Aktif Üye
Üye No: 13028
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 411
Nerden: Kayseri - Ankara
Teşekkür Sayısı: 271
Hiç bu kadar kahpe olmamıştı zaman...
|
 |
« Yanıtla #7 :» |
|
Bir ürpertiyle kalktı yataktan, sonbaharın serinliği artık sabahın erken saatlerinde kendini iyice hissettiriyordu. Nedensiz yere uyuyamıyordu yine. Aldığı ilaçlar bile fayda vermez olmuştu. Üstüne bir hırka aldı, “Vakit geçsin bari” diyerek televizyon izlemek için içeriye yürüdü. Evde herkes uyurken tek başına yürümek garip gelmişti. “Hırsız gibi” hissetmişti kendini. Gülümsedi içinden geçen bu düşünceye. Televizyonun kumandasını aradı ama bulamadı bir türlü. Yastıkların, koltuğun altına baktı, bulamayınca sessizce bir küfür salladı. Elle açtı televizyonu, en azından bir film bulurum umuduyla. Kanalların hiçbirinin de çalışmadığını görünce alıcının bozulduğunu düşündü. Kim tamirine uğraşacaktı şimdi bunun.
Hava almak için dışarı çıkıp bir tur atmayı düşündü. Epeydir spordan da uzak kalmıştı üstelik. Gençliğinde bu saatlerde kalkıp koşuya çıktığını hatırladı. Şimdi koşma yaşını geçse de, ufak bir yürüyüş hoş olabilirdi. Yine bir şeyi bulamıyordu, ayakkabılarını. Kesin bugün gününde değildi. İyice sıkılmıştı, elini attığı yer kuruyordu resmen. Derin bir iç çekişiyle başını kaldırıp ayakkabıları görmek amacıyla etrafına bakındı. Dış kapının yanında babasından kalma tahtadan alet çantasını fark etti. Çok küçük de değildi ama görmemişti onu. Akşamdan eşiyle beraber evdeki atılacak, boşa yer kaplayan birkaç şeyi toplamışlardı içine. Ertesi gün de kilere kaldırmayı planlamışlardı. Ayakkabıları görünmüyordu, sonradan üşenmişti de çıkmaya. “Şunlara bir daha bakıp vakit öldürelim” diye düşündü. Kutuyu kucağına aldı ve televizyonun karşısında ki koltuğa oturdu. Kutuda bozuk aletler, eski birkaç kitap, babasının gazeteleri arşivleme merakıyla saklanmış birkaç gazete haberi ve en altta ucu gözüken fotoğraflar vardı. Üstteki artık çalışmayan radyoyu aldı eline. Alman yapımıydı, babasının “Angarayı zıngır zıngır çeker” diye övündüğü geçmişten bir hatıraydı. Hafif bir gülümseme ile kenara koydu. Eşi görse koltuğu kirletiyor diye köpürürdü kesin. Yine babasından kalma, hiç okumadığı ve hala da okumayı düşünmediği birkaç kitabı olduğu gibi aldı ve radyonun yanına iliştirdi. Kitaplardan birinin içinde burnunu çıkartmış gibi duran ucu gözüken bir fotoğrafı fark etti. Fotoğrafta babasıyla kendi vardı. Üstünde de çocuklara alınan asker üniformalarından. O gün bu elbise için ne kadar sevindiğini hatırladı. Babası da özel diktirmişti oğlu için, hazırları beğenmemişti. Gülümsedi “çocukluk işte” diye geçirdi içinden. Babası da çocuk gibi adamdı, asker olsun diye az uğraşmamıştı. Büyük bir şirketin müdürlüğü, mevkisi makamı bile babasını mutlu edememişti. “Askerliği seçmemekle doğru yapmışım, şimdi işsiz güçsüz oturuyor olacaktım evde” diye düşündü. Fotoğrafı kucağına koydu ve gazete kupürlerini eline aldı. Ortalardan seçtiği bir haber, 6 Temmuz 2003 tarihliydi. Yarım yamalak hatırladığı bir şeydi haber. Süleymaniye’de çuval geçirilen askerlerle falan ilgiliydi. Okumaya üşendi, koydu kenara. Gazetelerin hepsi tarih sırasına göreydi. Uzun yıllardır biriktirmişti babası. Göz gezdirdi başlıklara “Türkler soykırımcıdır dedi Nobel aldı, Kamuflajlı PKK meclise girdi, Barzani devleti kurdu, İran vuruldu,…” aklında kalanlardı. Son kağıtta “Kapatılıyoruz” başlığı ile uzun bir nutuk vardı. “Gazetelerin kapandığından babama neyse” dedi, hepsini tekrar kutuya koydu.
