RSS Facebook LinkedIn Twitter MySpace

BirlikteForum. Kültürel Bilgi Paylaşım Platformu

Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: TÜRK BÜYÜKLERİ  (Okunma sayısı 184078 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı konuralp

  • Ahmed Şamil
  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 379
  • Teşekkür Sayısı: 807
TÜRK BÜYÜKLERİ
« Yanıtla #78 : 11 Mayıs 2009, 13:25:30 »
Kazım Karabekir (1882-1948)


Türk asker ve siyaset adamı. Kurtuluş Savaşı'nda, Doğu cephesi komutanlığı yapmıştır.

İstanbul'da doğdu, 26 Ocak 1948'de Ankara'da öldü. Mehmed Emin Paşa'nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke'de tamamladıktan sonra, 1896'da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi'ni, 1899'da Kuleli Askeri İdadisi'ni, 1902'de Harbiye Mektebi'ni ve 1905'te de Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır'da yaptı. İttihat ve Terakki'nin Manstır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907'de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı.

II. Meşrutiyet'ten sonra Edirne'de II. Ordu 3. Fırka (tümen) erkân-ı harfliğine (kurmaylığına) atandı. 31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu'nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912'de binbaşılığa yükseldi. Balkan Savaşı'nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914'te kaymakam (yarbay) rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye komutanlığıyla İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal'da 14. Fırka komutanlığına atandı ve Çanakkale'ye gönderildi. Kerevizdere'de Fransızlar'a karşı üç ay savaştıktan sonra miralaylığa (albay) yükseldi. Buradan, İstanbul'da I. Ordu erkân-ı harbiye başkanlığına, sonra Galiçya'ya gidecek ordunun ve ardından Mareşal Von der Goltz'un erkân-ı harbiye başkanlığına atanarak Irak'a gitti. 1916'da Kutü'l-Amare'yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak'ta İngilizler'le çarpıştı. 1917'de Diyarbakır'daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elaziz (Elazığ) cephelerindeki II. Ordu komutanlığına vekâlet etti. 1918'de Erzincan ve Erzurum'u Ermeniler'den ve Ruslar'dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini ve Karakilise'yi (Karaköse) kurtardı. Aynı yıl mirliva (tümgeneral) oldu.

Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmed İzzet Paşa'nın erkân-ı harbiye-i umumiye reisliği (genelkurmay başkanlığı) önerisini kabul etmeyerek Anadolu'da görev almak istedi. Önce Tekirdağ'daki 14. Kolordu komutanlığına, ardından da Erzurum'daki 15. Kolordu komutanlığına atanmasını sağlayarak Nisan 1919'da göreve başladı. Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi'nin toplanmasında önemli rol oynadı. Kurtuluş Savaşı'nda Edirne milletvekilliği ve Doğu cephesi komutanlığı yaptı. Ermeniler'in eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920'de Ermeni ordusunu kesin olarak yendi. Ermeni hükümetiyle Ankara hükümeti adına Gümrü Antlaşması'nı imzaladı. Kars'ın alınmasıyla ferikliğe (korgeneral) yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı, 1923'te İstanbul milletvekili oldu. 1924'te, TBMM'deki Dörtler Grubu'nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak Halk Fırkası'ndan istifa etti. 17 Kasım 1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın başkanlığına seçildi. Parti 3 Haziran 1925'te Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle kapatıldı. Karabekir Mustafa Kemal Paşa'ya karşı yapılan İzmir suikasti ile ilgili görülerek bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti. Siyasi yaşamına on iki yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939'da İstanbul milletvekili olarak devam etti. 1946'da TBMM başkanlığına seçildi ve bu görevde iken öldü.

YAPITLAR (başlıca): Sırp Bulgar Seferi 1881, 1911; Ermeni Mezalimi, 1918; İstiklal Harbimizin Esasları, 1933; İtalya-Habeş, 1935; Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik?, 2 cilt, 1936-1937; Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu, 1939; İstiklal Harbimiz, (ö.s.), 1960; İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihad ve Terakki Erkânı, (ö.s.), 1967; İttihad ve Terakki Cemiyeti 1896-1909, (ö.s.), 1982.

 
Herkes Aynıyken Ben Farklıydım Şimdi Herkes Farklı Olmaya Çalışırken Ben Aynıyım :) ..


Çevrimdışı Sencer

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 355
  • Teşekkür Sayısı: 522
TÜRK BÜYÜKLERİ
« Yanıtla #79 : 11 Mayıs 2009, 14:10:57 »
                 Kuşcubaşı Eşref

daha önce forumda paylaşmıştım ama bu büyük şahsiyeti bu sayfayada taşımak istiyorum.

"Eşref Kuşçubaşı son dönem tarihimizde dikkati üzerine çeken, cıva gibi bir kahramandı. Hürriyet ateşinin Arapların içinde alevlenmesi amacıyla çalışmalar yaptı. Fakat çok geçmeden, rejim aleyhtarlığının, emperyalistlerin sinsi tahrikleriyle bölücülüğe dönüştüğünü fark etti. Bunlarla mücadele etmek için bir teşkilat kurdu. Miralay Rasim Bey, bu organizasyona Teşkilat-ı Mahsusa adını verdi.

“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin; dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten!” ( NAMIK KEMAL )

 Nam-ı diğer Kuşçubaşı Eşref. Kafkas kökenli Türk istihbaratçı, gerilla savaşçısı. Sultan Abdüllaziz’in kuşçubaşısı Çerkes Mustafa Nuri Bey’in oğludur. Harb okulunun son sınıfında iken Jön Türkler’le ilişkisi yüzünden 2. Abdülhamit tarafından Hicaz’a sürgün gönderilmiştir. Sürgünde bulunduğu zindandan kaçıp, 2. Abdülhamit’in baş yaverinin oğlunu üç tabur korumanın arasından kaçırmayı başarmıştır. Arabistan’da 2. Abdülhamit’e karşı giriştiği isyan hareketi sırasında tüm Arabistan’ı dolaşmış, yerel şeyhlerle dostluk kurmuştur. Her an her yerde ortaya çıkabildiği için kendisine ‘şeyh-it tuyyur’ -uçan şeyh- denilmiştir.

teşkilat-ı mahsusa reisi olup, kuvay-ı milliye'nin efsanevi kumandanlarındandır kendisi.

"biz teori değil- eylem adamlarıydık" deyişiyle tanınan eşref hakkında bir alıntı:

- kuşçubaşı eşref ve arkadaşları, ingiltere'ye karşı şiddetli bir propaganda kampanyası başlatmak, eğer mümkün olursa bu kampanyayı orta asya'da da yürütmek için hindistan'a gittiler. ancak bu sırada birinci dünya savaşı'nın başlaması üzerine, enver paşa'dan emir alan kuşçubaşı eşref hemen istanbul'a dönmüş ve az sonra da teşkilat'ın arabistan bölge sorumluluğu'na getirilmiştir. teşkilat'ın kurucuları arasında yer alan subaylar tarafından 1913 yılında batı trakya Türk cumhuriyeti'nin kurulması ve kuşçubaşı eşref bey'in şubat 1915'de mısır'da kanal bölgesindeki çalışmaları kayda değerdir.

- kuşçubaşı eşref, bulgar ordularının istanbul önlerine veliefendi'ye geldiği günlerde 300 kişilik kuvvetiyle çete savaşları yaparak onları mağlup etmiş çok kısa bir zaman içinde edirne'yi de bulgarlar'dan kurtarmıştır. kuşçubaşı eşref bey, istanbul önlerine kadar gelen bulgar ordusuna karşı harekete geçmeden önce, hararetli bir tartışmadan sonra enver paşa'ya şunları söylemiştir:

"siz bana imkan verin, ben seçkin kıtalarımla yine akınlar yapayım. düşmanı debeyelim. edirne'yi kurtarmak ümidi ciddi olarak bir belirirse, bütün memleket ayağa kalkar, mucizeler birbirini kovalar. eğer ben muvaffak olamazsam, gayri mesul bir adamım. çeteler umumi kumandanıyım. hükümet ilzam etmem. beni kovar, hapseder hatta asarsiniz. zaten böyle aciz yaşamak yerine ."

     
'eşref bey, babası itibarıyla kafkasyalı, annesi itibarıyla da orta asyalıdır. onun kafkasyalılığı, ömer seyfettin'in, rauf orbay'ın, ali ihsan sabis'in, refet bele'nin ve benzerlerinin aynısıdır. yani Türk milliyetçiliğini fişekleyen bir kafkasyalılıktır. babası saraya mensuptur. lise çağında, o zamanki moda fikirlere kendisini kaptırır, hürriyetçi kesilir. istanbul'dan uzaklaşması için edirne askerî lisesi'ne nakledilir. babası arabistan'a sürülünce öğrenimini istanbul dışında tamamlamak zorunda kalır.

gençliğin verdiği romantizmden dolayı başı dertten kurtulmaz; mahkum edilir. hicaz valisi ahmet ratip paşa'nın oğlunu kaçırır. çocuğu bırakması şartıyla af-ı şahaneye mazhar olur. bu sırada arapların bazı kesimlerinde de rejim aleyhtarlığı yaygınlaşır; eşref bey bunların aslında osmanlı devleti'ne, türklere karşı bulunduklarını tespit eder. mücadele etmek amacıyla bir gönüllü teşkilatı kurar. miralay rasim bey bu organizasyona "teşkilat-ı mahsusa" adını verir. osmanlı'nın tarih sahnesinden çekilmesiyle müslümanların sahipsiz kalacağına inanan şerif el tunusi, şeyh sunusi, şekip aslan, ismail canbolat, mehmed akif ve daha pek çok ünlü de bunlarla birlikte hareket eder.

