu yıldızın tan yıldızı olmayacağı gelmedi.. Gözleri yıldızda.. Boyuna, kara bata çıka yol alıyorlar.. Sivas ovasının kar altındaki uçsuz bucaksız düzlüğü, gidiyorlar gidiyorlar bitmiyor... Aklı başında eski kervancılar felaketi sezinliyorlar. Kervancıbaşıya, Veysel´e, daha öteki gençlere: "Dönemlim!" diye yalvarıyorlar.. Kervancıbaşı da genç.. Veysel´in yüreğindeki aşk da gittikçe ateş alıyor. Veysel, arkadaşlarına yıldızı gösterip: "Hepiniz bilirsiniz ki yıldız doğduktan sonra gün ışır..." Arkadaşları ne desinler!.. Bu yıldız doğduktan sonra gün ışır. Ama yıldız ne zamandan beri orada öylecene duruyor... Ne gün ışıyor, ne birşey.. Bir kaç kere dönecek oluyorlar, dönseler nereye dönecekler.. Çarnaçar gidiyorlar... En sonunda gide gide şimdiki "Kervankıran" dedikleri yere varıyorlar. Ve orada bir tipi başlıyor; görülmedik. Kar tepeden tepeye savuruyor. Sarı yıldız tipinin arkasında.. Ve neden sonra gün usuldan usuldan karşı dağıb arkasından gözüküyor. Kervan nerede? Kervanı koydunsa bul! Bahar geliyor.. Bahar gelip toprak kabarıyor.. Çimenler yeşerip karlar eriyor.. Kervankırandan geçen ilk yolcu , atı, eşeği, katırı, develeri, insanları ile bir kervanı orada, kara toprağa üst üste yığılmış buluyor... Bütün kervan üst üste yığılmış.. Yalnız beş yüz metre ileride, toprağa boylu boyunca uzanmış, atın dizginleri elinde, ileri doğru uçar gibi yatıyor... Üstüne de yeşil sinekler inip kalkıyor... Ve onları yerlerinden bir santim bile ayırmadan oldukları yere atıyla, katırıyla, eşeğiyle gömüyorlar.. Kervankıran dedikleri yerden geçerseniz, mezarları görürsünüz.. Veysel´in topluluktan ayrılmış mezarı, daha ileri doğru uçar gibidir.. Ve bu olay üstüne Anadolu insanları, türlü türlü Türküler çıkarmışlardır. Bu Türküleri şairler, şair olmayanlar, olayı kim duyup ta yüreği yandıysa ver yansın etmiş Kervankıran üstüne.. Az daha unutuyordum.. O yere Kervankıran dedikleri gibi, o yıldıza da "Kervankıran yıldızı" demişlerdir.. Hangi Anadolu köylüsüne, "Bana Kervankıran yıldızını göster" derseniz, hemencecik size gösterir... Arkasından da bu olayı anlatır. Yöre: Sivas Kaynak: Kalan Müzik

Ormancı
ORMANCI''NIN ÖYKÜSÜ Gevenes Köyü'nde 1922 yılında dünyaya gelen Mustafa Şahbudak, ağa çocuğudur. Köy Muhtarı Tevfik Cezayirli, Mustafa'nın en yakın arkadaşıdır. Bu ikili her akşam köy kahvesinde ''dama'' maçı düzenler, iddialı ve dostça yapılan bu karşılaşmalar, kahvehanedekiler tarafından ilgi ile izlenir. 1946 yılının bir Temmuz gününde, Mustafa Şahbudak ve Muhtar Tevfik Cezayirli, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında ''Sarı Memet'' lakaplı Orman Memuru Mehmet İn, çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu olan Çiftlik Köyü'nde yangın çıkmıştır. 1946 seçimlerinin evrakı Yatağan'a gönderilecektir. Seçim evrakını Yatağan'a, köy bekçisinin götürmesi zorunludur. Ormancı ise, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için bekçiyi muhtardan ister. Muhtar Cezayirli, ''Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem'' diye cevap verir. Bunun üzerine ormancı ile muhtar arasında tartışma başlar. Muhtar Tevfik Cezayirli, ''Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et'' der. Ormancı kahveye geri döner, dama masasını bir yumruk atar. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve ormancıyı tokatlar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, ormancıyı sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak'ın tahammül sınırını daha da zorlar. Şahbudak, yerinden kalkar, ormancının üzerine yürür. Ormancı Mehmet, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak'ı kolundan yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. Muhtar, ormancının ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa tetiği çoktan çekmiştir... Ormancı Mehmet İn, bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. İkinci atışta Mehmet İn, yere düşer. Arka cebinde tabaka olduğu için, ona bir şey olmaz. Ama, Mustafa Şahbudak, kaza kurşunu ile dostu Tevfik'i vurmuştur. O günlerin imkansızlıkları içerisinde Tevfik'i, tahta bir sal üzerinde köyden 23 kilometre uzaklıktaki Muğla Devlet Hastanesi'ne götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey'e, ''Babamın selamı var, bu adamı iyileştir'' diye yalvarır. Doktor Veli Bey, ''O ölecek, önce senin kolunu saralım'' diye yanıt verir. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa'yı yanına çağırarak, ''Ben ölüyorum, hakkını helal et'' dedikten sonra can verir. Yıllardır her şeyi unutmaya çalışan Mustafa'ya bir gün arkadaşları, Tahir Usta adında bir değirmenciden bahsederler. Bu değirmenci, annesinin akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta aynı zamanda Türkü de bestelemektedir. Gevenes Köyü'nde yaşanan bu acı olay, Tahir Usta tarafından bestelenmiştir. Düğünlerde okunan, herkesin diline düşen Türkü, ORMANCI'dır...

