Müzik & Film > Türkü

(Aşık Summani)Ervah-ı Ezelden , Levh-i Kalemde

(1/1)

sonalperen:
Ervah-ı Ezelden , Levh-i Kalemde


Seslendiren= TÜRKÜ

...

sonalperen:
SİZLERE BU AŞIKIN GÜZEL ESERİNİN NASIL DOĞDUĞUNU ANLATMAYA ÇALIŞACAĞIM ..UZUN OLACAK AMA SİZİNDE ZEVK ALACAĞINIZI DÜŞÜNÜYORUM

ÖNCE SÜMMANİYİ TANIYALIM

Aşık Sümmani
 
  Ervah-ı ezelden levh ü kalemden
  Bu benim bahtımı kara yazdılar
  Gönül perişandır alev-i alemde
  Bir günümü yüz bin zara yazdılar 

  Sümmani'nin gerçek adı Hüseyin olup, babası Kasımoğulları'ndan Hasan'dır. 1861 yılında Erzurum ili, Narman ilçesi, Samikale Köyü'nde doğmuştur. Kendileri bu köye Kafkaslar' dan gelmişlerdir. Babası köyde çobanlıkla geçimini sağlamakta idi Hüseyin 10-11 yaşlarına geldiğinde, babasıyla birlikte çobanlık yapmaya başladı. Hüseyin'in genellikle danalarını otlattığı yer Ablaktaş'tır: Bir gün Şekerli Düzü' ne hayvanlarını otlatmaya tek başına gider. Hüseyin, kendisine doğru bir atlının geldiğini görür. Atlı, Hüseyin'e selam verir ve adını öğrenmek ister. Çok aç olduğunu söyleyip ondan ekmek ister. Köylerinde nerede misafir olabileceğini sorar. Hüseyin üç arpa ekmeğinin yarısını atlıya verir. O' nun bu cömertliği hoşuna gider ve der ki:

 -Oğul, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı kırk gün okuyacaksın. Yalnız yüz tane taş say, cebine koy. Her okuyuşta bir taş atarsın. Duayı kırk gün okur ve son gün Ablaktaş'a gider. Babası ise Cuma namazını kılmak için köyde kalır. Ablaktaş'taki çeşmenin yanında hayvanlarını otlatmaya bırakır. O da namaz kılmaya niyetlenir. Daha önce babasıyla burada namaz kılarlarmış Namaz vaktini anlamak için de kendilerine bir taş tespit etmişler. Güneş taşa isabet ettiği zaman öğle vakti olduğunu anlarlarmış, O gün de babasıyla yaptığı gibi kendisine taşı nişan eder ve Güneş'e bakarken uykuya dalar.

Uykusunda, çeşmenin başında kırk yeşil güvercin görür. Güvercinler birden kaybolur ve karşısında üç derviş belirir. Dervişler Hüseyin'e abdest aldırırlar ve birlikte namaza dururlar. Hatta bir dörtlüğünde der ki:

Vardım saf saf olup durmuş divana
Ben de el bağlayıp geçtim bir yana
Meylimi bağladım gari sübhana
O güzel ALLAH'ı gözler gözlerim........... 

Daha sonra Hüseyin'i ortalarına alıyorlar. Hüseyin bakıyor ki. dervişlerden birinin elinde bir tabla, üç dolu bardak var. Derviş, bunları Hüseyin' in önüne getiriyor ve

-Hüseyin, bu şerbetlerden bir tanesini iç bakalım.

diyor. Hüseyin bardakların içindekileri şerbete benzetemiyor. Kendisini kandırdıklarını. Ona içki içireceklerini sanıyor. Ne kadar zorluyorlarsa da içmiyor Bunun üzerine birisi Hüseyin'in ellerini tutuyor. birisi de parmağını bardağa batırıp Hüseyin'in ağzına sürüyor. Tam bu esnada Hüseyin uykudan uyanıyor. Bakıyor ki, ne derviş var ne de şerbet. Fakat ağzında İnanılmaz bir lezzet hissediyor.