italyanlar trablusgarb'ı işgal etmeye kalkarlar. berlin'de askerî ataşeyken istifa edip dönen enver bey'le, eşref bey oraya gitmeye karar verirler. bir noktaya geleceklerine inanırlarsa, mustafa kemal, fuat, kahraman halit, hayrettin bey'ler de gidecektir. mısır'daki müslümanlar, libyalılar ve bilhassa şeyh sunusi, umulan desteği fazlasıyla verince, çetin bir mücadele başlar. enver bey "bingazi ve çevresi genel kumandanı", eşref bey de "milli kuvvetler genel kumandanı" olur. eşref bey, ikna ettiği gençlerden oluşturduğu birliğe "kuvay-ı mübareke" adını verir. osmanlı'nın redif kuvvetlerinden sınırlı yardım alabilirler. paraları vardır; fakat silah bulmakta güçlük çekerler. baskınlarla savaş malzemelerini italyanlardan ele geçirirler. kolay zafer kazanacaklarını umduklarından, gördüklerini değerlendirmeleri için italyanlar oraya romancılarını, şairlerini, müzisyenlerini götürmüşlerdir. sert bir kayaya çarpmaları, dünyada yankılar yapar. batılı gazeteciler libya'ya akın ederler. bir röportaj sırasında bir gazeteci eşref bey'e sorar: "düşmanlarınızın ve sizin aynı kıyafetleri giymenizi anlamıyorum." eşref bey şu cevabı verir: "aynı silahları da kullanıyoruz. italyanlar haber vermeden gelen istenmeyen misafirlerimizdir. eşyalarını beraber paylaşıyoruz."

italyanlar derne bölgesinde bir boşluk sezerler; kasr-ı harun mıntıkasından yapılacak çıkarmayı osmanlılar zaten beklerler. buranın kumandanı mustafa kemal bey'dir. mustafa kemal bey'in birliklerinin sağ yanını kuvay-ı mübareke'nin avakır taburuyla eşref bey koruyacaktır. kapışma anında havadan bombardımana uğrayınca, askerimiz tedirginleşir, bu tereddüdü yenmek için mustafa kemal bey atını düşmanın üzerine sürer. bu anda onları yeni bir italyan birliği kuşatmaya başlar. ortalık toz dumana karışır. düşmanı denize dökerler; ama mustafa kemal bey'in gözüne kireç kaçar. mısır'dan getirilen doktorlar ameliyat edilmesi gerektiğini söylerler. bu ameliyatın üstadı isviçreli profesör fox'tur. üç aydan önce randevu almak mümkün değildir. eşref bey'in ahbabı olduğundan hemen ameliyat edeceğini tahmin ederler; ki yanılmadıkları anlaşılır. mustafa kemal bey'in yanında teyzesinin oğlu fuat (bulca) bey'in bulunmasının yerinde olacağını düşünürler. eşref bey'in yanında mühür gibi her tür malzeme bulunmaktadır. ikisine pasaport düzenler. meslek bölümüne de mustafa kemal bey'in isteği üzerine gazeteci yazar. onları yolcu ederken "hazine-i eşref'ten" esprisiyle bir torbada bin altın verildiği de kaynaklarda yer alır.'


1. Dünya savaşının çıkmasıyla birlikte 1914-1915 yılları arasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın Arap Yarımadasından sorumlu başkanı olarak görev yapmış, Süleyman Askeri Bey’in ölümünü takiben Teşkilat-ı Mahsusa başkanı olmuştur (1915-1918).

1. Dünya Savaşı sırasında İngilizler’e karşı girişilen Süveyş Kanal Harekatı’nda (1916) öncü birliklere komutanlık etmiş, Hayber’de Faysal’ın (sonradan Irak Kralı olacaktır) 25 bin kişilik birliğine karşı 43 kişilik Teşkilat-ı Mahsusa birliği ile bir gün boyunca savaştıktan sonra yaralı olarak ele geçirilmiştir (1918).

Yakalandıktan sonra Lawrence’a şöyle dediği iddia edilmektedir: - “Lawrence, kazandığını sanıyorsun. Fakat henüz hiçbir şey bitmedi. Hükümetinin başına öyle musibetler salacağım ki, 2 asır uğraşsanız bitiremeyeceksiniz.” Kuşçubaşı’nın bu sözünün arkasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) yapılanmasını örgütlemiş ve desteklemiştir
« Son Düzenleme: 11 Mayıs 2009, 14:13:14 Gönderen: Sencer »
''Eğer ideallerimizi gerçekleştiremiyorsak,en azından kendi gerçeklerimizi idealleştirebiliriz.''

Çevrimdışı konuralp

  • Ahmed Şamil
  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 379
  • Teşekkür Sayısı: 807
Şamil Basayev
« Yanıtla #80 : 11 Mayıs 2009, 14:20:08 »
         

  Rusya Basayev'in başına 10 milyon dolar ödül koydu

                                                             
                                                Şamil Basayev
   
      40 yaşındaki Şamil Basayev Rus yetkililer tarafından yıllardır aranıyordu. Çeçen liderin sorumlu tutulduğu saldırılar arasında 2004 yılında Beslan'da 300'ü aşkın kişinin öldüğü rehine krizi de yer alıyor.
 
    Rusya Basayev'in başına 10 milyon dolar ödül koydu

    Rus sivillerin meşru hedef olduğunu söyleyen Basayev, Rusya'yı uzun zaman sürekli olarak ''kamikaze'' saldırılarıyla tehdit etti.

   Çeçenistan'ın Rusya'dan bağımsızlığını talep eden Basayev, 1995 yılında Rusya'nın güneyinde yer alan Budyonnovsk kentinde Çeçenlerin ilk toplu rehin alma operasyonunu yönetmişti.

   Şamil Basayev, 2002 yıllında Moskova'da bir tiyatroyu hedef alan ve 129 kişinin ölümüyle sonuçlanan rehine krizini de kendisinin yönlendirdiğini söyledi.

    2004 yılında Kremlin'in Çeçenistan'a atadığı Rusya yanlısı Çeçen Devlet Başkanı Ahmet Kadirov'un bir tören sırasında ölümüne yol açan bombalı saldırının arkasında da Basayev'in olduğu düşünülüyor.

   Bağımsızlık mücadelesi
Çeçenistan'a komşu İnguş Cumhuriyeti'nde 2004 yılının Haziran ayında hükümet binalarını ve karakolları hedefleyen ve yaklaşık 100 kişinin ölümüne neden olan saldırıları da Basayev'in düzenlediği sanılıyor.

   Basayev, Çeçenlerin ''Siyah Dulları'' olarak adlandırılan kadın intihar eylemcilerini kendisinin eğittiğini kıvançla söylüyordu.

   Çeçen lider Rusya'yla her fırsatta bedeli ne olursa olsun savaşmaya hazır olduğunu söyledi.

   2004 yılında yayınladığı bir mesajda Basayev, ''Çeçenler özgürlükleri, bağımsızlıkları ve bir toplum olarak varlıklarını korumak için ulusal bir kurtuluş mücadelesi veriyor'' dedi.

   El Kaide'yle bağları olduğu ileri sürülse de Şamil Basayev Usame bin Ladin'le hiçbir zaman tanışmadığını söyledi:


  Kanla yoğrulmuş son imparatorluk Rusya'dır

 
    Şamil Basayev

    ''Bin Ladin'i ne tanırım, ne de kendisinden para aldım. Ama böyle bir teklifte bulunursa, onu geri çevirmezdim.''

     Che Guevara posteri

     Şamil Basayev, Kuzey Osetya'nın Beslan kentindeki ilkokulda yaşananları ''korkunuç bir trajedi'' diye tanımlayarak ölümlerden Rusya'nın güvenlik güçlerini sorumlu tutmuş ve kendisinin hiçbir çocuğu öldürmediğini söylemişti.

    Ocak 1965'te bir dağ köyünde dünyaya gelen Basayev, adını bir önceki yüzyıl Çar'ın ordusuna karşı savaşan Şeyh Şamil'den alıyor.

    İlk gençlik yıllarını devrim hayalleriyle geçiren Şamil Basayev, Moskova'da üniversite yıllarında odasının duvarına Che Guevara posteri astığını anlatırdı.

    Basayev, medyanın dikkatini üzerine ilk kez bir Rus yolcu uçağını 1991 yılında kaçırdıktan sonra Ankara'ya inişe zorladığı zaman çekti.

    Rusya ordusunun Çeçenistan'ı işgal ettiği 1994 yılının son günlerinde Şamil Basayev Çeçen direnişinin önde gelen komutanlarından biri olarak sivrildi.

    Çeçenistan'daki bu ilk savaş ardından güçlerini geri çekmek zorunda kalan Rusya'nın bölgeden ayrılması ardından devlet başkanlığı seçimlerinde aday olan Şamil Basayev, Aslan Mashadov'un ardından ikinci gelmişti.

    Daha ılımlı bir ayrılıkçı lider olan Aslan Mashadov, Rus kuvvetleri tarafından 2005 yılının Mart ayında öldürüldü.

alıntı
« Son Düzenleme: 12 Mayıs 2009, 11:12:38 Gönderen: hasmetvu »

Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
TÜRK BÜYÜKLERİ
« Yanıtla #81 : 11 Mayıs 2009, 14:33:19 »
                 Kuşcubaşı Eşref

daha önce forumda paylaşmıştım ama bu büyük şahsiyeti bu sayfayada taşımak istiyorum.

"Eşref Kuşçubaşı son dönem tarihimizde dikkati üzerine çeken, cıva gibi bir kahramandı. Hürriyet ateşinin Arapların içinde alevlenmesi amacıyla çalışmalar yaptı. Fakat çok geçmeden, rejim aleyhtarlığının, emperyalistlerin sinsi tahrikleriyle bölücülüğe dönüştüğünü fark etti. Bunlarla mücadele etmek için bir teşkilat kurdu. Miralay Rasim Bey, bu organizasyona Teşkilat-ı Mahsusa adını verdi.

 [/b][/b][/b][/size][/color]

Türk Büyüklerine katkılarından dolayı tekrar teşekkür ederim.
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarih 'i tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
 
                                Mehmet Akif

Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
Karamanoğlu Mehmet Bey
« Yanıtla #82 : 12 Mayıs 2009, 11:43:24 »


  Karamanoğullarının ikinci Beyi Kerim’üd-din Karaman’ın oğludur.
  Doğum tarihi belli olmayıp ölümü 1280’dır.


    Mehmet Bey birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin gerekliliğine inanıyordu.Bu fermanda "bu günden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka bir dil kullanılmayacaktır" diyerek sadece siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır.