Misket
Misket, ufacık tefecik bir elma türü... Huriye de Ganizadeler'in ufakcık tefecik şipşirin kızlarının adı. Huriye, sık sık evlerinin önündeki elma ağacına tırmanır, yolu gözler; sebep, Osman Efe... Ankara'nın sayılı efelerinden Osman, genç, yakışıklı, geniş omuzlu,burma bıyıklı... Huriye'nin gönlü bu Osman Efe'de. Osman Efe, evin önünden geçiyor; Huriye atlıyor bahçeye, tırmanıyor misket ağacına. İkisinin de yüreğinden ılık bir şeyler akıyor. Osman Efe, Huriye'yi adıyla çağırmıyor hiç, ''misket'' diyor Huriye'ye. Yörenin ünlü ağalarından Kır Ağa, bir gün Huriye'yi su doldururken görüyor çeşme başında. Aradan bir hafta geçmeden Kır Ağa, Huriye'yi istetiyor. Babası, ''Kır Ağa, yiğit insandır, malı mülkü yerindedir'' diyerek Huriye'yi vermek ister. Annesi, Huriye'nin ağzını arar, fakat Huriye ''ölsem Kır Ağa'ya varmam'' cevabını verir. Huriye, akşamı zor eder. Bahçeye çıkıp, Osman Efe'nin yolunu gözler. Uzaktan atını görünce, tırmanıp çıkar elma ağacına. Durumu bildirir Osman Efe'ye. Osman Efe, çılgına döner. Kır Ağa'ya haber gönderir, ''Kendini sever, sayarım. Yiğit kişi bellerim. Yolumdan çekilsin. Sonu iyi olmaz'' der. Haberi Osman Efe'den Kır Ağa'ya götürenler, bire bin katarak anlatırlar ''Osman diyor ki, Kır Ağa kim oluyor da benim yavuklumu alacak. Leşini sararım'' diye... Kır Ağa, ''Demek dünkü çocuk bize meydan okuyor. Kendine güveniyorsa karşıma çıksın'' diye Osman Efe'ye haber gönderir. Tabii haberi götürenler Osman Efe'ye de bire bin katarak anlatıyorlar. Osman Efe Kır Ağa'ya, Kır Ağa Osman Efe'ye kinlenir. Sonunda kıran kırana kavga etmeye, sağ kalanın Huriye'yi yani Misket'i almasına karar veriyorlar. Belirlenen gün ve yerde karşılaşıyorlar. Bıçaklar çekiliyor. Huriye ise durumu merakla bekliyor. Çıkmış elma ağacı üstüne, yoları gözlüyor. Bir yandan da Osman Efe için dua ediyor. Osman Efe ise Kır Ağa karşısında aslanlar gibi dövüşüyor. Kır Ağa birden duruyor. ''Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide, ben kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekemem. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun'' diyor. Osman Efe önce şaşırıyor, sonra oda bıçağını yere atıyor ve koşup ellerine sarılıyor Kır Ağa'nın. Kadın-kız da yollara dökülmüş uzaktan görünen kalabalığı bekliyor. Misket ise çıktığı elma ağacında duramıyor heyecandan. Daldan dala geçip, gelenleri seçmeye çalışıyor. Derken kalabalık yaklaşır, önde Kır Ağa, arkasında kalabalık. Gözleri Osman'ın arıyor, göremiyor. Birden başı dönüyor, gözleri kararıyor, tepe üstü ağaçtan aşağı düşerek cansız yere yığılıyor. Çok geçmeden kalabalık elma ağacına ulaşınca, bir feryattır kopuyor. Osman Efe, sığmıyor oralara. Kadınlar kızlar perişan. Misket kızın yani Huriye'nin hikayesi dilden dile dolaşıp Türkü oluyor.

« Son Düzenleme: 16 Aralık 2008, 17:08:17 Gönderen: Wolt »

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #5 : 25 Ağustos 2007, 00:30:15 »
Cemalim
Türkü, öldürülen Cemal´e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 günü vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal´le evlenmiş, mutlu geçen birkaç yılı Cemal´in öldürülmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/Türküyü bana, Şerife´nin daha sonra evlendiği Hayrullah´tan olan oğlu İsmet Aksoy göndermiştir. Cemal´in öldürülme hadisesi ve Türkünün tam metni şöyledir: Ürgüp´ün Karlık köyünün eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle öldürülür. Herkesçe sevip sayılan Cemal´in ölümüne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye çalışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birkaç yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu ölmüştür. Ağıt, Şerife´nin ikinci kocası Hayrullah´ın sonraki yıllar Refik Başaran´a "Herkese bir Türkü okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi üzerine Cemal Türküsünü plağa okur. Cemal Hayrullah´ın aynı zamanda amcasıdır. Onun öldürülüşü Şerife kadar Hayrullah´ı da etkiler. Şerife´nin Türkünün her çalınışında gözünden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal´i bir türlü unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır. Yöre: Ürgüp Derleyen: Mustan Aktürk Kaynak: REFİK BAŞARAN Şen olasın Ürgüp dumanın gitmez Kıratın acemi konağı tutmaz Oğlun da çok küçük yerini tumaz Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Ürgüp'ten de çıktığını görmüşlür Kıratının sekisinden bilmişler Seni öldürmeye karar vermişler Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Cemal'ın giydiği ketenden yilek Al kana boyanmış don ile göynek Sana nasip oldu ecelsiz ölmek Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Ürgüp'ten de çıktın kırat kişnedi Üzengiler ayağını boşladı Yağlı kurşun iliğine işledi Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Karlık ile başkadın pınar arası Çok mu imiş Cemal'ımın yarası Ağlayıp geliyor garip anası Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Cemal'ın giydiği kadife şalvar Dükkânın kilidi cebinde parlar Oğlun da çok küçük beşikte ağlar Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Kıratın üstünde bir uzun yayla Ne desem ağlasam kaderim böyle Gidersen Ürgüp'e sen selâm söyle Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Kıratım başımda oturmuş ağlar Cemal'a dayanmaz şu karlı dağlar Üzüm vermez oldu Karlık'ta bağlar Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım Giden Cemal gelir mi de yerine İçerimde yaram indi derine Cemal düşta kahpelerin şerine Cemal'ım Cemal'ım algın Cemal'ım Al kanlar içinde kaldın Cemal'ım (seki : atın tırnaklarının üst kısmında bulunan beyaz kıllar)