Fotoğrafların hepsine tek tek bakıyordu şimdi. Birinde törenler kaldırılmadan önce Ağustosta askerlerin, tankların falan geçtiği bir günden çekilen görüntü vardı. İki tarafı insanlarla çevrelenmiş herkes alkışlıyor, aradan da askerler geçiyor. Bu tarz milli bayramlar kaldırılmadan babası mutlaka götürür veya televizyondan izletirdi. Elinde iğrenilecek bir şey varmış gibi, fotoğrafı ucundan tutarak kutuya attı. Hoş olmayan bir anıydı o günler. Ne anlamı vardıysa sanki? Son fotoğraf babasının hasta yatağındakiydi. Birkaç gün sonra ölmüştü. Hafızasında ki ile resimde ki arasında ne kadar fark olduğuna hayret etti. Hastalığı arttıkça zayıflamış avurtları çökmüştü. Göğsüne 74’te Kıbrıs’ta savaştığı için aldığı madalyayı zorla takmıştı. Babasının boşa savaştığına inanmıştı hep. Kaç kere tartışmışlardı adamın son yıllarında. Zaten tamamı rum olan adayı işgal etmişlerdi, bir de kendilerini haklı çıkarmak için uğraşıyorlardı. Tüm bunlara rağmen batılılar uygarca Türklerin yaşamalarına izin vermişti Kıbrıs rum devletinde. O fotoğrafa uzun süre baktı, iç geçirdi. Her ne kadar bazı şeyleri anlamaya aklı yetmese de babasıydı ve “keşke tartışmasaydım hiç” diye geçirdi içinden. Arada bir anılarını anlatırdı savaştaki. Savaş çıktığında askerdi babası, ilk gidenlerdendi. Bu sırada Mersin’de falan halkın bunlara sebze, meyve verdiğini söylemişti. Her gün bir şeyler getiriyorlarmış asker yesin diye. İlk anlattığında da saçma gelmişti. Zaten zoraki vergiyle bir sürü para topluyorlardı. Bir de böyle kendiliğinden para, yiyecek vermek aptallıktı. Geçmişten bugüne değişen birçok şeyi gözünün önünden geçirmeye çalıştı. Şimdiki insanlar daha akıllıydı, bırak fazladan destek vermeyi, çok büyük bir masraf olduğu için orduyu kaldırmayı halk oyuna sunmuşlar ve çoğunlukla kabul etmişlerdi. Ne gerek vardı o kadar asker beslemeye. Özel güvenlik şirketleri çok daha ucuza aynı işi yapıyordu zaten. Hem Modern dünya da artık orduların yeri yoktu. Avrupa’nın ABD’nin oluşturduğu ortak bir ordu herkesi koruyordu. Çoğunluk böyle düşünse de ufak bir azınlık aykırı ses olarak çıkıyordu ortaya. Savunması olmayan devletin yok olacağı, bunun bir intihar olduğunu falan söylüyorlardı. “Bunların hiçbirinde ticari zeka yok” dedi.
Dağıttığı her şeyi kutuya tıkıştırdı tekrar, kapının kenarına koydu. Bir saate yakın zaman geçmişti; ama evdekilerde uyanma belirtisi yoktu hâlâ. Bu sırada kumandayı gördü, orada televizyonun üstünde duruyordu ama görmemişti nedense. Bazı şeyler gözü önünde de olsa, insan göremiyordu. Sevinçle kumandanın açma düğmesine bastı. Hala hiçbir tv yayını yoktu. “Kesin bozuldu bu alıcı” diyerek sağlam bir küfür söylendi içinden. Hem vakit geçsin diye hem de içi ezildiğinden mutfağa yöneldi. Buzdolabının kapağını açmak için elini uzattığında eşinin bazen kullandığı ufak radyoyu gördü. “Bir şeyler dıngırdasın da, şu sessizlik kaybolsun” fikriyle radyoyu çalıştırdı. Birkaç kanal gezdi, hışırtıdan başka bir şey yoktu. Radyo da mı bozulmuştu yoksa? Koydu sinirle masanın ucuna. Buzdolabını hırsla açtı, içeceklere baktı. Sadece suyu çekti canı, yanmışçasına şişeden su koydu bardağa, bir dikişte içti hepsini. Sandalyeye çöktü, bardağı da önüne koydu. Gözlerini kapadı, uyumak istiyordu artık. Kaç gündür böyle uyuyamayıp kıvranıyordu sabahları. Bunları düşünürken afalladı birden. Biraz önce masaya koyduğu bardağın sesiyle gözünü açtı. Gözünün önünde bardak hafif hafif titriyordu. “Deprem mi oluyor ne?” dedi ama deprem değildi bu. Sokaktan çok büyük bir uğultu da geliyordu kulağına. Ufaktan sallanıyordu evdeki her şey. Kızının aldığı akvaryumun azar azar dalgalandığını fark etti. Uğultunun yanında bazı sesler daha duymaya başlamıştı. Sanki bağıran, çığlık atan birileri vardı. “Sallantıdan korktular herhalde” diye kendini avutmak istedi