                                                       
                                                 Karamanoğlu Mehmet Bey
     
     Karamanoğullarının ikinci beyi Kerimüddin Karaman’ın oğludur.Doğum tarihi belli olmayıp ölümü 1280'dir. Mehmet Bey askeri ve idari yönden bilgili bir devlet adamı idi. Bilim adamlarını etrafına toplayıp onlara büyük önem vermiştir. 13.yüzyıl ortalarında Selçuklular, edebi dil olarak Farsçayı, devlet dili olarak Arapçayı kullanırlardı.

     Halk ise öz dili olan Türkçeyi kullanırdı. Mehmet Bey birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin gerekliliğine inanıyordu. Bu birliği gerçekleştirmek için Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu.

     Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğratarak Konya'ya girdi.burada yaşayan Selçuklu Türkleri Karamanoğulları ile birlik oldular. Kısa zamanda Konya vilayeti ve bazı çevre iller Karamanoğullarının hakimiyeti altına girdi. Daha sonra Selcuklu sultanı İzettin Keykavus'un oğlu Gıyaseddin Siyavuş'u başa geçiren Mehmet Bey'in kendisi de vezir oldu. İlk önceleri Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına, bir çok kere galip gelmesine rağmen, daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür.

    İdareciliği sırasında Türkçeyi resmi dil olarak ilan eden fermanını vermiştir. Bu fermanda "bu günden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka bir dil kullanılmayacaktır" diyerek sadece siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır.


    Mehmet Bey askeri ve idari yönden bilgili bir devlet adamı idi. Bilim adamlarını etrafına toplayıp onlara büyük önem vermiştir. XIII.yüzyıl ortalarında Selçuklular, edebi dil olarak farsçayı, devlet işlerinde Arapçayı kullanırlardı. Halk ise öz dilleri olan Türkçeyi kullanıyordu. Mehmet Bey millet olarak birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin sağlanmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu birliği gerçekleştirmek için Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu.

    “Bugünden geru divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
13 Mayıs 1277 
Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğratarak Konya’ya girdi. Burada yaşayan Selçuklu Türkleri Karamanoğulları ile birlik oldular.

     Kısa zamanda Konya vilayeti ve bazı çevre iller Karamanoğullarının hakimiyeti altına girdi. Daha sonra Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un oğlu Gıyaseddin Siyavuş’u başa geçiren Mehmet Bey’in kendisi de vezir oldu. İlk önceleri Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına bir çok kere galip gelmesine rağmen, daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür. İdareciliği sırasında Türkçeyi resmi dil olarak ilan eden fermanını vermiştir. Bu fermanda “Bugünden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır.

alıntı


« Son Düzenleme: 12 Mayıs 2009, 11:45:40 Gönderen: hasmetvu »

Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
Mevlana Halid-i Bağdadi
« Yanıtla #83 : 13 Mayıs 2009, 05:22:15 »
                                                                   Mevlana Halid

    (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd ve verâ ile geçirdi. Çok âlim ve veli yetiştirdi. Nahivde, kelâmda, fıkıhda, tasavvufda kıymetli eserler verdi. O zamanda Hindistanda bulunan Kutub Abdullah Dehleviden ders almıştı.

         Nurani silsilenin 13. asırdaki halkası ve asrının müceddidi, "... onlardan ilimde derinlik ve istikamet sahibi olanlar..."(Nisa;162), "ALLAH'ın nurunu üflemekle söndürmek isterler. ALLAH ise nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz."(Tevbe:32) ayetlerinin remzen parmak bastığı(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 78, 94.) mürşid. Nakşibendi ve Kadiri tarikatları için irşad etmeye yetkili olduğundan zülcenaheyn olarak ün yapmıştır. Nakşibendiler arasında, büyük alim ve şeyhler için kullanılıp efendimiz anlamına gelen "Mevlana" lakabıyla tanınır. Asıl ismi, Ebü'l-Beha Ziyaüddin Halid b. Ahmed b. Hüseyn eş-Şehrezuri el-Kürdi'dir. Sonraları kendisinin yolundan gidenler Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu olarak isimlendirilmişlerdir.

        Sülalesi baba tarafından Hz. Osman'a dayanan Halid-i Bağdadi, 1193'te (M. 1779) Irak'ta, Süleymaniye'ye bağlı Karadağ kasabasında dünyaya geldi. Bölgenin ünlü alimlerinden ders aldı. Özellikle Kadiri Şeyhleri Abdürrahim ve Abdülkerim Berzenci kardeşlerden ders okudu. Mantık ve Kelam ilmi üzerinde mesaisini yoğunlaştırdı. Şeyhi Abdülkerim Berzenci'nin vefatı (1213.-M.1798-99) üzerine, çok genç olmasına rağmen Süleymaniye'deki medresenin sorumluluğunu üstlenerek bir çok talebe yetiştirdi. Burada yedi yıl hizmet verdi. Sünnet-i seniyyeye bağlılığı, derin ilmi ve siyasi otoriteden uzak tavırlarıyla dikkati çekti.

        Mevlana Halid'in beş ay süren Hindistan'daki tahsili, irşad ve tecdid hizmetinde büyük hizmete haizdir. İran ve Afganistan üzerinden yol boyunca karşılaştığı alimlerle ve özellikle İranlı Şeyh İsmail-i Kaşi ile girdiği ilmi münazaralardan dolayı Hindistan'a ancak altı ay sonra ulaşabilmiştir. Delhi'de Nakşibendi şeyhi Abdullah Dihlevi'den aldığı ilimle o zaman Hindistan'dan İran'a kadar yayılmış olan Kur'an-ı Kerim'in yanlış yorumlarını etkisiz hale getirip şüpheleri dağıtarak, elli milyondan fazla(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 78) insanın irşadlarına ve imanlarının kurtulmasına vesile oldu.

         Özellikle Hindistan dönüşünde etrafındaki halkanın hızla genişlemesi devlet ricalinin dikkatini çekmiş ve bölge valisinden tahkikat istenmiştir. Bundan rahatsız olan Halid-i Zülcenaheyn Şam'a geçerek Ümeyye (Emevi) Camii civarına yerleşmiş(1823) ve vefatına kadar burada kalmıştır. O sırada yönetimde olan Osmanlı Sultanı II. Mahmud'un isteği üzerine kendisi hakkında tahkikat yapan Bağdat Valisi Davut Paşa, İstanbul'a gönderdiği raporunda; Mevlana Hazretlerinin gayesinin 'sünnet-i seniyyeyi ihya ve müridlerini irşad etmek' olduğunu, 'dünyevi makamlara kesinlikle temayülü olmadığını, siyasetten son derece uzak durduğunu ve hiçbir zaman devlet işlerine karışmayacağını taahhüt ettiğini' bildirmiştir. Bunun da ötesinde Mevlana Halid Hazretleri Osmanlı aleyhtarlığına fırsat vermemiştir. Dağıstan'dan Sumatra'ya kadar yayılan tarikatının mensupları, Osmanlı lehindeki faaliyetleriyle öne çıkmışlardır.

         Mevlana Hazretleri 1827'de vefat etmiştir. Başta akaid, fıkıh ve kelam olmak üzere birçok eser yazmış ve bunların önemli bir kısmı Türkçe'ye çevrilmiştir.

Eserleri:
1-Divan: Ağırlıklı olarak Farsça, ayrıca Arapça ve Kürtçe şiirlerden oluşur.
2-Rabıta Risalesi:Türkçe'ye tercüme edilmiştir.
3-Mektubat: Talebelerine yazdığı Farsca, Arapça mektuplardan oluşmaktadır.
4-Adab Risalesi
5-Zikir Adabı Risalesi
6-Tarîk Risalesi
7-Cila'ü'l-ekdar; Bedir gazilerinin isimlerini ihtiva eder.
8-Fera'idü'l-Fevâid
9-Mevlana Halid'in Vasiyeti
10-Risaletü'ül-ikdi'l-cevheri:Eşarilerle Maturidilerin kesb ve irade-i cüziyye konusundaki görüşlerini inceler.(TDV. İslam A. 15.C. s.285).
11-Zübdetü'r-Resail Umdetü'l- Vesail: Mektubat ve diğer risalelerinden iktibaslar.


alıntı

Çevrimdışı Sencer

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 355
  • Teşekkür Sayısı: 522
TÜRK BÜYÜKLERİ
« Yanıtla #84 : 13 Mayıs 2009, 20:16:19 »
                GAZİ OSMAN PAŞA

Doksanüç Harbi diye meşhur olan, Osmanlı-Rus Savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı.

1832’de Tokat’ta doğdu. Beşiktaş’taki Askerî Rüşdiyede ve Kuleli Askerî İdâdîsinde (lisesinde) okudu. Harbiye’yi yirmi yaşında ikincilikle bitirdi. Harp Akademisine girdi. Akademi’yi bitirmeden, Kırım Savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderildi. Burada dört yıl kalarak, teğmenliğe yükseldi. Savaşın sonunda yüzbaşı oldu. 1856’da Akademi’ye devâm ederek tahsilini tamamladı. Genel Kurmay Başkanlığında çalıştı. Anadolu’nun haritasını çıkarma göreviyle Bursa’ya gönderildi. Teselya’da, Yenişehir’de ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit isyânlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki çalışmaları ile Serdâr-ı ekrem Ömer Paşa'nın takdirini kazandı. Miralay (albay) oldu ve Yemen’e gönderildi. Arkasından Paşa rütbesiyle Rumeli’de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka (tümen) Kumandanlığına tâyin edildi (1875). Buradaki çalışmaları takdir edilerek, birinci ferik (korgeneral) oldu. Sırp isyânları başlayınca emrindeki birliklerle İzver tepelerini ve Zayçar kasabasını zaptetti. Sırp ordusunu yendi ve müşir (mareşal) oldu (l876).

Gâzi Osman Paşa'yı bütün dünyâya tanıtan, (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır. Bu harpte, Plevne cephesindeki müdâfaası ile dünyâ harp târihine yeni prensipler getirdi.

Gâzi Osman Paşa, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığı sırada Vidin ve Rahova bölgelerinin korunmasıyla vazifeliydi. Tuna’yı geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, buna izin verilmedi. Rusların Berkofça Dağlarını aşmaya başlamasından sonra Osman Paşaya hareket emri verildi. Osman Paşa, kumandasındaki kuvvetlerle Plevne önlerine geldi. Rusların elinde bulunan şehri ele geçirerek, savunma için gerekli tedbirleri aldı. Ruslar Pelevne’ye karşı saldırıya geçti. Osman Paşa, Rusların bu ilk saldırısını, bir karşı taarruzla Osma Suyunun öte yakasına atarak bertaraf etti (20 Temmuz 1877).