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #6 : 25 Ağustos 2007, 00:30:56 »
Cemil
Sevdalısına kavuşsa da mutluluğu bulamayan cemil ile Defçi Fatma nın Türküsüdür. Neredeyse bütün mahallenin kızları aşıkmış cemil´e. Bakışları can yakan, yakışıklı bir yiğitmiş bu delikanlı. Mahallenin kızlarından Fatma da Cemil i severmiş. Severmiş sevmesine de Cemil in kulağına gidecek kadar dolaşmış dillerde, ahali kızın haline dertlenir olmuş. Bir vakit, kendine bunca sevdalı olan Fatma’yı görmüş Cemil. Görür görmez Cemil de vurulmasın mı Fatma ya. İki gönül böyle ateşlenince, büyükler engel olmamış bu sevgiye. Engel olmamışlar ama geç olduğundan mı, yoksa güç olduğundan mı, Cemil ince hastalığa yakalanmış. Aşıkların birbirine duyduğu bu tutkulu sevgi, Cemil in hayatına mal olmuş. Fatma kavuşup da duyamadığı Cemil in ardından ağlamış, ağıtlar yakmış. Cemilini kaybetse de aşk ateşi sönmemiş, ölünceye kadar içinde yanıp durmuş. Sevdiğine kavuşamayan Fatma, Birbirine kavuşan gençlerin düğünlerine gidip def çalarak, sevda ateşini dindirmeye çalışmış. Gezmedim yorulmadım Cemil Boş yere kırılmadım Cemil Sana benzer dünyada Cemil Bir başka bulamadım Cemil Anan öle Cemil Baban öle cemil Yetim kalasın Cemil Benim olasın Cemil Kayalıkta bir kuş var Cemil Kanadında gümüş var Cemil Yarim gitti gelmedi Cemil Elbet bunda bir iş var Cemil Anan öle Cemil Baban öle cemil Yetim kalasın Cemil Benim olasın Cemil Bağa gel bostana gel Cemil Zülüfün destele gel Cemil Ana izin vermezse Cemil Yalandan Hastalan gel Cemil Anan öle Cemil Baban öle cemil Yetim kalasın Cemil Benim olasın Cemil Yöre: Şanlı Urfa / Siverek Kaynak: Notalarıyla Türkülerimiz ve Hikayeleri 2 Derleyen: Ramazan Özgülteçkin 1975

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #7 : 25 Ağustos 2007, 00:31:42 »
Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün (ZİYA'NIN TÜRKÜSÜ)
"At Üstünde Kuşlar Gibi Dönen Yar Gendi gidip ehbabları kalan yar" nakaratıyla söylenen Ziya Türküsünün Hikayesi şöyledir; Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat'ın Karacalar Köyündendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanır. Fikriye'nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyüne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki tarafta birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüş ve karın ağrısından şikayet etmektedir. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat'ta çok sevilen ve söylenen bir Türküdür. ZİYA TÜRKÜSÜ (Fikriye'nin Söylediği Şekliyle) Çamlığın başında tüter bir tütün; Acı gormiyenin yürüğü bütün Ziya'nın atını pazara tutun Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler. At üstünde guşlar gibi dönen yar, Gendi gidip ehbabları yanan yar. Benim yarim yaylalarda oturur Ak elini soğuk suya batırır Demedim mi yarim ben sana Çok muhabbet tez ayrılık getirir. At üstünde guşlar gibi dönen yar, Gendi gidip ehbabları yanan yar. Ham meyveyi koparttılar dalından Ayırdılar beni nalı yerimden Demedimmi nazlı yarim ben sana Çok muhabbet tez ayrılık getirir. At üstünde guşlar gibi dönen yar, Gendi gidip ehbabları yanan yar

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #8 : 25 Ağustos 2007, 00:33:20 »
Çanakkale İçinde 1
Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya´nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya´ya saldırabilmesi için Rusya´nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya´nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale´de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915´te Çanakkale Boğazı´nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası´nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul´a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara´ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı. Yüz binlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu´da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir. Derleyen: Mustan AKTÜRK Kaynak: İHSAN OZANOGLU Yöre: Çanakkale

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #9 : 25 Ağustos 2007, 00:34:31 »