- Öylece bir daha uykuya dalıyor. Uykuda yine karşısına dervişler çıkıyor Tam eline bardağı alıp içmeye hazırlanıyor ki, dervişler şôyle diyor: 

-Oğul, buna aşk badesi derler. Sevdiğin kız aşkınadır. Kızın adı Gülperi'dir. Bedahşah kentinde Şah Abbas'ın kızıdır. Sen Onun. O da senindir. Birbirinize aşık maşuk'sunuz. Dervişlerden biri Gülperi'nin cemalini gösterir. Üç bardak Hüseyin'e. üç bardak ta Gülperi 'ye verirler. Yeşil mürekkeple yazılı bir kitap okuturlar.

Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek..... 

Hüseyin uykudan uyanır ki, ne Gülperi Han var ne de dervişler. Danaları da göremeyince köyün yolunu tutar. Köye varmaya yakın bir atlıyla karşılaşır,

-Hüseyin, korkma oğlum, sen ereceğine erdin. Bundan sonra senin mahlasın Sümman, dünyada kavuşmak senin için haram, der. Sümmani, anlam olarak "Sonuncu, sona ait" demektir. 

Hüseyin köye varınca annesini,. babasını uyandırır. Babası da ertesi sabah. köylülere, çobanlığı bıraktıklarını söyler. Aradan otuz kırk gün geçer, günler geçtikçe aşkı da ziyadeleşir. Herkes. Onun hastalandığını, cin'e; peri'ye karıştığını sanır. O zamanlar sıra geceleri düzenlenirmiş. Bir akşam babasına yalvarır. gecelere katılmak İstediğini söyler. Babası da dayanamayıp götürür. Sıra Sümmani'ye gelince. bazı kimseler, O'nun çocuk olduğunu söyleyerek atlamak İsterler. Köylülerin teklifini kabul etmeyerek, Türkü söylemek istediğini belirtir ve söze başlar:

Uyandım gafletten oldum perişan
Bir nur doğdu alemler oldu ürüşan
Selam verdi geldi üç-beş dervişan
Lisanları bir hoş sedasın tek tek

Lisanları bir hoş eyler avazı
Onlarda mevcuttur ilm-ü el fazı
Dediler: Vaktidir kılak namazı
Aldılar abdestin edasın tek tek

Aldılar abdesti uyandım habran
Aslımız yapılmış hak ü turabtan
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek

Okudum harfini zihnim bu!andı
Yalelerim göz göz oldu sulandı
Baktım çar etrafa kadeh dolandı
Nuş ettim kırkların mahlesin tek tek

Nuş ettim badesin gördüm rengini
Tam on sekiz saat sürdüm cengini
Yar yüzünde saydım üç beş bengini
Halhalın altında hırdasın tek tek

Dediler: Sümmani gel etme meram
Adamı çürütür dert ile verem
Sen içün dünyada kavuşmak haram
Hüdam böyle salmış kalemin tek tek

Koşma bitince köylüler şaşırır. Onun badeli Aşık olduğu anlaşılır. Fakat henüz saz çalmasını bilmemektedir. Babası ile bir gün Erzurum ' a giderler. Burada aşık kahvelerine devam eder. Sazın perdelerini ve tezene tutmasını öğrenir. Her akşam köylüyü toplayıp saz çalar. Günler ayları, aylar yılları kovalar Sümmani köyde duramaz ve sevdiğini aramaya karar verir. Önce KafKaslar'a. oradan İran'a gider. İran- Turan illerini dolaşır. Bedahşah'ı tanıyan, Gülperi'nin adını duyan bir ALLAH kuluna rastlayamaz Hint, Afgan topraklarına gider. Onun bir gurbeti yaklaşık beş yıl sürmüştür. Günlerden bir gün rüyasında pirini görür. Piri O'na Kırım'a bir geziye çıkmasını söyler. Sümmani yanına sofusunu alıp Kırım yolculuğuna çıkar Kışı Kırımda geçirir. Yaz gelince tekrar köyüne döner. Artık şair, hareket kabiliyetini yavaş yavaş kaybederek duraklama dönemine girmektedir.