Ruslar, 30 Temmuz'da tekrar bir saldırıya geçtiler ve yapılan kanlı savaşlardan sonra geri çekildiler. Bunun üzerine Rus Çarı, Osman Paşaya karşı Romen ordusundan yardım istedi. Rus Çarı, Romanya Prensi Birinci Karol’e yardım için şu târihî telgrafı çekti.

“İmdâdımıza gel! İstediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna’yı geç! Acele Plevne’de yardımımıza yetiş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık, dâvâsını kaybetmek üzeredir!”

Bu yardım talebi üzerine, Romenler elli bin kişilik bir orduyla Plevne’de Ruslar'a yardıma koştu. 11 Eylüld'e Rus-Romen birleşik ordusu, tekrar Plevne’ye doğru taarruza geçti. On iki saat süren büyük Rus taarruzu, düşmanın, kesin mağlûbiyetiyle neticelendi. Böylece Osman Paşa, üçüncü Plevne Savaşını da kazandı (11 Eylül 1878). Gâzi unvânını aldı.

Daha büyük kuvvetlerle kuşatmaya devâm eden Ruslar, Plevne’nin teslimini istediler. Gâzi Osman Paşa, bu teklifi reddetti. Hiçbir yerden yardım gelmeyen Plevne’de yiyecek, yakacak ve ilâç sıkıntısı başlamıştı. Bu durum karşısında Gâzi Osman Paşa, bir huruç (çıkış) harekâtı yaparak, Plevne’den çıkmaya karar verdi. Bu kararı öğrenen Plevne ahâlisi, ileri gelenleri Osman Paşaya ricâcı gönderdiler; “Eğer asker Plevne’den çıkarsa, sivil halk içindeki Bulgarlar, bizlere çok zarar verir. Müsâade ediniz biz Müslüman ahâli de Plevne’den çıkalım” şeklindeki teklif üzerine Bulgar halkının ileri gelenlerini çağıran Osman Paşa, onlardan Müslümanlara zarar vermeyeceklerine dâir söz aldı. Buna rağmen Müslümanlar; “Biz de sizlerle gelelim.” diye çok yalvardılar. Osman Paşa, kimseyi kırmamaya dikkat ederdi. “Biz askerî usûllerle harekât yaparız. Sizler bize ayak uyduramazsınız” dediyse de, halkın istekleri çok acındıracak durumda olduğundan istemeyerek râzı oldu.

Huruç harekâtının yapılacağı sabah, halkın araba, kağnı ve hayvanları ile askerin intikal yoluna askerden önce, geceden dizilmiş olduğu görüldü. Plevne yollarında tam bir hengâme oldu, yollar kapanmıştı. İşte bu esnâda Rus topçusu ateşe başladı. Nice çoluk çocuk, kadın-kız bu ateş altında şehid oldu. Halkın bu aceleciliği aynı zamanda harekâtı da ifşâ etmişti. Zâten küçük bir kasaba olan Plevne yollarında yayaların bile geçmesi zorlaşmıştı. Plevne’yi kuşatan Rus ordusuna karşı asker “ALLAH ALLAH” sesleri arasında hücûma geçti. Sayı ve silâhça kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusunun birinci hattını kahramanca yardı. Ancak Ruslar, asker ve silâh çokluğunun yanında, ayrıca devamlı takviye alıyordu. Bu çıkış harekâtı sırasında Gâzi Osman Paşa'nın atı isâbet alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın gelmemesi ve maiyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması düşünceleri, Gâzi Osman Paşa'yı teslime mecbur etti. Yarası, Vizsuyu kenarında bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı. Az sonra Rus Başkumandanı Grandük Nikola, askerî tören yaptırarak, askerlik ve esirlik kâidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşa'nın kılıcını iâde etti. Heyecan ve samimiyetle takdir ve parlak savunmasından dolayı tebriklerini bildirdi. Azamî hürmet göstermeye çalışan Nikola, Osman Paşaya:

“Şu anda yeryüzünde bu kılıcı şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz” demekten kendini alamadı.

Kısa bir süre sonra Rus Çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, Çar tarafından da tebrik edildi. Rusya’ya trenle götürülen Osman Paşa, trende Rus subaylarıyla harp ve askerlik üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde istediği yere gidebileceği bildirildi. Gâzi Osman Paşa, bâzı Türk illerini gezdi. Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merâsimle karşılanıp uğurlandı.

Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın teşebbüsleri neticesinde Rusya’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük sevgi ile karşılandı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, ALLAH da senin yüzünü iki cihânda ak etsin” diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mâbeyn Müşiri (Saray Mareşalliği) görevine getirildi.

Ölünceye kadar bu görevde kaldı. Törenlerde, Pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu. 1900’de 68 yaşında vefât etti. Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır. Türbesini, onu çok seven Sultan İkinci Abdülhamid Han yaptırmıştır.

Gâzi Osman Paşa, temiz ahlâkı, kahramanlığı, samîmî Müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa Marşı hâlâ söylenmektedir.

GÂZİ OSMAN PAŞA MARŞI

Tuna Nehri akmam diyor,
Etrâfımı yıkmam diyor,
Şânı büyük Osman Paşa,
Plevne’den çıkmam diyor.

Karadeniz akmam dedi.
Ben Tuna’ya bakmam dedi.
Yüz bin Moskof gelmiş olsa,
Osman Paşa korkmam dedi.

Kılıcını vurdu taşa,
Taş yarıldı baştan başa,
Şânı büyük Osman Paşa,
Askerinle binler yaşa.

Düşman Tuna’yı atladı,
Karakolları yokladı.
Osman Paşanın emrinde,
Beş bin top birden patladı

Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
Enverî
« Yanıtla #85 : 14 Mayıs 2009, 14:56:39 »



Enverî, asıl adı Nureddin, 16. yüzyıl ümmî şairidir.

Enveri manzum tarih yazarı. On beşinci yüzyılda yaşamıştır. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur.

                   
                      
                         Hayatı 

    Doğum tarihi ve yeri hakkında kesin bilgiler olmasa da, bazı kaynaklar İstanbul'lu olduğunu göstermektedir. Klasik Türk Edebiyatı ümmî şairidir. Kasideleriyle tanınan şair, Büyük Selçuklular döneminde yaşamıştır.
 
    Kendisi okuma yazma bilmemektedir. Yalnız çok fazla beceresi bulunmakla beraber, en iyi bilinen özelliği mürekkep yaparak satmasıdır. Ayrıca bir kanyağa göre de Bit Pazarında nakış işlemeleri satmıştır.

    Kendisi patlayıcı maddelere karşı çok ilgilidir. Ayrıca ateşle değişik gösteriler yapmıştır.

    Başıbuyruk yaşadığı sanılan Enveri, Sultan Süleyman için saray gösterileri yapmıştır.

   1542 ya da 1543 yılında vefat ettiğini sanılmaktadır. Mezarınınsa nerede olduğu bilinmemektedir.


                         Sanatı

    Şair, hiç okuma ve yazma bilmemektedir. Buna rağmen şiirlerinde çok akıcı bir uslub kullanmıştır. Kendisi alaylı ve şakacı bir şair, divan şairi olmak için Arapça-Farsça tahsilinin gerekmediğinin kanıtıdır. Ayrıca kaynaklara göre iyi bir sanatkardır.

    Şiirlerinde ahiret kaygısı görülmemektedir. Şiirlerinde daha çok beşeri aşkı dile getirmiştir. Gününü güt etme düşüncesi vardır. Divan şiirinin ince ayrıntılarını ve okuma-yazmayı bilmese de, usta şairlerin sanat oyunları yazım şekillerini Enveri'de de görürüz.

    Coşkucu ve akıcı şiirler bırakmıştır.

    Şairin çok ilgi çekici benzetmeleri vardır. Bir örneği:

    Vasf-ı hadden derc iderken şol kadar fikr eyledüm
    Hamenün ayağına ey hâce indi karasu
    Dem-be dem der-bend-i meclisde haramiler gibi
    Karban-ı aklumı almağa kasd eyler kadeh
    Nâgehân geldi rakîb-i dîv bezme ey perî
    Câm-ı mey ağzında çıkdı korkudan tebhâleler
    Bilmezüz geldi ne söyler sürâhî gûşına
    Apzına anun kulak dutup turur dinler kadeh

                 Eserleri:

    Düsturname; Mahmud Paşanın emriyle 1564-65 senesinde tamamladı. Eser, manzum tarih kitabıdır. Mükremin Halil Yınanç tarafından neşredilmiştir.

    Teferrücname isimli eserini Fatih Sultan Mehmed Han için yazmıştır. Enveri, şair olmaktan çok tarihçi olarak tanınır.


alıntı
« Son Düzenleme: 14 Mayıs 2009, 14:59:12 Gönderen: hasmetvu »

Çevrimdışı sunguralp

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 400
  • Teşekkür Sayısı: 980
TÜRK BÜYÜKLERİ
« Yanıtla #86 : 14 Mayıs 2009, 15:19:17 »
DADALOĞLU HAYATI (1785)

     Dadaloğlu Osmanlı Devleti'nin Anadolu Türkmenler ini iskan politikasına tepki olarak doğmuş isyanlarda yer aldığı anlaşılan değerli bir halk ozanıdır.


    Doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber eldeki kaynaklardan 1785-1868 olarak belirlenmiştir. Başka bir deyişle, Dadaloğlu’nun 18.yy. son çeyreğinde doğup 19.yy. ortalarında öldüğü bilinmektedir. Güney illerinde dolaşan Türkmen topluluklarından Avşar boyundandır.
    Yaşamı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız Dadaloğlu’nun şiirleri yazılı kaynaklar aracılığıyla değil sözlü gelenek sayesinde bugüne ulaşmıştır.Dadaloğlu Anadolu'nun halk şiiri geleneğine damgasını vurmuş bir sanatçıdır aynı zamanda. Osmanlı Devleti'nin göçebe Türkmen aşiretlerini toprağa yerleştirmek için verdiği uğraş, yer yer baş kaldırılıra ve küçük çaplı savaşlara neden olmuştur. Dadaloğlu'nun şiirleri yerleşik yaşama geçmek isteyen Türkmen aşiretlerinin bir çığlığı sözlü bir tarihi sayılır.
      Asıl adı Veli. Türkmen-Avşar aşıklarının önde gelenlerinden. Kul Mustafa mahlasını da kullanan Aşık Musa’nın oğlu. Toros dağlarında Kozan, Erzin, Pay as yörelerinde yaşayan göçebe Türkmenlerin Avşar boyundan. Az da olsa eğitim aldı. Avşar beylerinden Küçük Ali oğlu ile Kozan oğlu’nun yanında imamlık, katiplik yaptığı anlatılır ama bu konuda yeterli bilgi yok. Daha çok Gavur dağı ve Ahır Dağı yörelerinde yaşadı. Çukurova'yı, Toroslar'ı, Orta Anadolu'yu dolaştı. Şiirlerinde göçerlik koşullarını, döneminde orta Anadolu’da hüküm süren aşiret kavgaları ve aşiretlerin Osmanlı Devleti ile savaşlarını duru ve yalın bir dille yansıttı. Dili Anadolu Türkmen boylarının kullandığı halk Türkçesi. Asıl ününü kavga Türküleri ile yaptı ama duygu ve aşk konularını da aynı başarıyla işledi. Yüz kadar şiiri sözlü kaynaklardan derlenerek günümüze ulaştı. Bu derlemeleri Cahit Öztelli, Taha Toros, Haşim Nezihi Okay, Ahmet Z. Özdemir ile Saim Saka oğlu yayınladı. Diğer 19'uncu Yüzyıl halk ozanlarından iki noktada ayrılır. Kent yaşamından uzak kaldığı için şiirlerinde hep göçerlik ortamını yansıttı. Diğer yandan yine kentte bulunmayışı nedeniyle çağdaşı halk ozanlarında sık rastlanan divan şiirine yakınlık onda hiç görülmez. Karacaoğlan'ın aşk ve doğa şiirlerindeki üstün yeteneği ile, Köroğlu'nun yiğit ve kavgacı anlatımını birleştirir   
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir" dizesiyle simgeleşen Türkmen ozanı Dadaloğlu, Güney Anadolu'nun halk şiiri geleneğine damgasını vurmuş bir sanatçıdır. Karacaoğlan söyleyişini yiğitçe deyişler ve korkusuz çıkışlarla 19. yüzyılda da sürdürmüş ve bugüne, yarına taşımıştır. Şiirleri ancak 1920'lerde yazıya geçirilen ve ne yazık ki aydınların geç tanıma olanağı bulduğu bu ozanın söylencelerle örülmüş yaşamıyla ilgili halk öyküleri de oluşmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti'nin göçebe Türkmen boylarını toprağa yerleştirmek için verdiği uğraş, yer yer başkaldırılara ve küçük çapta savaşlara da sebep olmuştur. Dadaloğlu'nun şiirleri, yerleşik yaşama geçmek istemeyen ve Anadolu'ya geldiklerinden beri konup göçtükleri yerlerde eski düzenlerini sürdürmek isteyen Türkmenlerin bir tür sözlü tarihi sayılır. Yalnızca söyleyiş bakımından değil adları anılarak da olsa değinilen kişiler, olaylar ve yer adları bu sözlü tarihin vurgulayıcı öğeleri durumundadır.

Memet Fuat, Dadaloğlu'nu tanıttığı bu çalışmasında, onun öykülere konu olan yaşamını ve bir dönemi dile getiren yapıtlarını anlayarak ve severek okumamıza yardımcı olmaktadır.

TADIMLIK YAŞAMI

Dadaloğlu XVIII. yüzyılın sonlarına doğru doğmuş, XIX. yüzyılın ikinci yarısında ölmüş. Çok eskilerde yaşamış bir ozan değil. Gene de yazılı kaynaklarda yaşamı üstüne bilgi olmadığı gibi, şiirleri de döneminin cönklerinde yer almıyor. Obasıyla birlikte konar göçer bir yaşam sürerken, sazının eşliğinde söylediği Türküler, anlattığı öyküler, günümüze ağızdan ağıza geçerek ulaşmış.

Aslında Dadaloğlu'nun okur yazar olup olmadığını da bilmiyoruz. Onunla ilgili bütün bilgilerimiz söylentilere dayanıyor. Araştırmacıların bu söylentilerin en akla yakın olanlarını saptayıp görüş birliğine varmalarıyla üstünde aşağı yukarı uzlaşılan bir yaşamöyküsü ortaya çıkmış. Bugün Dadaloğlu'nun şiirlerini içeren bütün kitapların başında kaynağı söylentiler olan bu yaşamöyküsü yer alıyor.

Bu arada doğal olarak halkımızın Dadaloğlu'na yakıştırdığı destansı bir yaşamöyküsü de var. Sözlü gelenek bunu da günümüze ulaştırmış. 1973'te Dadaloğlu adlı bir kitap yayımlayan Oya Adalı altmış sayfa tutan anlatısının sonunda şöyle diyor :

"Bulgar dağı, Kozan dağı, Aladağ, Binboğa, Gâvur dağı, Çukurova böyle anlattılar Dadaloğlu'nun öyküsünü bana. Duydum yüreğimde sevincini, acısını, ben de sizlere ilettim..."

Oya Adalı'nın beş bölümde aktardığı bu güzel söylence şiirlerle örülü, halk kaynaklarından beslenen dili, biçemiyle tadına doyulmaz bir anlatı.

Osmanlı Devleti'nde halkbilim araştırmaları yapılmadığı için Dadaloğlu'yla ilgili kitaplar Cumhuriyet'ten sonra yayımlanmaya başlamış.

Bu kitaplarda ozanın doğum tarihi önceleri 1765, 1790-1791 olarak anılıyorsa da, giderek 1785 yılında görüş birliğine varıldığı görülüyor. Ölüm tarihi de bir ara 1865 olarak verilirken, sonradan 1868 olarak belirlenmiş.

Demek ki Dadaloğlu'nun 1785 ile 1868 arasında 83 yıl yaşadığı sanılıyor. Şiirlerinde anılan yer adlarına bakılırsa, bu oldukça uzun yaşam, Güney Anadolu'da, Toroslar çevresinde geçmiş. Çukurova, Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Niğde, Kayseri, Kırşehir derken, Sivas'a kadar uzanmış.

Babası Âşık Musa da bir halk ozanıymış. Ailesi "Dadalı" diye anılırmış.
Annesi ise Veli'yi doğururken ölmüş.
Sözlü gelenekte Dadaloğlu'nun adının Ali ya da Mustafa olduğunu söyleyenler de var, ama Veli olduğunu söyleyenler çoğunlukta.
Şiirlerinde genellikle "Dadaloğlu", arada bir de "Dadal" mahlasını kullanıyor.
Belli bir yere yerleşip göçebelikten vazgeçmeye iki yüzyıla yakın bir süre direnen Recepli Avşarlarından olduğu için, obasıyla birlikte Toroslar çevresinde dolanıp durmuş. Gerek aşiretler arasında, gerek göçebelerle toprağa bağlı köylüler arasında pek çok kavgaya, çatışmaya karışmış.

Sonunda ferman dinlemeyen konar göçerleri "iskân"a, yani toprağa bağlayıp ev bark sahibi etmeye gelen Osmanlı ordusunu karşısında bulmuş.

Türkülerinde ağırlıklı olarak bu yaşadığı olayları, obasına yapılan baskılara topluca direnişlerini, alışık oldukları yaşam biçiminin dışına itilmekle çektikleri acıları yansıtır. Duygularını ortaya vururken, öfkesini, kinini, öç alma isteğini de sergiler. Direnme, karşı koyma, boyun eğmeme hırsı, gerçi onu Köroğlu geleneği çerçevesinde devlete başkaldıran bir ozan gibi gösterir, ama günümüze ulaşan şiirleri dikkatle okunursa, bunlarda ölçüsü kaçmış bir kana susamışlık, denizleri cesetlerle doldurma özlemi filan bulunmadığı görülür.

Dadaloğlu çatışmaları, savaşları yakından izleyen, ama zorunlu kalmadıkça sazını bırakıp tüfeğine sarılmayan bir halk ozanıdır. Bu yönüyle Köroğlu'na pek benzemez.

Bazı araştırmacılara göre, babası Âşık Musa oğlunun okur yazar olmasını istemiş, yaylaya gelen imamlardan ders almasını sağlamıştı. Bir ara imamlık da yaptığı söylenen Dadaloğlu, oba beyinin yanından ayırmadığı yazmanı, kavga günlerinde savaşa gireceklere moral veren destancısı olmuştu. Aşiretler arası çatışmalarda, ya da Osmanlılarla çatışmalarda, hep savaş alanındaysa da, savaşın içinde değildi. Avşarlar onu da tıpkı beylerini korudukları gibi korumuşlar, savaşın dışında tutmaya özen göstermişlerdi.

Bu görüşü savunanlar Köroğlu'nun yiğitlik Türkülerini "ben" diye söylemesine karşılık, Dadaloğlu'nun hep "biz" dediğini belirtirler.

Yaşlılığında söylediği şu dörtlükten de onun bir ozan olarak Avşarlarca savaşların dışında tutulduğu anlamı çıkartılır :

Yara yara bir kavgaya girmedik
Sağa sola kılıçları vurmadık
At üstünde döğüşerek ölmedik
Ok değmeden gözlerimiz kör oldu       

Ne beklersin be virane!
         Aşk-ı Beşer bir bahane.
Varmak için aşk lezzetine...
         Aşk-ı İlahi tek hane...

Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
Seydi Ali Reis: (? -1562)
« Yanıtla #87 : 15 Mayıs 2009, 15:07:14 »
          Ünlü bir denizci, matematik ve astronomi alimidir.

                                                                     Seydi Ali Reis     

    İstanbul, Galata'da doğdu. Sinoplu bir aileden gelmedir. Dedesi, II. Mehmet zamanında tersane kethüdalığında, babası Hüseyin Ağa da Darüssınaa kethüdalığında bulunmuşlardı. Kendisi de tersanede reis olarak çalıştı. Barbaros Hayreddin Paşa'nın yanında yetişti.