Çarşambayı Sel Aldı
Yöre: Samsun / Çarşamba Çarşamba deyince bir yabancı hemen çarşambayı sel aldı Türküsünü anımsar..çarşamba her şeyden önce bu Türküyle ünlenmiştir..bu ün ardında nice acı ve gözyaşını taşıyor..tarih boyunca yeşilırmak nice canlar almıştır..1970 lerde suat uğurlu ve hasan uğurlu barajlarıyla doğal akışa son verilmiştir..artık yeşilırmak tan insan hayvan cesetleri..evler..beşikler ve birçok hayat nesnesi geçmiyor..kısacası artık çarşamba yı sel almıyor.. yıllardır söylenen..söylenecek olan bu güzel Türküyü ve bu Türkünün hikayesini hemşehrimiz sayın faik okutgen derlemiştir... çarşamba yı sel aldı... ahmet abdal deresinin kıysında yerleşmiş yoksul köy ailelerinden birinin oğluydu..baharla birlikte yıllarca süren karasevdası karşılık bulmuş..melek kalbini açmıştı..kısa zamanda yüzük takıp nişanlandılar.. ahmet yapraklar sararmaya durduğunda orduya yollandı..melekse gözyaşlarıyla başbaşa kaldı..ağaoğlu mehmet ali melek e gözkoydu..ahmet in arkadaşları ne kadar uyardılarsa kar etmedi.. melek reddetti mehmet ali yi..bunun üzerine ağaoğlu adamlarıyla melek i dağa kaldırdı..kötü haberi kuşlar uçurdu ahmet e..kısa günde uçageldi aşkın delikanlısı..kuşandı atını silahını..arkadaşlarıyla düştü yollara..dağ tepe demedi gece gündüz melek i aradı.. ´meleeeeek..meleeeeek..´ diye çığıra çığıra sesi uçtu.. önce bir çakal yağmuru uç verdi..sonra şimşek şimşek içinden çıktı..çatırdadı koca gökyüzü..ışınlar çarşamba ovasını renkten renge soktu..ne yağmur ne silinen izler aşkın atlılarını durduramadı.. tufan ikinci kez yaşanıtordu sanki..yağmur yeşilırmak ı boğuverdi..çarşamba ovası kaynayarak akan bir göle dödüştü..canik dağları ndan aşağılara doğru bir çığ gibi önüne kattığı her şeyi sürükledi sel..evler..insanlar..bebek beşikleri..hayvanlar..kağnılar..ağaçlar.. büyük küçük kayıklar çaltı burnu na doğru sürükleniyordu.. sonunda duruverdi yağmur..güneşle parladı yeşil çarşamba..usul usul bir gökkuşağı belirdi..sular günbegün çekildi..çekildikçe hayat yeniden kurulmaya başladı..yaralar sarılıyor..evler onarılıyordu..abdal deresi nin-yeşil ırmak a katılmak üzere-döküldüğü yamanın başında ahali toplanmaya başladı..derenin eğimle indiği yamanın dibinde büyük bir kaya parçası vardı..onun üstünde ise iki insan..melek ve ahmet ti onlar..elele tutuşmuş sırtüstü öylece yatıtorlardı..ahali sel acısını unutmuş onlara yanıyordu..hüzün gözyaşına döndü.. o büyük kaya parçası..ahalinin üstünde toplandığı o taş..yedi yerinden ayrıldı..ve her birinden bir servi boyu su fışkırmaya başladı.. bu hazin aşka doğa gözyaşı döküyordu.. ahali şaşkınlığın ardından dualar okumaya başladı..dualar içten mırıltılara..yıllardır can alan insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.. işte rivayet o rivayet..derler ve hikaye ederler ki çarşamba yı sel aldı Türküsü o acı mırıltılardan doğdu.. yedi yerinden su fışkıran kayanın olduğu yerde bir su değirmeni kuruldu.. ve o yöre o gün bu gündür değirmenbaşı olarak anıldı..(çarşamba daki değirmenbaşı mah.) çınar ağaşlarının gölgelediği ahşap değirmenin yedi taşı vardı..yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek..sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı..her hıdrellezde bu yaşandı..1970 lerde değirmenin yıkımına değin bu gelenek sürdü..