Devrin büyük şairlerinden Erbabi'yi mat eder. Başarıları Erzurum Valisinin kulağına kadar gider. Bir süre sonra. Sümmani Pasof'a gider. Aşığı oradan Suskap köyüne Zülali'nin yanına götürürler. O sırada ünü Kars'ı, Ardahan'ı, Erzurum'u kaplamış olan Aşık Şenlik'te oradadır. Üçünden bir atışma İsterler. İlk sözü Sümmani söyler: 

          Adem Sefiyullah makam-ı peder
          Cennet' te ihvan bir kere düştü
          ''Sürün'' dedi, mollam takdir-i kader
          Cennetten dünyaya bir kere düştü
 
Şenlik: Hışm-ı nar içinde gülüstan gözü 
          İbrahim Safa'ya bir kere düştü 
          İsmail' e gelen koç kurban kuzu 
          Cennet'ten Mina 'ya bir kere düştü

Zülali: Türaptan bir avuç hak aldı kaddes 
         Bu zemin Ierzeye bir kere düştü 
         Beytullah yerine Beytü'l Mukaddes
         Kuruldu Kabe'ye bir yere düştü

Sümmani'nin esas amacı, Şenlik ile meydan edilmekti. Günün birinde yine Samikale köyünden, Sefili isminde birisi, Aşık Şenlik'in yaşadığı. Kars'ın Çıldır ilçesinin Suhara Köyü'ne gider. Kendisini Aşık Sümmani olarak tanıtır. Fakat mat olup, sazını bırakarak köyüne geri döner. Bu olaydan hemen sonra Aşık Şenlik, Ardahan'a gider. Aşık Sümmani ile Ahmet Onbaşı da Şenlik'İn köyüne gelirler Orada. yöre İçinde önemli bir konuma sahip olan, Haşimoğulları 'ndan Celal Bey ve Şerif Bey'le karşılaşırlar. Her ikisi de, bir süre önce köye gelip kendisini Sümmani olarak tanıtan aşıktan, Onun Şenlik'le yaptığı karşılaşmadan bahsederler. O zaman, Sümmani kendi şanını kurtarmak için Aşık Şenlik'le karşılaşmak istediğini söyler. Şenlik, Ardahan'dan köye çağrılır. Neticede bir araya gelirler. Hem tatlı tatlı sohbetler ederler hem de atışırlar. Sonunda yenişemeyip, kardeş olduklarım ilan ederler. Birkaç gün sonra köyüne geri döner. Fakat zaman Gülperi'yi unutturamamıştır. Köylüleri ona rastlayıp konuşturdukları zaman, O, şu şiirini söyler:

Ervah-ı ezelden levh ü kalemden
Bu benim bahtımı kara yazdılar
Gönül perişandır alev-i alemde
Bir günümü yüz bin zara yazdılar 

Gönül gülşeninde har oldu deyu
Hasretlik ismimde var oldu deyu
Sevdiğim, sevdiğin pır oldu deyu
Erbab-ı garezler yare yazdılar

Dünyayı sevenler veli değildir
Canı terk edenler deli değildir
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazdılar

Nedir bu sevdanın nihayetinde
Yadlar gezer yarin vilayetinde
Herkes diyarında muhabbetinde
Bilmem bizi ne civara yazdılar

Döner mi kavlinden sıdk-ı adıklar
Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydine geçti bunlar aşıklar
Sümmani'yi ''Derkenara'' yazdılar

Aşık artık gerileme dönemine girmiştir. Bir gece rüyasında Gülperi. işaret almadan gurbete çıkmaması yolunda tembih eder. Bu duruma çok üzülür. Zaman zaman Erzurum'a gidip gelmektedir. Erzurum da bulunduğu günler kahvede otururken arkadaş ve dostları sözü eski günlerden açıp. Sümmani'ye Gülperi ile olan aşkını anlattırmak isterler. Artık ihtiyardır. Sazını eline alıp şu şiirini söyler.