    Seydi Ali Reis, tersane kethüdası olduğundan, bir deniz harekatında bağımsız olarak kumandanlık yapmadı. Rodos'un fethine (1522) ve daha sonra Akdeniz'de cereyan eden bütün deniz savaşlarına Barbaros Hayrettin Paşa yanında katıldı ve Batı Akdeniz bölgesini çok iyi öğrendi. Preveze Deniz Savaşı’nda (1538) Osmanlı donanmasının sol tarafına komuta ederek büyük yararlıklar gösterdi ve bu savaştan sonra adı daha çok duyulmaya başlandı. Trablusgarp'ın fethiyle biten harekatta Kaptan-ı Derya Sinan Paşa ve Turgut Reis emrinde çalıştı(1551).

    Kanuni Sultan Süleyman tarafından, Portekiz donanmasıyla girdiği deniz savaşını kaybeden Murat Reis'in yerine Hint Kaptanlığına atandı ve Basra'daki donanmayı Süveyş'e getirmekle görevlendirildi.

   Bu olay onun yaşamının da dönüm noktası oldu. 15 gemiyi derhal tamir ettirerek uygun deniz mevsimi için beş ay bekledi ve donanması ile Basra'dan ayrıldı (1554). Basra'dan aldığı 15 kadırga ile Süveyş'e doğu yol alırken Horfakan şehri açılarında 25 parçalık Portekiz donanmasıyla karşılaştı. Yapılan çarpışmada Portekizliler bir gemi kaybedip geri çekilince yoluna devam etti. Maskat yakınlarında 34 parçalık bir Portekiz Donanmasının saldırısına uğradı. Güney Arabistan sahillerinde dağların denize dik inmesinden faydalanarak, gemilerini Portekiz donanmasıyla kıyı arasına soktu, savaş başladığı zaman dağların kestiği rüzgar sebebiyle Portekiz donanmasının yelkenli gemileri hareketsiz kaldı, kürekli gemileriyle hızlı hareket ederek düşmanın sayı üstünlüğünü yok etmeye çalıştı. Yapılan savaşta Portekizlilerin altı gemisi batırıldı, Osmanlı donanmasının da beş gemisi battı, biri de yandı (1554).

    Umman sahilindeki Zufar limanı geçilerek Şihr şehri hizasına gelinince, günbatısı yönünden fil tufanı (Tufan-ı Fil) veya Tsunami denilen bir fırtına çıktı. Çıkan fırtına yüzünden Seydi Ali Reis kalan dokuz kadırgalık donanmasıyla birlikte kıyıdan uzaklaşmak zorunda kaldı. Fırtınaya kapılan, günlerce denizde çalkalanan gemiler doğuya doğru sürüklenerek Hindistan kıyılarına, Gücerat sultanlığının Demen Kalesi önüne gelebildi, burada üç gemi karaya vurdu; geri kalan gemilerdeki top ve levazımı bırakarak Seydi Ali Reis elindeki altı gemiyle Surat limanına girdi; çünkü Portekiz donanması onu yakalamak için dolaşıyordu

    Seydi Ali Reis buradan Gucerat'ın başkenti Ahmedabad'a gitti. Harap gemilerle Süveyş'e ulaşmak imkansız olduğundan, kalan gemiler satılıp karadan İstanbul'a dönülmesine karar verildi. Seydi Ali Reis Gucerat sultanı Ahmet Han tarafından iyi karşılandı. Daha sonra adamlarından bir kısmı Gucerat Sultalığı'nın emrine girdi. Seydi Ali Reis, Ahmedabad'tan Sind memleketinin başkenti Multan'a, oradan Lahor'a, bu şehirden de Delhi'ye gelerek Timuroğullarından Hümayun Şah'ın huzuruna çıktı (1555).

    Hümayun şahın ölmesi üzerine Afganistan - İran yoluyla Anadolu'ya hareket etti (1556). Bundan sonra Kabil, Semerkant, Buhara, Meşhet şehirlerinde hükümdarları gördü.

    Buhara civarında Özbeklerin saldırısına uğradı ve yaralandı. İran da Meşhet valisi tarafından tutuklandı, daha sonra serbest bırakılarak Şah I.Tahmasp'a gönderildi. Bir süre göz hapsinde kaldıktan sonra Anadolu'ya geçmesine izin verildi ve Şah'ın Kanuni'ye yazdığı bir mektubu da alarak Kazvin'den ayrıldı (1557). Aynı yıl Bağdat'a ulaştı. Böylece Basra'dan çıkışından 3 yıl 7 ay sonra tekrar Osmanlı ülkesine dönüyordu.

    Seydi Ali Reis 1557 mayıs ayı başlarında İstanbul'a vardı ve Edirne'de bulunan hükümdarın yanına gitti. Süveyş donanmasının uğradığı kayıptan dolayı padişahtan af diledi. Dolaştığı yerlerde görüştüğü hükümdarların verdiği 18 nameyi sundu; Ali Reis mahvolmuş bir donanmanın sorumlusu olmakla beraber, başına gelen olağanüstü olaylar kabul edilerek suçlu görülmedi, önce Müteferrika yapıldı, sonra Diyarbakır tımar defterine tayin edildi. Bir süre şehzade Selim'in hizmetinde çalıştı, Galata Hassa gemi reislerinden biri oldu (1560). Son görevi bilinmemektedir. 1562 yılında İstanbul'da vefat etti.


   Seydi Ali Reis'in Eserleri


   1-Mirat’ı Kainat:

    Güneşin hareketinden, yıldızların uzaklığından; kıblenin ve öğle vaktinin tayininden, nehirlerin genişliğinin tespitinden ve rub'u meceyyibden bahseden bir eserdir.

   2-Hulast'el- Hay'a :

   Halep' te bulunurken hey'et ve matematik dersleri alan Seydi Ali Reis, Ali Kuşçu'nun Fethiye isimli eserini tercüme etmiş ancak bununla yetinmeyerek Mahmud b. Omar al Çağmini'den ve Kadızade-i Rûmî Musa Paşa'nın eserlerinden de faydalanarak tercümesine bir çok ilaveler yapmıştır.

   3-Kitab Al-Muhit Fi İlm'al-Eflak Va'l Abhur :

    Seydi Ali Reis kısaca Muhit adı ile tanınmış olan meşhur eserini 1554'te Haydarabad'da bulunurken kaleme almıştır. Geçirdiği tecrübelerden sonra kaptanlara ve gemicilere kılavuz olmadan Hint denizlerinde kolaylıkla dolaşım imkanını verecek bir kitap hazırlamak isteyen Seydi Ali Reis bu eserinde; yer tayini, zaman hesabı, takvimler, pusula taksimatı, denizcilikte önemli bazı yıldızlar ve yıldız grupları; meşhur limanlar, Hindistan'ın rüzgar- altı ve rüzgar-üstü sahilleri ile Hint denizindeki adalar, rüzgarlar, tayfunlar, sefer yolları hakkında mühim bilgi ihtiva etmekte; kitabın dördüncü bölümünde Yeni Dünya ( Amerika) ya ait bir bölüm de bulunmaktadır. Katip Çelebi, Cihannüma' sında Seylan, Cava, Sumatra ve diğer adalar hakkında verdiği bilgiyi aynen Muhit'ten nakletmiştir.

  4-Mir'at Ül' Memalik:

    Seydi Ali Reis'in Hindistan'dan Bağdad'a dönüşünde yol arkadaşlarının, görülen şehirleri, karşılaşılan değişik ve ilginç olayları, ziyaret edilen türbeleri ve çekilen zorlukları anlatan bir kitap yazmasını istemeleri üzerine kaleme almaya başladığı bu eseri 1557' de İstanbul'da tamamlamıştır. Süveyş kaptanlığına tayininden sonra yaşadıklarının bir hikayesi olan bu eserde Seydi Ali Reis, geçtiği memleketler, tanıştığı hükümdarlar ve şahit olduğu olaylar hakkında bilgi vermektedir. Aynı zamanda şair olan Seydi Ali Reis' in Mir'at ül-Memalik'te şiirlerinden örnekler mevcuttur.

alıntı



« Son Düzenleme: 15 Mayıs 2009, 15:15:22 Gönderen: hasmetvu »

Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
Ahmet Fergani
« Yanıtla #88 : 16 Mayıs 2009, 09:07:20 »
 
                 Ünlü matematik ve astronomi bilgini ,Batı bilim dünyâsında Alfraganus adıyla tanınır.

                                                 
                                                                       Ahmet Fergani


   Dokuzuncu yüzyılda yetişmiş ekliptik meyli ilk defa tespit eden büyük Müslüman astronomi ve matematik alimi. İsmi Ahmed bin Muhammed bin Kesir el-Fergani olup künyesi Ebü'l-Abbas'tır. Batı bilim dünyasında Alfarganus adıyla tanınır. Fegana'da bulunan ünlü bir Türk ailesine mensuptur. Dokuzuncu asır başlarında dünyaya geldiği , 861 senesinde hayatta olduğu ve bundan kısa bir süre sonra vefat ettiği kabul edilmektedir.

  İlim tahsilini zamanın kültür merkezi olan Fergana'da yaptı. Sonra o devirde İslam aleminin devlet ve ilim merkezi olan Bağdat'a gitti. Kısa sürede kendisini tanıtan Fergani astronomi ve matematik konusunda kendisini kabul ettirdi. Abbasi halifeleri Me'mun, El-Mu'tasım, El-Vasık ve El-Mütevekkil devirlerinde önemli ilim araştırmaları yaptı ve birçok eser yazdı. Halife Mütevekkil konusunda söz sahibi olan Fergani'yi 861 senesinde Nil kıyısında yapılan ölçüm işlemlerine nezaret etmesi için Mısır'a gönderdi.