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #10 : 25 Ağustos 2007, 00:35:21 »
ÇÖKERTME
Çökertme Türküsünün kahramanı olan Halil, babası tarafından Van ili , Erciş ilçesi, Bozüyük köyündedir. Ailenin büyükleri önce Van’dan İstanköy’ e gelir ve daha sonra da Bodrum Karabağ’da Bekiroğlu tepesine yerleşirler. Halil’in babası, Demirci Ali usta burada bir çingene kızı ile evlenir ve Halil dünyaya gelir. Halil bir namus meselesinden dolayı kız kardeşini öldürdükten sonra kaçak gezmeye başlar. Sık sık İstanköy’e gitmektedir. Bu gidişlerden birinde düğüne davet edilir. Düğünde iken Halil’i Rumlar ihbar ederler. Yakalatırlar. Sonuçta Halil yedi yıl hapis yatar. Bu olay üzerine Halil Rumlara diş bilemektedir. Hapisten çıkınca da onlara haşin davranır. Böylece Rumlarla Halil arasında bir husumet doğar. Halil bu arada Türküde ‘Çakır Gülsüm’ olarak adlandırılan Hafize adlı kadına ilgi duymaya başlar ve Halil ilk olarak Gülsüm’ ü Kara kaya’ da ki bir düğünden zorla kaçırır Gülsüm ve annesi ise o dönemde Bodrum’un yönetiminden sorumlu Çerkes Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Bey’in evinde hizmetkarlık yapmaktadır. Türküde adı geçen İbrahim Çavuş, kolculardandır ve Çakır Gülsüm’ ün ilk kocasıdır. Arkadaş olmaları sebebiyle Halil’i devamlı kollamaktadır. Halil ikinci olarak Gülsüm’ ü , Dertlinin Ali’nin Karabağdaki evinden alarak dağa kaldırır. Yalıkavak karşısındaki Güdürde bir in bulur ve Gülsüm’ le burada yaşamaya başlar. Bu olaylara kızan kaymakam Ömer Lütfi Bey , Halil’in üzerine Selam oğlu adlı bir kişiyi gönderir. Selam oğlu Halil’i bulur fakat önceden tanıştıkları için kaymakam konusunda Halil’i uyarır. Halil uyarıları dinleyerek buradan kaçar ve Gülsüm’ le birlikte Yalıkavak yakınındaki Çökertmeye gelir. Amacı bir kayıkla adalara kaçmakdır. Rum gemicilerden ‘Kosta Paho’ ( Kos’lu İstanköylü Paho) ile anlaşır. Rumlarla aralarındaki husumetten dolayı Paho, tayfa Andon vasıtasıyla Halil’i Çerkes kaymakam’a ihbar eder. Kaymakamın emriyle denizden kol kayığı ile kolcubaşı Barka’nın Ali harekete geçer. Ayrıca Paho’ nun demir atacağı karaya yakın yerde de jandarma komutanı Ömer Çavuş önceden pusuya yatırılır. Halil’i adalara götürecek kayık yola çıkar. Paho, Halil’i yakalatabilmek için dalgaları bahane ederek Aspata gitmeyi teklif eder ve deniz durulunca adalara rahat geçebileceklerini söyler. Halil bu teklife inanır. Tekne ; Aspat ‘tan Bitez koyuna gelerek Hırsız Yatağı denen yere yakın olarak açıkta demir atar. Akşam olduğunda teknede içki faslı başlar. Paho, Halil ve Gülsüm’ ün içkilerine ‘Balık Ağısı’ denilen bir bitkinin sersemletici zehrini koyar. Bu zehrin etkisi ile Halil ve gülsün uykuya dalarlar. Ömer Çavuş kara pusudadır. Paho, Halil ve Gülsüm’ ü uyuttuktan sonra demir alır ve teknesini yavaş yavaş kıyıya yanaştırmaya başlar . Ömer Çavuş tam kıyıya yanaşmadan tekneye ateş edilmesi emrini verir. Kurşunların kendisine isabet edeceğinden korkan Paho tekneyi açığa bırakır. Tam bu sırada Kolcu başı Barka’nın Ali de kol kayığı ile Paho’ nun teknesini sarar. Paho Halil’den çekindiği için onu uyandırır. Geçen süre içerisinde Barka’nın Ali tekneye girmiştir. Halil ve Gülsüm sersemlemiş bir vaziyette güverteye çıkartılırlar. Güvertede Halil’in ayağı kayar , Barka’nın Ali Halil’i bacağından yaralar. Halil yaralı bir vaziyette Bodrum’a getirilir ve kaymakamlık binası önünden karaya çıkartılır. Halk kaymakamlık binası önünde toplanmıştır. O sırada ‘Kel Mülazım’ adı verilen jandarma komutanı ‘Hükümete karşı gelenlerin sonu budur’ gibilerden konuşma yapar Halil yaralı bir vaziyette kaymakamlık binası önünde bulunan bir mahsene atılır. Yaraları tımar edilmez. Burada bir süre acı içinde inler. Daha sonra Ömer Çavuş tarafından boğazına çökülerek öldürülür ve sırtındaki elbiseleriyle birlikte alel acele gömülür. Bu olay üzerine Bodrum’dan ‘Üçlü Saçayağı’ olarak adlandırılan Türkülerin ikincisi olan ‘Çökertme’ yakılır.(*) TÜRKÜ Çökertmeden çıktım da Halil’ im aman başım selamet Bitez de yalısına varmadan Halil’im aman koptu kıyamet Arkideşim İbram Çavuş ALLAH’ına emanet Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı Ciğerimi ateş sardı aman kurşun yarası Gidelim gidelim Halil’im çökertmeye varalım Kolcular gelirse Halil’im nerelere kaçalım Teslim olmayalım Halil’im aman kurşun saçalım Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı Ciğerime ateş sardı aman kurşun yarası Güvertede gezer iken aman kunduram kaydı İpeklide mandilimi aman örüzger aldı Çakırda gözlü Gülsüm’ümü Çerkes kaymakam aldı Burası da Aspat değil Halil’im aman Bitez yalısı Ciğerime ateş sardı aman kurşun yarası

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #11 : 25 Ağustos 2007, 00:36:29 »
Pencereden Bir Taş Geldi Türküsünün Hikayesi (Mamoş)

Elazığ'ın koca Mustafa Paşa mahallesinde oturan Bekir hoca'nın genç ve güzel bir karısı vardır. Bekir hoca Harput'ta namusuyla ve iyiliğiyle tanınan yumuşak başlı temiz bir insandır. Karısı ise gençliğin verdiği tecrübesizlikle evli olduğu halde komşularından, soylu bir aileden olan genç, yakışıklı Mamoş (Mehmet) ile ilişki kuracak kadar toydur daha. Mamoş'la Bekir hoca'nın karısı arasındaki sevgi gittikçe alevlenir. Etrafta bunu sezmeye başlamıştır. Fakat sevdalılar buna rağmen her şeyden habersizdirler. Fırsat buldukça buluşur, konuşur, sevişirler. Bekir hoca bunun neye varacağını hesaplamaktadır.