Tarih seksen dokuz on bir yaşımda
Cem başımda iş birer birer
On sekiz yıl sürdü yarin peşinde
Akıttım gözümden yaş birer birer 

Görmedim dünyada bir şadlık demi
Geçti civan ömrüm, gülmem encamı
Her boyun sistemi, feleğin kahrı
Vurdu her taraftan taş birer birer

Sümmani'yim hani benim otağım?
Gün be gün, bulandı dalım, budağım
Devroldu devranım, çevrildi çağım
Döküldü dihenden diş birer birer

Bir gün gençliğini hatırlayıp aşk badesini içtiği Ablaktaş'a gider. Çobanlığı bıraktığından beri buraya hiç gitmemiştir. Orada oturur, uzun uzun düşünür, çalar, söyler. Artık, sadece kahvelerde çalıp söylemektedir. Bu sıralarda, Gülperi de Sümmani'den haber alamadığına üzülmektedir. Bir gün Bedahşah 'tan tellal çağırttırır. Sümmani'yi aratmak için iki kardeş görevlendirir Sümmani'yi bunlara iyice tarif eder. Aradan günler, ay!ar geçer İki kardeş Kafkas taraflarına gelirler. Birden gözlerine bir adam ilişir. Adamlara Sümmani adında birisi aradıklarını söylerler. Adamlar:

-Biz Onun akrabalarındanız. Sümmani yakında öldü. Gülperi adında bir kızı sevmişti. Bu kızın aşkı için pir elinden bade verilmişti. İşte o vakitten beri. Sümmani Gülperi'nin aşığı olmuştur. Daha ölmeden bir kaç gün evvel rüyasını görmüştü. Günlerce ağladı, son dakikasına kadar Gülperi'nin acılarını çekti. Sonunda Ona hasret gitti.

İki kardeş, Sümmani'nin ölümüne çok üzülürler. Köye dönerler ve doğruyu Gülperi'ye söylemeye karar verirler. Şah'ın sarayına yaklaşırlar, bakarlar ki bir cenaze kalkmaktadır. Bu Gülperi'nin cenazesidir.  Sümmani, Samikale Köyü'nde, 5 Şubat 1915 tarihinde vefat etmiştir.

Der Sümmani tamam oldu muhabbet
Biz varalım, siz olasız selamet
Kalktı bu karyeden çekildi kısmet
Göründü gözüme yol yavaş yavaş   
 


AŞIK SÜMMANİNİN BU ESERİNE HAYRANIM ... ŞİMDİDE BU ESER NASIL AŞKIN BAĞRINDAN KOPMUŞ VE DİLDEN DİLE NASIL SÖYLENİR OLMUŞ ONA BAKALIM

HAYDİ BUYRUN SİZİ BİR AŞIK GELENEĞİ İLE TANIŞTIRAYIM...




BARDIZ'LI ÂŞIK NİHÂNÎ
Asıl adı "Mustafa" olan Nihânî, 1884 yılının bir bahar ayında Kars ilimizin o zamanlar Sarıkamış ilçesine bağlı Bardız (Gâziler) bucağının Göreşken köyünde dünyaya geldi. Bu köy, günümüzde Gâziler Bucağı ile Şenkaya ilçemize bağlı Erzurum ilimizin şirin bir köyüdür.

Nihânî'nin babası Göreşken'de -Gedik oğullarından- Recep usta, annesi de Ahıska'nın Zigâtbel köyünde İslâmoğulları sülâlesinden Mahbûb Hatundur. Baba tarafından dedesinin adı Şerif, O'nun da babası Hasan'dır.

Ahıska Rus işgaline uğrayınca, buradaki Türklerin çoğu Anadolu'ya göç etmiş. Nihânî'nin anne tarafından dedesi Reşit Ağa da hanımı ve o sıralar dokuz yaşlarında bulunan kızı Mahbûb ile bu insan seline karışmış. Çile ve ıstırap için de haftalarca süren göç Anadolu'da sona erdiğinde: muhacirlerden kimi güneye, kimi Orta Anadolu'ya göçmüş. Reşit Ağa ve akrabalarından bir kaçı da gelip; Oltu ilçesinin Nügürcük köyüne yerleşmişler. Bir süre sonra Reşit Ağa burada amansız bir hastalığa yakalanmış. Sonra hanımı ve kızı Mahbûb'u gözü yaşlı bırakıp, bu âlemden göç eylemiş.