  Fergani astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahalarında çalışmalar yaptı. Bunlar arasında astronomiye daha çok ağırlık verdi. İlmi çalışmalarında deneye dayanan inceleme ve araştırmalar yaptı. Gök cisimlerinin hareketleriyle uğraştı. Kur'an-ı kerimin ve aklın prensiplerine uymayan Batlemyüsçü astronomiyi ilk defa tenkit edenler arasında yer aldı. Gök cisimlerinin batlemyüs ve izindekilerinin iddia ettiği gibi akıl dışı bazı ruhi cisimler olduğunu kabul etmedi. Onların akli, katı, homosentetik ve eksantrik daireler şeklinde hareketlere sahip olduklarını ispatladı. Alemin ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirlerine uzaklıklarının inceledi. Yaptığı hesaplamalar, Kopernik'e kadar batı astronomisinde değişmez ölçüler olarak kabul edilerek asırlarca kullanıldı. Fergani , güneşin yarıçapının 3250 Arap mili olduğunu söyledi. Bu 6410000m ve 3990 İngiliz miline eşittir.

  Fergani güneşinde kendine göre hareketi olduğunu ilk defa keşfeden alimdir. Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu. Ancak güneşinde bir yörüngesi olduğunu, batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa Fergani tespit etti. Ayrıca 41 sene devam eden astronomi incelemelerinde enlemler arasındaki mesafeyi hesapladı.

  Fergani güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usulde buldu. Bu usulle 842 senesinde bir güneş tutulması olduğunu önceden tespit etti ve o gün bu konuda rastlarda bulunup incelemeler yaptı. Dünyanın yuvarlak olduğu konusunda yani deliller gösterdi.

  .Ahmet Fergani zamanında İslam aleminde hasip yani matematikçi olarak da tanınmıştı. Bilindiği gibi astronomi çalışmaları matematiğe dayanmaktadır. Eserlerinde bu olanda da söz sahibi olduğu görülmektedir. Fergani'nin derin bir bilgiye sahip olduğu diğer bir saha da coğrafyadır. Matematıki coğrafya alanında çalışmalar yaptı. Bu saha o devirlerde astronominin bir kolu sayılıyordu. Fizik ve mekanik konusunda da çalışmaları vardır. Çizimini kendinin yaptığı ve yapımına nezaret ettiği Nil Nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas-ül-Cedid adlı bir alet yaptı.

  Ahmet Fergani, Halife El-Me'mun'dan başlayarak El-mütevekkil zamanına kadar El-Cezire'de yaptığı araştırmalar, yazdığı eserler ve bulduğu ölçüm aletleriyle zamanın önde gelen alimleri arasında yer aldı. Onun astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahasındaki çalışmaları bu ilimlerin gelişmesine önemli ölçüde yardımcı oldu. Onların temellerini güçlendirdi ve yeni gelişmeler yol açtı. Daha sonraki devirlerde aynı konuyla ilgilene alimler , Fergani'nin eserlerinden istifade ettiler. Fergani'nin tesirleri o devirdeki tüm Türkistanlı alimlerde görülmektedir.

  Fergani'nin tesiri, Avrupalı bilginler üzerinde de görülmektedir. Latince'ye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hazırladığı zicler, Fransız matematikçi D. Alembert ve Lablance'nin es çok faydalandığı eserler arasında yer aldı.

   12'nci yüzyılda Latince'ye çevrilmiş ve Regiomontanus'tan önce Avrupa astronomisi üzerinde büyük bir etki bırakmış olan "Astronominin Elementleri"ni (Kitab fi al-Harakat al-Samawiya wa Jawami Ilm al-Nujum, yani, Göksel Hareket ve Yıldızlar Bilimi Üzerine Kitap) yazdı. Batlamyos'un teorisini ve devinim değerini kabul etmiş, fakat sadece yıldızları değil gezegenleri de etkilediğini düşünmüştür. Yer'in çapının 6,500 mil olduğunu belirlemiş ve en uzak mesafeleri bulmuş ve aynı zamanda gezegenlerin çaplarını da bulmuştur.

  Fergani'nin astronomi ile ilgile eserlerinden altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu İlm-in Nücum vel-Hareket-is-Semaviyye' dir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüshası Oxfort, Paris, Kahire ve Amerika'da Pirinceton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.

ALINTI

Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
EMİR ÇELEBİ
« Yanıtla #89 : 16 Mayıs 2009, 13:44:48 »
Seyyid Emîr Mehmed Çelebi (ö. 1048/1638) Osmanlı tıp bilgini, hekimbaşı.


                                                EMİR ÇELEBİ

    Bir Anadolu çocuğu olan Emîr Çelebi ilk tahsilini Edirne'de yaptı. Ardından Mısır'a giderek Kahire'de tıp öğrenimi gördü ve orada uzun süre kalıp Kalavun-Mansûriye Hastahanesi"nin başhe¬kimi oldu. 1032'de (1622-23) Akdeniz seferine çıkan ve Kahire'ye giden Kaptanıderyâ Receb Paşa'nın özel hekimlimğini yaptı. Daha sonra İstanbul'da Hassa hekimleri arasına girdi ve kısa zaman¬da sarayın hekimbaşılığına yükselerek ölümüne kadar I. Mustafa. II. Osman ve IV. Murad dönemlerinde bu görevi sürrdürdü.

    Kendisine Eskişehir'in önemli bir kazası olan Mihalıççık arpalık olarak ve¬rilmişti. Kaynaklarda Unkapanı'nda bir muayenehane açtığı da yazılıdır. IV. Murad devrinde hekimbaşılık yaparken Sadrazam Bayram Paşa ve Silâhdar Mustafa Paşa başta olmak üzere padişahın çevresinden bazı düşmanlar kazandı. Silâhdar Mustafa Paşa'nın Hassa hekimliğine tayin etmek istediği bir yakınına karşı çıkması üzerine padişaha afyon kullandığı ihbar edildi. Bunun üzerine IV. Murad, bir satranç maçı sırasında Emîr Celebi'ye fazla miktarda afyon yutturarak ve panzehir almasının fayda etmeyeceği derecede oyunu uzatarak onu ölümle cezalandırdı. Kaynaklarda hem iyi bir hekim hem de iyi bir âlim olduğu belirtilmektedir. Hoşsohbet ve tatlı dilli bir kişi olup iyi satranç bilirdi; bu sebeple IV. Murad'ın musâhibleri arasında yer almıştı. Emîr Çelebi ayrıca ince zevkti olarak tanınıyordu ve devrinin meşhur bir lâle meraklısıydı.

    Bazı eserleri bulunan Emîr Çelebi, özellikle Enmûzecü't-tıb adlı kitabıyla ün kazanmıştır. Kaptanıderyâ Receb Paşa adına yazdığı bu eserin önsözünde eskileri aynen almanın hatalı olduğunu yazar. Örnek olarak mahmude (scammonia) bitkisini verir ve İbn Sînâ devrindeki mahmude ile kendi devrindeki mahmudenin, hatta Antakya, İstanbul ve Mısır'da yetişen cinslerin tesirlerinin aynı olmadığını bildirir. Enmûzecü't-tıb havanın, toprağın ve iklimin nitelikleriyle ilgili sağlık bilgileri bölümüyle başlar ve anatomiden kısaca bahsettikten sonra hastalıklarla ilâçlarının teker teker açıklamasına geçer. Emîr Çelebi kitabın anatomi kısmında, savaş alanlarındaki yaralılardan ve ele geçen hıristiyan kadavralarından faydalanarak hekimlerin anatomi bilgilerini arttırmaları gerektiğini ileri sürmektedir. Eserin sonundaki deontolojik bölümde ise hekimlere bazı öğütler verir. Kitap, daha önceki tıp yazmalarından yapılmış bir derleme olmakla birlikte Emîr Çelebi'nin şahsî araştır¬malarını da ihtiva eder. Enmûzecü't-tıbb'ın başta Süleymaniye olmak üzere çeşitli kütüphanelerde birçok yazma nüshası bulunmaktadır [3]. Çok rağbet görmüş olan eser, sonraki asırda Hekim Âmidî Rızâ Efendi tarafından Kitâ-bü'î-Muhtasar fi't-hb adıyla özetlenmiştir.

    Emîr Çelebi'nin diğer eserleri Netice-tü't-tıb ve Garibü'l-hekîm olup Netî-cetü't-tıbb'm İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi Tıp Tarihi Enstitüsü [4], British Museum (Or., nr. 2782/2) ve Sü-leymaniye Kütüphanesi'nde [5] çeşitli nüshaları bulunmaktadır.

alıntı


Çevrimdışı hasmetvu

  • Birlikte Üyesi
  • ****
  • İleti: 1.106
  • Teşekkür Sayısı: 1015
GIYASEDDİN CEMŞİD - ( ?. 1429)
« Yanıtla #90 : 16 Mayıs 2009, 13:59:33 »
 
    On dördüncü ve 15. yy'da yaşamış, ondalık kesirleri ilk defa kullanan büyük Müslüman Türk matematik ve astronomi alimi.İsmi, Cemşid bin Mes'ud bin Mahmud et-Tabib el Kaşi olup, lâkabı Gıyaseddin'dir.
                                           
                                                             GIYASEDDİN CEMŞİD - ( ?. 1429)


    On dördüncü asrın sonlarına doğru Maveraünnehir bölgesinde bulunan Kaş şehrinde doğdu. Uluğ Bey Ziyci adlı eserin önsözünde, 1429 senesinin sonbaharında Semerkand'da öldüğü bildirilmektedir.

    Gıyaseddin Cemşid, ilk tahsiline Kaş'ta başladı. Babası, zamanın önde gelen din ve fen alimlerindendi. Önce sarf, nahiv ve fıkıh ilmini öğrendi. Fıkıh ilminde söz sahibi oldu. Mantık, belagat, matematik ve astronomi ilimlerini tam manasıyla tahsil etti. İlim aşkına uzun süren seyahatlere çıkar ve azimli çalışırdı. 1416 senesinde Karakoyunlu Sultanı İskender'in hizmetinde bulundu. Uluğ Bey tarafından Semerkand'a davet edildi.

    Cemşid, önce Nasirüddin Tusi'nin eserlerini inceledi. Kutbüddin Şirazi'nin eserlerini tetkik ederek, ziyadesiyle istifade etti. Meragâ da yapılan rasathanede çalışarak, astronomi cetvellerini (zicleri) yeniden düzenleyip ortaya koydu. Böylece astronomide yeni ufukların açılmasını sağladı.Yıldız cetvellerini, yeryüzünden uzaklarını, güneş ve ay tutulmasının hesaplarını, bunların hesaplanmasında kullanılacak olan Tabak-ül-Menatık adlı aletin yapılış ve kullanışını izah etti.