Bir gün karısına Harput'a gideceğini ve akşam dönmeyeceğini söyler. Bu fırsattan yararlanan genç kadın Mamoş'u eve davet eder, yerler içerler, eğlenirler. Bekir hoca ise Harput'a gitmemiştir. Karanlık basınca eve gelir ve sessizce kapıyı kendi anahtarıyla açar, sevdalıların bulundukları odaya gelir. İçerden onların eğlenceli çığlıklarını duyar, tabancasını çekerek odaya girer. Girer girmez tabancasını ateşler Mamoş'u kalbinden, karısını da ağzından vurarak öldürür. Bu olaydan sonra Bekir hoca zaptiyeye teslim olur. Adli bir heyetin eve gelip olayı yerinde incelemelerinden sonra duruşma
sonunda Bekir hoca beraat eder.

İçli olan Türkünün hikayesinde de böylece bir ders yatmaktadır.

Debreli Hasan Türküsü-Debreli Hasan Türküsü Hikayesi

Drama köprüsü Hasan dardır geçilmez
Soğuktur suları Hasan bir tas içilmez
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın
Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin

Drama köprüsü Hasan dardır daracık
Çok istemem Yanko Corbaci bin beş yüz liracık
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin

Drama köprüsünü Hasan gece mi geçtin
Ecel şerbetini Hasan ölmeden mi içtin
At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin.
Debreli Hasan, Drama'da yetişmiş. Debreli namıyla mübadele öncesi donemde Drama-Serez-Sarisaban bölgelerinde faaliyet göstermiş bir halk kahramanı eşkıyadır.

Drama köprüsünü,o devrin haksızlıkla para kazanan halkı ezen zenginlerinden aldığı haraçla yaptırmıştır. Debreli Hasan'ın yaşadığı,donem kesinlikle bilinmemekle beraber Cakircali Efe ile çağdaş olduğu görüşleri,hatta atıştıklarına dair hikayeler onun 1870-1920 yılları arasında Makedonya dağlarında egemen olduğunu göstermektedir. Bu konuda halk arasında söylenen menkıbeye göre;Selanikli Yahudi bir tüccar ticaret için İzmir'e gidecektir."Eğer bu civar dağlarda hükümran olan Debreli'den geçsen, Ege dağlarında Cakircali'dan geçemezsin. "denir, kendisine. Nitekim de öyle olur.

Debreli'nin çetesinde pek çok kişi yoktur. Bilinen Kara kedi namıyla bir tek kızanı olduğudur. Halka onu sevdiren eşkıya kişiliğinin en ustun tarafı ise fakirlere yardim etmesi,bilhassa birbirini seven yoksul gençleri evlendirmesidir. Bu konuda şöyle bir menkıbe de vardır. "Evlenmek niyetinde olan dağlı bir genç,tek danasını almış, İskece pazarına inmektedir. Yolu, Debreli Hasan tarafından kesilir. Delikanlının evlenmek için parası olmadığını anlayanca Debreli kendisine düğün için yetecek parayı verir ve ayrıca danasını satmamasını salık verip uğurlar."

Makedon dağlarının Debreli'si sonunda padişah affına uğrar veya söylentiye göre mübadelede güvenlik güçlerinin elinden kaçmayı başarır ve Türkiye'ye göç eder.

Kısacası Rumeli Türklerinin gönlüne yerleşmiştir efsanesiyle Debreli Hasana.


Zahidem - Zahidem Türküsünün Hikayesi ( Kırşehir Yöresi )

Zahidem
Ziyaretten çıktım Cender'in özü Kum gibi kaynıyor Zahidem gözü Aslını sorarsan asalet yerden Hacı Büro'lardan Memed'in gızı Hezeli de deli gönlüm hezeli Çiçekdağı döktüm'ola gazeli Nice memleketler gezdim dolaştım Bulamadım Zahide'den güzeli Ayınan doğarda gününen aşar Zahidem görenin tedbiri şaşar Diken arasında kalmış gül gibi İyinin kaderi kötüye düşer Çeşmenin başında yunak daşısın Gökte dönen tek turnanın eşisin Ceren avcın ben olayım Zahidem Elli kızın yüz gelinin başısın Zahidem gurbanım n'olacak halim Gene bir laf duydum kırıldı belim Gelenden gidenden haber sorarım Dediler bu hafta oluyor gelin Kömür gözlüm al eline kalemi Ben söyleyim yaz başıma geleni Fukara deyip de seni vermezler Hani göster açlığından öleni Kurban olam Alişen'e Hacı'ya Çeşmenin başına gelen sucuya Çıktım Büyüköz'e seyran eyledim Düşemedin eyice bir gocaya Zahidem kurbanım dardayım dağdan El eder Zahidem karşıki bağdan Derdin beni del'ediyor Zahidem Kâhkülüne sürmüş kokulu yağdan Kay'altında olur bağın iyisi Bağda biter kirazınan gayısı Birde dayısına söyleyim dedim Yoğumuş ki Zahidemin dayısı Gurbet ellerinde esirim esir Affeyle sevdiğim bendedir kusur Kadir Mevlam seni bana verirse Nemize yetmiyor el kadar hasır Anası kürt kızı nemner bacısı Çıkarmı yürekten yarin acısı Çıktım Büyüköz'e seyran eyledim Kırıldımı köyünüzün sucusu Şu yalan Dünya'da sürmedim sefa Anamdan doğalı çekerim cefa Benide bir soran olursa deyin Hacı Ahmetli'den Garip Mustafa Aslımı sorarlar Çiçekdağ'lıyım Felek kırdı kollarımı bağlıyım Bir soran olursa söyleyin adım Hacı Ahmetli'den Arapoğlu'yum Aşık Arap Mustafa Türkü Hikayesi: Kırşehir Çiçekdağı'ndan Aşık Arap Mustafa, Hacı Büro'lardan Mehmet Ağa'nın kızı Zahide'ye aşık olur. Aşıkda ne kelime yanar tutuşur. Ama gönül bu işte, Aşık Arap Mustafa çok fakir, bir o kadar da garip bir kişi. Zahide ise Hacı Bürolar'ın zengin ve güzel kızı, üstelik ağa kızı, üstelik çok güzel, yaşı ise Aşık Arap Mustafa'dan büyük. Dolayısıyle nereden bakarsanız bakın birbirlerine hiç ama hiç denk değiller. Üstelik Zahide'yi isteyen çok zenginler var. Hem zenginler hemde yaşıtları Zahide'nin peşinde. Bu kadar kişinin arasında Zahide bir fakire hele hele bir garibe verilirmi..? Aşık Arap Mustafa bütün bu olumsuzluklara rağmen istetir Zahide'yi ama sonuç malum: Zahide'yi Aşık Arap Mustafa'ya vermezler. Aşık Arap Mustafa sonunda askere gider. Zahide'yi ise başka biri ile evlendirirler. Zahide'nin başkası ile evlenmesini Aşık Arap Mustafa'ya duyurmak istemezler ama o bir yolunu bulur ve öğrenir. Yıkılır, dünyası kararır ve İşte Zahidem Türküsü Aşık Arap Mustafa'nın sesinden sazından bizlere kazandırılır. 1965 yılında Zahide vefat eder. 1966 yılında'da Aşık Arap Mustafa vefat eder. Dip Not:Türkünün sözleri Aşık Arap Mustafa'ya aittir. Beste ise:Nuh Akgün'e aittir. Derleyici sıfatı ile bu Türküyü Neşet Ertaş derlemiştir ve TRT repertuvarına kazandırmıştır. Kaynak(Türkü Hikayesi):''Anadolu'nun Dili'' TRT Radyo Programı. Halil Atılgan