Kezbân kadın, uzun zaman Mahbûb kızla yiğidinin arkasından gözyaçı dökmüş. Namaz sonrası etmiş olduğu duâlarında: "Rabbim, derdimi açmağa haya ederim. Çünkü; gizliyi de aşikân da bilen sensin. Bize, merhâmet et" diye gönül sırlarını Rab'bine açmış ve tam bir teslimiyetle gerçek dostundan yardım dilemiş. Her ana gibi o da çocuğuna babasının yokluğunu hissettirmek istemiyordu Bunun için gece gündüz demeyip, çalıştı; komşulara para karşılığı yün eğirip, şal dokudu.

Mustafa'nın dedesi de o yıllar eşini kaybetmişti. Bir gün köydeki yaşlılar toplanarak:

- "Şerif, oğul sen daha gençsin; ne yapalım ilâhi emir böyle. Ölenle ölümez ki. Köy yerinde böyle yaşanmaz. Sana, evini süpürüp ocağını tüttürecek, gönlünü eğleyecek bir eş gerek. Bilesin yiğide fazla merâk ey gelmez'... Atalar: "Duvarı nem, yiğidi gâm öldürür" demişler. Yoksa bu sözü işitmedin mi oğul'..."

Şerif Ağa, bir köşeye çekilmiş; biraz önce ihtiyarların kendisi için söylediklerini düşünüyordu. Bir noktaya diktiği solgun gözleri zaman zaman ışıldıyor, yanakları gittikçe pembe bir hâl alıyordu. Yüzündeki o munis ifadelerden gönül bahçesini şenlendireceğe benziyordu. Sonra birden:

- "Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyül azîm" çekip kendine geldi. İçinden, "îhtiyarlar yerden göğe kadar haklı. Öyle ya kim pişirecek bundan böyle benim aşımı, ekmeğimi? Kim yıkayacak çamaşırlarımı" diye söylenmeğe başladı.

Şerif Ağa, evlenme kararını verince bu fikrini yakınlarına açtı. Arkadaşlarından birisi, Nügürcük köyünde saliha bir kadının bir kız çocuğu ile sahipsiz kaldığını, şâyet teklif edecek olursa büyük ihtimal evliliği kabul edebileceğinden söz etti. Bu söz, Şerif Ağa'nın aklına yatmıştı ki, kalkıp hemen o köye gitti. Köyde misafir olduğu evin sahibine geliş gayesini anlattı. Ev sahibi:

- "Hoş geldin, sefâlar getirdin ağam, hele bir otur. Eğer ALLAH yazmışsa kim ne diyebilir senin bu teklifine. Sabah açılsın, bizim hanımı Kezbân hanıma gönderelim; bu konuda bir fıkrini yoklasın" dedi. Sabah olunca Kezban kadına haber salındı ve Şerif Ağa'nın teklifi bildirildi.

Kezbân kadının bir yüzü kız, bir yüzü gelindi. Elinin kınası, yüzünün cilâsı henüz gitmemişti. Bizim oralarda; "at eğersiz, kadın ersiz olmaz" derler. îşte bu nedenle Kezbân kadın teklife hayır diyemedi. Ağa, önce Mahbûb kızı oğlu Receb'e nikâh ettirdi, sonra da kendi nikâhını yaptırıp, ana ile kızı Göreşken'e getirdi. Mahbûb, büyüyüp serpildiğinde kendisine ana evinin gelini olduğu hatırlatıldı. Sonra nişan, düğün yapılarak bulunduğu eve gelin oldu.

Kezbân kızı Mahbûb ile evlenen Recep Usta'nın önce bir kızı olup ölmüş. sonra da nur topu gibi bir oğlu dünyaya gelmişti. Doğum ebesi Kamer Hâtun:

- "ALLAHım, çocuğa Peygamber Efendimizin isimlerinden "Mustafa" ismini koydum. Sen, bizi ve bu çocuğu O'na lâyık ümmet eyle" deyip ad takmış.

Bahar gelmişti. Karlar erimiş, köyün önündeki tarlalar beyaz örtüleri çıkarmışlardı. Kardelenler ötede beride, baş gösteriyordu. Toprak tohuma hasret, bekliyordu. Mustafa'nın dedesi o gün tarlaya tohum ekmek için gitmişti. Komşular O'na müjdeci salıp, töre gereğince bahşiş aldılar.