    Avrupalı ilim tarihçileri, yıldızların ve gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde olmayıp, Elips şeklinde olduğunun keşfini Kepler'in başarılarından sayarlar. Halbuki, ondan yüz sene önce Gıyaseddin Cemşid, bu ilmi hakikatı Nüzhet-ül Hedaik adlı eserinde izah etmiş ve ortaya koymuştur. İlmi çalışmalan ve dirayetiyle, fen ilimlerinde araştırına, gözlem ve deney usulünün gelişmesini sağladı. 1406, 1407 ve 1408 seneleri için ay tutulmasınm hesaplamalarını gayet hassas olarak yaptı. Ayın ve Utarid'in yörüngelerinin eliptik düzlemde olduğunu açıkça ispat etti. Böylece, Keplerin bunu kendine mal etme iddiası geçersiz ve asılsız kaldı.

      CEMŞİD VE MATEMATİK

    Günlük hayatımızda önemsiz gibi görünen bazı küçük şeyler olmasa, çağdaş teknoloji bugün bulunduğu noktadan yüzyıllarca gerilerde, belki de "solda sıfır" olurdu. Dilimizde "değersizliğin ifadesi" olan "solda sıfır deyimi", ondalık kesirlerde virgülün solunda kalan sıfır için kullanılır. Ondalık kesirin icat edilmediği bu dünyada; en küçük kesirli alış verişlerden uzay teknolojisine kadar hemen hemen her alanda korkunç çetrefilli durumlar yaşanırdı.

    Hele bu işlemlerin Roma rakamları veya bayağı kesirlerle yapıldığını düşünmek bile istemiyoruz. "Virgül", yazıda da önemlidir ama, bazen olmasa da olur. Gel gelelim matematikte virgülü kaldırmak, neredeyse matematiği ortadan kaldırmak demektir. Gıyaseddin Kâşi, astronominin yanında, ilmi çalışmalarını daha çok matematik alanında yoğunlaştırdı. Virgülü, aritmetik işlemlerde ilk defa o kullandı. İlim tarihinde, aritmetikte ondalık kesir sisteminde virgülü ilk defa kullanma şerefi, Gıyasüddin Cemşid'e aittir. Risalet'ül Muhitiyye adlı eserine bakıldığı zaman, bu gerçek apaçık görülecektir.

      ONDALIK KESİR SİSTEMİNİ BULAN BİLGİN

    Aritmetikte ilk defa ondalık kesir sistemini keşfeden ve bu konuda eser veren odur. Ondalık kesir kuralını ilk defa o kullanmış, bunlar üzerinde toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeler yapmıştır. Halbuki, ondalık kesirlerin keşfi, Simon Stefan'a atfediliyordu. 1948 senesinde Alman bilim tarihçisi Pouluckey, yaptığı araştırmalar sonucu, ondalık kesirlerin asıl Cemşid'in bulduğunu ispatladı ve ilim alemine kabul ettirdi. Cemşid, Simon Stefan'dan yüz altmış sene önce yaşamıştır. O, ondalık sayılar üzerinde dört işlemi uyguladı. Avrupâ da ise, bu sistem ancak 16. asırdan sonra kullanılabildi. Bu konudan bahseden Risalet-ül-Muhitiyye adlı eserinde, daire çevresi ile yarıçap arasındaki oranı çok açık bir şekilde göstermiştir. Ondalık sayılarda virgül işareti kullanmadan, sayının tam kısmı üzerine sihah (tam sayı) kelimesini koymak suretiyle sayının tam kısmının, ondalık kısmından ayrıldığı ilk defa bu eserde görülür. Onun bulduğu bu değer, kendinden önceki matematikçilerin bulduğu değerden daha doğrudur. Ticari hesaba dair eserinde ise ondalık kesirlerde o, sihah tabirleri yerine virgül kullanmıştır.

      CEMŞİD VE CEBİR

    Gıyüsaddin Cemşid, ayrıca, yüksek dereceden nümerik denklemlerin yaklaşık çözümleri konusunda orijinal buluşlarıyla da şöhret bulmuştur. Cebirde de yeni buluşları vardır. Bilhassa Uluğ Bey'e sunduğu "Miftah-ül Hisab" adlı eserinde, herhangi bir dereceden kök almalarını açıklamıştır ki, bu, Batı ilim dünyasında ancak 300 yıl soma İsaac Newton tarafından ulaşılabilen neticedir.


    Miftah-ül Hesab adlı eserinde herhangi bir dereceden kök alma yollarını hesapladı. Broom açılım olarak matematikte bilinen formülden istifade edilerek gerçekleştirilen bu kök alma işlemlerinin keşfi, Batı aleminde Newton a atfediliyorsa da bunu Newton'dan üç asır önce Cemşid'in bulduğunu ve ilk defa binomial denklemleri çözdüğünü Derek Stewart, Sources
of Mathematics adlı eserinde ilim dünyasına açıklamıştır.

      CEMŞİD VE TRİGONOMETRİ

    Cemşid (pi) sayısının 9. rakama kadar olduğu değerini =3,1415926535898732) 1 derecelik yayın sinüs değerini bugünkü değerlere göre 18 ondalık sayıya kadar doğru olarak hesaplamıştır. Trigonometride "El Kâşi Eşitliği" adıyla şöhret bulan temel formül de onun buluşudur. Trigonometrinin temel formüllerinden olan sin "Aş3 Sin A+4 Sin 3A şeklindeki bu formül onun adıyla anılmaktadır. Aritmetik ve trigonometride yeni keşiflerinden bahseden eserleri "Risalet-ül Muhitiyye" ile "Risalet-ül Veter ve'l Ceyb"dir. Cemşid, yalnızca ondalık kesri, kesin sonucu olmayan problemlerin yaklaşık çözümünü ve mükerrer logaritmayı literati ve algorism) icad edip, Pi sayısının gerçekten doğru bir hesaplamasını yapmakla kalmamış, bir hesap makinası icad eden ilk kişi olma mazhariyetine de ermiştir.

    O aynı zamanda Newton'un adıyla anılan iki terimli denklemi de çözen ilk kişiydi. Bu denklemin (a+b) n+an+cnlan-lb+cn2 an-2 b2...+cnnbn şeklinde çözümü, onun sayılar ilmi konusunda belki en önemli Müslüman metni olan Miftah el-hisab (aritmetiğe Anahtar) adlı kitabında yer almaktadır. Cemşid altmışlık sayı sistemine dayanan aritmetiğe bir şahaseri olan Risale el-muhitiyye (çember Hakkında Kuşatıcı Risale)'nin de yazarıdır.

       CEMŞİD VE ASTRONOMİ

    Gıyaseddin Cemşid'in Semerkant rasathanesinin kurulmasında büyük hizmetleri olmuştur. (1421) Rasathanenin ilk müdürü de odur. Uluğ Bey (1394-1449)'in Ziyc'inin hazırlanmasında büyük emeği geçmiştir.

       İLMİ KİŞİLİĞİ

     Uluğ Bey, ondan bahsederken, "Önceki ilimlerin mükemmelleştiricisi", "Meselelerin çetrefil noktalarının çözücüsü" der ve Semerkant çevresinde "Allâme Cemşid" unvanıyla anıldığını anlatır.
Batı bilim dünyasında 17. yüzyıl sonlarına kadar tesirini sürdüren ve yirminci yüzyıla kadar dikkatleri üzerine toplayan bilgini meşhur eden eserleri olmuştur. Bilhassa matematik sahasında Batı ilim dünyasının adından söz ettiği Gıyaseddin Cemşid, 8 ile 16. yüzyıl bilim tarihini incelediğimizde matematik ve astronomi alanında en önde gelen bilgin olarak karşımıza çıkar.
Zamanında astronomi ve matematik öylesine ileri gitmişti ki, Avrupa bu seviyeye ancak 17. yüzyıl sonlarına doğru ulaşabilmiştir.

      ESERLERİ

     Gıyaseddin Cemşid, matematik ve astronomi alanında birçok eser yazdı. Yazdığı kitaplar, bilhassa 16 ve 17. asırda devrin ünlü ilim adamları tarafından uzun seneler temel müracaat kitabı olarak kullanıldı.

     1-Risalet-ül Muhitiyye: Ondalık sayılarla ilgili kurallara ve Pi sayısının değerine bu eserde yer verdi. Arapça yazılan eser, İstanbul ve dünyanın birçok kütüphanesinde mevcuttur. Çeşitli yabancı dillere tercüme edilmiştir.

     2-Kitabu Miftah-il-Hisab (Hesap Anahtarı): Bir mukaddime ile beş bölümden meydana gelen eserin, birinci bölümünde tam sayılarla hesaplama, ikinci bölümünde kesirli sayılarla hesaplar, üçüncü bölümünde astronomide kullanılan hesaplar, dördüncü bölümünde topografik alan hesapları, beşinci bölümünde ise bilinmeyenli hesaplar anlatılmaktadır.

     3-Risalet-ül-Kemaliye veya Süllen-üs-Sem'a (göğün dereceleri): Gök cisimlerinin dünyadan uzaklığı, büyüklükleri ve boyutlarından bahseden bu eser, Mustafa Zeki tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Yazma nüshaları İstanbul ve Avrupa kütüphanelerinde bulunmaktadır.

     4-Kitabu-Ziye-il-Hakani fi Tekmili ziye-il-İlhani: Nasirüddin Tusi'nin yazdığı Ziyei'l-İlhani adlı eserde incelenen yıldızların koordinatlarını kendi rasatlarına göre düzenlemiş ve tamamlamıştır.

    5-Nüzhet-ül-Hadaik: Kendi bulduğu Takabül-Menatık adlı bir rasat aletinden bahseder.


alıntı
« Son Düzenleme: 16 Mayıs 2009, 14:00:18 Gönderen: hasmetvu »

 

FORUM KURALLARI
Yasal Uyarı: Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu nedenle, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, bf@birlikteforum.com mail adresinden bize ulaşabilirler. Şikayet incelenip ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır.
Birlikteforum.com SMF 2.0.8 | SMF © 2011, Simple Machines
SimplePortal 2.3.5 © 2008-2012, SimplePortal