Deryalar Türküsü-Deryalar Türküsü Hikayesi

DERYALAR

Kırcaliyle Arda Arası
Saat Sekiz Sırası(Yusuf Um Saat Sekiz Sırası)
Ardalılar Ağlıyor (Yusufum)
Yoktur Çaresi
Aman Bre Deryalar Kanlıca Deryalar
Biz Nişanlıyız
İkimizde Bir Boydayız
Biz Delikanlıyız

Çıkar Aba Poturunu
Dalgalar Artacak
Demedim Mi Ben Sana Yusufum
Kayığımız Batacak

Kırcaliyle Arda Boylarında
Kimler Gidecek
Civanda Yusufumun Garip Annesine
Kimler Haber Verecek

Yusuf ile Feride birbirlerini çok severler ancak aileleri bir türlü evlenmelerine razı gelmez. Yusuf bir gün kafasında bir plan yapar Arda Nehrini sevdiğiyle geçerek izlerini kaybettirip yeni bir hayat kurmayı düşler.
Bu durumu ferideye anlatır. Feride Arda ' ya bizim kayıklar dayanmaz gitmeyelim der ama nafiledir. Feride Yusuf un ısrarlarına dayanamaz ve Ardayı aşmayı kabul eder. Ancak şans yüzlerine gülmez ve daldalar kayığı devirir. Yusuf ta boğularak ölür. feride bir şekilde kurtulmayı başarır ancak Yusufun ölümü O' nu çok yaralar ve bu Türküyü söyleyerek ağıt yakar...





Denizin Dibinde Hatçem
Burdur’dan Antalya’ya doğru giderken yaklaşık 38 km. Uzaklıkta bulunan Arvallı, yeni adı ile Bağsaray köyünde geçer hikaye. Hikayeye göre Hatçe isminde bir güzel kadın köyün meydanındaki duvarında çift oluklu pınar bulunan bir evde oturur. Türküde sözü geçen pınar bu pınardır. Hatçe güzel ve alımlı bir köy güzelidir. Köyün çobanı Hatça’ya gönlünü kaptırır. O da çobanı sever. Ne var ki Hatçe evlidir. . Kader onları bir türlü bir araya getirmemiştir. Her ne kadar olumsuzluklar çok olsa da aşklarına engel olamazlar ve bir zaman sonra birlikte kaçmaya karar verirler. Çobanla birlikte kaçarak Antalya’ya yerleşirler. Yaklaşık 5 ay sonra yakın bir köyde (Kayış) de buna benzer bir olay gerçekleşir ve İbrahim CAN isimli mahalli sanatçı bu Türküyü yakar. Türkü’nün Orjinal Sözleri: Evlerinin önünde pınarlar harlar Hatçam çıkmış pencereye ay gibi parlar Ben Hatça’yı yitirdim de dumanalı dağlar Gözlerimin pınarları durmadan çağlar Ovalara duman çökmüş göremedin mi A kız kendi saçını öremedin mi Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz Gel sarılalım gaçalım ince belli kız Denizin dibinde Hatçam demirden evler Ak gerdanın altında da çiftedir benler O kınalı parmaklar da o beyaz eller Yolcuyu yolundan eyleyen dilber Dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor Hatçayı görenler sevdalanıyor Üçünü de beşini de Hatçam onuna Ben de yandım Hatça’mın basma donuna Yüce dağ başına Hatçam ekin ekilmez Yağmur yağmayınca Hatçam kökü sökülmez Ellerin köyünde Hatçam kahır çekilmez Doldur ağıları içelim Hatçam Varman kızlar varman kirli çobana Çoban evde durmaz gider yabana Ovalara duman çökmüş göremedin mi Akız kendi saçını öremedin mi Arvallı dedikleri bir büyük şehir Şehir oldu bana her zaman zehir Çok dediler arkadaşlar yar senin değil Doldur ağıları içelim Hatçam Yüce dağ başında Hatçam harmanın mı var Harmanı kaldırmaya dermanın mı var Hatçam beni öldürmeye fermanın mı var Doldur ağıları içelim Hatçam Yöre: Burdur Derleyen: Mehmet ERENLER
« Son Düzenleme: 09 Kasım 2009, 13:13:55 Gönderen: Wolt »