ama çok basit ve yetersiz bir sebep gibi geldi bu. Sesler ve titremeler iyiden iyiye artmıştı, bunun yanında insanların çığlıklarını, bağırtılarını da net bir şekilde duyabiliyordu artık. Sokaktan geliyordu tüm bu sesler. Biraz korku biraz merakla acele acele pencere kenarına yürüdü. Bu sırada korkmuş gözlerle kendisini arayan eşi ve çocuklarını gördü. Onların “ne oluyor?” sorusunu duymamış gibi yaparak perdeyi biraz aralayıp dışarıya baktı. Gördüğü manzaraya bir anlam veremedi, başını ailesine çevirdi sonra tekrar dışarı baktı. Çok anlamsızdı bu, tüm cadde boyunca birkaç tank ve askeri araçlar vardı, etrafta da onlarca asker. Apartmanlara giriyorlardı tek tek ve yol kenarlarında ölü insanlar…
Kendi binalarının içinden gelen silah sesiyle irkildi. Ardından onlarcası daha… Kapıya koştu, kapı deliğinden dışarıya baktığında rüyada hissetti kendini. Karşı komşularının kanlar içinde kapılarının önünde yattığını gördü. Merdiven başında da bir asker yerde yatıyordu. Komşusu ordunun kapatılmasıyla emekliye sevk edilmişti. Evine girmek istemişler, o da karşı çıkmıştı anlaşılan. Bir anda nefesinin kesildiğinden, kalbinin durduğundan emindi. Dört beş tane asker bunun kapısına doğru bakmışlardı. Karşıdan kendisininkiyle yaşıt olan, komşusunun kızını kucaklamış dışarı çıkan iri yarı bir siyahi asker çıktı. Gözünün önünde kendi ailesinin başına gelecek şeyler belirdi birden. Son anda kapıyı kırmak için adamların hamle yaptığını fark etti, yoksa kapıyla birlikte savrulacaktı. Filmlerde izlediği sahneleri yaşar gibiydi. Askerler kapılarını kırıyorlardı. Kapı gürültüyle ardına kadar açıldı ve aynı anda içerden karısının ve kızının çığlığı yükseldi. Gelenlerin güvenliklerini devrettikleri batılı askerler olduğunu, kuzuyu kurda emanet ettiklerini, ancak başına gelince anlamıştı. Evin içine doluştular koşar adım, bir şey demeye fırsat kalmadan dışardan sesini duydukları silahlarla ateş ettiler. Göğsü ve karnından birkaç yarası vardı heralde, emin değildi. Yere düşmüştü. Zorlukla başını çevirdiğinde oğlunun yüzünü tanıyamadı. Tam çaprazında yerde yatıyordu, mermiler başına gelmişti. Bir ABD bayraklı asker karısını yere yatırmıştı. Görmemek için başını çevirdiğinde pencereye çıkmış kızını gördü, gençliğin verdiği çeviklikten birkaç saniye de oraya gidebilmişti. ABD’li askerler ona doğru giderken bir saniyeliğine babasına baktı. Göz göze geldiler… Kendisine uzanan ellerin yakalamalarından korkarak gözünü yumup kendini boşluğa bıraktı. Odanın içini ellerinden kaçırmanın sinirini belirten yabancı küfürler doldurdu.
Bir sabah uyanmıştı ve tüm hayatı, ailesi, namusu, şerefi her şeyi gitmişti elinden. her şeye rağmen gelenlere kızmıyordu şu an. Kendine kızıyordu, Onların düşman olduğunu ve fırsat kolladığını çok geç anlamıştı. Suç kendindeydi, hepsine sebep olan kendiydi. O an babasının yanında subay giysisiyle fotoğraf çektiren çocuk olmak için her şeyi yapardı. Son nefeste iman firavuna yaramadığı gibi, son nefeste gerçeği anlamakta bir fayda vermiyordu. Gözleri bulanıyor, evindeki askerler yavaş yavaş görünmez oluyordu. Birden her şey karardı ve sustu..
Boğulmak üzereymişçesine tüm gücüyle kendini yataktan attı. Sırılsıklam olmuştu, titriyordu. Lavaboda elini yüzünü yıkadı, Mutfağa doğru gitti. Her an kapının arkasından birinin çıkacağını düşünerek, ürkekçe yürüyordu. Suyunu içti, kendini sandalyeye attı. Manen bitmişti, tüm düşünceleri bir rüyayla değişmişti ve bu değişimin sarsıntısıyla başa çıkmaya çalışıyordu. Bunların gerçekte olmadığı için tekrar ve tekrar şükretti. Biraz rahatlayabilmek için masanın üstünde ki dünün gazetesini eline aldı. Rüya değil gerçek miydi yoksa yaşananlar? Rüyada da böyle böyle başlamamış mıydı? Gazetenin manşetini, engel olamadığı gözünden dökülen yaşlarla okudu:
Biri binbaşı üç şehit…
|