Eskiden, yeni doğan çocuklarla daha çok dede ve nineler ilgilenirdi. Anne ve babaların çocuklan ile açıktan ilgilenmesi ve hatta bazı yörelerde o'nu adı ile çağırması bile büyüklere saygısızlık(!) bilindiğinden bu duruma çok dikkat edilirdi.

Akşam karanlığı çökmeye başladığında Şerif Ağa köye döndü. Kezbân kadın, torun sahibi olmanm sevinciyle kundağa sanlı çocuğu kocasına doğru uzatarak:

- "Bey, torunun adını Kamer Hatun "Mustafa" koydu; he, ne dersin?" Bir anda ihtiyarın gözleri parıldadı.

- "Hatun, bundan güzel ad mı olur! Torunumun adı Mustafa olsun" dedi. Töre gereğince çocuğu kucağına alıp, Kıble'ye döndü; sağ kulağına ezân, sol kulağına kâmet okudu. Sonra çocuğa:

- "Balam, admı Mustafa koyduk. ALLAHü Teâla bu isim hürmetine bizleri kendisine lâyık bir kul, ol Habib'ine ümmet eyleye (amin)..." îhtiyarın gönlü coşa gelmişti, devam etti:

- "Ey şanı yüce ALLAH'ım! Dolsun artık çilemiz, kurtulalım bu zilletden ne olur! Beytullah'ta kabul olunan duâlar hürmetine, seherlerde Hu, Hu deyu ismi şerifini tesbih eden kuşlar hürmetine, senin için gözden akan yaşlar, kucağımdaki şu sabi hürmetine; bize güç ver. Güç ver de; şu sarı Moskof ile uşağını kovalım toprağımızdan" diyerek yanaklarından sakalına doğru gözyaşlarını salıverdi.

Aradan günler, aylar geçiyor, çileli yıllar birbirini kovalıyordu. Mustafa beş yaşına girmişti. Sevinçle koşup oynuyor, kabına sığmak nedir bilmiyordu. En çok hoşuna giden şey; annesinin içine yağ koyduğu çemberli ağaç külegin üzerine çıkıp ezân okumaktı.

Eskiden Anadolu'da, Mustafa yaşındaki çocuklar dini bilgilerini bellesinler diye mutlaka köylerdeki medreselere gönderilirdi. Dedesi Mustafa'yı da komşu çocuklara katıp medreseye gönderdi. Mustafa; iki yıl medreseye devam edince yaradılışın gayesine uygun bir hayat yaşamaya başladı. Köyde çiftçilik, demircilik ve marangozlukla uğraşan babasına yardımcı olmaktan büyük bir zevk duyardı. On üç yaşında hafızlığa başladı. Her cüz'den ikişer sahife ezberlemişti ki; başından geçen esrarengiz bir âşk macerası O'nun bu arzusuna engel oldu. Mustafa, bu macerayı şöyle anlatır:

- "Ben, Sarıkamış kazasının Bardız bucağının Göreşken karyeli -Gedik oğullanndan- Recep oğlu Mustafa'yım. 1884' de bu köyde doğdum.

Babam hayat mektebinde okumuş, ilim irfân kıymeti bilir, takva bir insandı. Bu temiz insan, köyde demirciliğin yanısıra marangozluk, nalbantlık ve duvar yapımında da oldukça maharetliydi. Komşulann hayvanlarını çoğunlukla o nallardı. Babam o zamanlar bölgemizde yaygın olan Rufaî tarikatı şeyhlerinden Sanamer'li Hacı Ahmet Baba'dan ders almıştı. Nefsini öldürmek için sık sık zikir halkalanna katılırdı. Onların bu hareketleri aynaya çarpan ışık misâli benim de; ruhuma aks etti.

Terpenk köyûnde, Veli Ağa, çocuklarını sünnet ettirecekti. Dedem bu şahsın çocuklarma kirve olduğundan Veli Ağa davet için köyümüze gelmişti. Dedem'in, davete gitmek için hazırlandığını görünce, içime O'nunla gitme arzusu doğdu. Akşam bu düşüncemi anama açtığımda bana fenâ halde kızdı.