Çevrimdışı sakinsu

  • "SAKİNSU"
  • Birlikte Üyesi
  • *****
  • İleti: 1.886
  • Teşekkür Sayısı: 485
Türkü Öyküleri
« Yanıtla #12 : 25 Ağustos 2007, 00:45:54 »
Derbent Deresine Duman Bürüdü
Türküye konu olan olay 12 Şubat 1933 yılında bugünkü Buldan –Derbent barajının dolgusu yapılan “Derbent Deresi denilen yerde meydana gelmiştir. Malum 1933 yıllarında Türkiye’de her beldeye araba, tren gibi ulaşım araçları henüz girmemişti.O yıllarda Buldan’ın Derbent köyü, Alaşehir ve Sarıgöl taraflarından gelip, Sarayköy ve Denizli taraflarına geçmekte olan kervancıların uğrak yeriydi. Kervanlar Derbent boğazını görmeden geçemezlerdi.Zaten en kısa ve tek geçit burasıydı. 12,13 Şubat tarihlerinden önce, Denizli’nin Gölemezli köyünden Deveci (Kervanbaşı) Kuru Ali’nin Musa adındaki kişi, Meneviş’in Veli ve Süleyman adlarındaki kişileri de yanına alarak, Sarayköy’den develerine buğday ve arpa yükleyip Sarıgöl’de boşalttıktan, sattıktan sonra tekrar aynı yoldan Sarayköy’e doğru hareket ederler. Mevsim ise kış, karlı,fırtınalı, fırtınalı, tipili bir gün Kervancılar tam Derbent deresi denilen yere gelmeden, önceleri Buldan ilçesine bağlı, sonra Sarıgöl’e bağlanan Baharlar köylüleri ile karşılaşırlar.Köylüler kervancılara “kar çok yağıyor, Derbent boğazından geçemezsiniz” diyerek döndürmek isterler. Onlarda “hayır gideriz” diyerek yola devam ederler.Derbent boğazına iyice yaklaştıklarında kar, boran, tipi şiddetini artırır.Develerin ayakları tutmaz, kaymaya başlar. Köylülerin aklına gelen devecilerin başına gelir ve develerle birlikte uçuruma yuvarlanırlar. Musa, Süleyman ve Veli önce develerini sonrada kendilerini kurtarmak isterlerken vakit bir hayli geçmiş gece olmuştur.Kar ve tipiden, soğuktan korunacak yer bulup, develerini de kurtaramadan kurtaramadan soğuktan donup ölmüşlerdir. Olayın ertesi günü oradan geçmekte olan Kula’lı yolcu uzaktan bunların cesetini görür, Derbent köyüne haber verir.Köye 4-5 km uzaklıkta “Derbent Boğazına” gelen köylüler küreklerle karları aça aça cesetleri bulurlar.Devenin birisinin ayağı kırılmış, diğerleri ise sağlamdır.Musa, Süleyman ve Veli’nin etrafında kargalar uçuşmaktadır… Kervancıların cesetleri önce Derbent köyüne getirilir.Kimlikleri ve Gölemezli köyünden oldukları iyice anlaşılınca, köylerine götürülerek cesetler ailelerine teslim edilir. Bu acı olay üzerine Denizli-Buldan ilçesine bağlı Derbent köyünden Ayşe ve Fatı adlarındaki kişiler hemen bir ağıt yakarlar.Bu ağıtın sözleri de gün geçtikçe dilden dile, telden tele gezip dolaştıkça halk arasında yaygınlaşır.Herkes tarafından yıllardan beri söylenip durur. Not: Derbent köyü yakınlarında meydana gelen bu olay sonucunda çıkan bu Türkü çok kişiler tarafından, değişik yörelere maledilmek istenmektedir. Örnek verecek olursak Denizli-Çal yörelerinde Türkünün çıkışına neden olan olayın “Akdere devrendi” denilen köy yakınlarında meydana geldiği sanılmaktadır.Oysa ki, bu Türküyü,Dr. Mehmet Tuğrul “Akdere” köylülerinden derlediğinde, Türküye neden olan olayın orada değil, Denizli-Buldan Derbent köyü yakınlarında geçtiğini söylemişlerdir. “Derbent deresine duman bürüdü” Türküsünü 1942-1943 yıllarında Dr. Mehmet Tuğrul Denizli Çal ilçesine bağlı beş ayrı köyden derlemiştir. Bu Türküyü esas kaynağı olan Buldan ilçesi Derbent köyü muhtarı Duran Büyükgürsoy’dan 1982 yılında derlenmiştir.Aynı Türküyü Süleyman Uğur T.R.T.de sazıyla çalıp söylemiştir.Ancak Türkü“Derbent Deresi” şeklinde verildiği için şimdi radyolarda da o şekilde yayınlanmaktadır. Yöre: Denizli/Buldan

 

FORUM KURALLARI
Yasal Uyarı: Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu nedenle, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, bf@birlikteforum.com mail adresinden bize ulaşabilirler. Şikayet incelenip ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.
Birlikteforum.com SMF 2.0.8 | SMF © 2011, Simple Machines
SimplePortal 2.3.5 © 2008-2012, SimplePortal