Sabah olmuştu. O gün kahvaltılar erkenden yapıldı. Dedem ile misafirimiz atlarına binip, köyde kalanlarla vedalaştıklannda, akşam, içimde uyanan o duygu büsbütün arttı. Dedem ile o düğüne gitmek ve oraları tanımak istiyordum. içimdeki bu duygu, beni arkalarından sürüklüyordu.

Gizlice arkalarına takıldım. Köyden ayrılana kadar onları hiç görünmedim. 'Ince Su'ya geldiğimizde: içim bir dolup bir boşanıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Dedem ile arkadaşı geriye dönüp baktıklannda bütün gücümle koşaarak onlara yetiştim. Rahmetli göz yaşlarıma dayanamamış olacak ki atının terkisine alıp, beni Bardız'a getirdi. Burada ayaklarıma pabuç, bacağıma yeni bi pantolon aldı. Çok sevinmişdim.

Yolculuğumuz uzun ve hayli yorucuydu. Dere tepe, çaylar, köyler geçtik Güneşin batış hâleleri gönlümüzü doldurduğunda; "Aha geldik!" dediler.

Terpenk, büyük bir vadinin eteğinde kurulmuş eski bir Anadolu köyü. Oltu çayının bir kolu da buradan geçer. Akarsu boyunca sıralanan söğüt ağaçlar bizim köydeki gibi buraya da eşsiz bir güzellik kazandırmış. Köye geldiğimizin ikinci günüydü. Sabahleyin uyandığımızda sünnet çocukları beyaz entarilerini giyinmiş feslerini takmışlardı. Bunlann arasında yaşı büyük, fakir ve kimsesiz çocuklar da vardı. Veli Ağa, bunları da sünnet ettirecekti. Düğün başladı; birlikte getirilen tekbir, tehlil ve salâvatlar arasında güzel bir merasim icrâ edildi. Ardından harman yerinde hayal çekildi. Delikanlılar birbirleri ile güreşip; erlikten örnekler sundular. Daha sonra bu meydanda yemekler yiyip: izzet ikrâmlar gördük.


ŞEHİD VE GÂZİ MEZARLARINI ZİYÂRET
Eskiden, Oltu'nun doğu tarafında bulunan -Oğuzlar- dağındaki, "Yedi Şehid ve Gaziler" mezarlarını çevredeki köylerin birlikte ziyâret etmeleri adetti. O yıl bu ziyarete Terpenk köylüleri de katılıyordu. Veli Ağa bizi de davet etti.

Oğuzlar dağı; verimli olmayan kıraç bir dağ. Bu nedenle hâlâ buraya "Kırdağ" adı verilir. O zamanlar bu dağın eteği ağaç ve çalılarla kaplıydı. Ziyâret mahaline atlarla gitmiştik. Yedi Şehid ve Gaziler mezarlanna vardığımızda dedem:

- 'Oğul Mustafa, atları yeşillik bir yere bağla da otlasınlar. Ben; "Peki olur' deyip, atları çekerek mezarlıklardan bir hayli aşağıda bulduğum otlu bir yere zincirleri ile bağladım. Konak yerine dönüyordum; kısa yoldan varayım derken yolum çalılıklar arasına düştü. Geldiğim yolu kaybettim. Bütün uğraşılarıma rağmen yolu bir türlü bulamadım, hatta daha sık çalılar arasına sürüklendim. Bu esnada Oğuzlar dağının kıble tarâfındâ bir şehid mezârı buldum. Mezarın hemen yakınımda soğuk bir pınar akıyordu. Kollarımı sığayıp hemen bir abdest aldım. îçimden; buranm halkı asıl ziyâret edilecek yeri bilmiyor dedim. Sonra, boynumdan çıkardığım Kelam-ı Kadimimi o tek mezarın baş tarafında bulunan yaban armudunun dalına astım. Mezann sağ tarafında iki rekât nafile namaz kılmak için Cenabu ALLAH'm divanına durdum. Namazın birinci rekâtını kılıp, tehiyata oturduğumda "hayal-i rüyamda" üç dervişin bana doğru gelmekte olduklannı gördüm. Dervişler iyice yaklaşınca:

- "Esselamûn aleyküm ey cîvân" diye selâm verdiklerinde hemen ayak üzre kalkıp selamlarını aldım ve huzurlarında el bağladım. Dervişlerden yaşlı olanı elindeki yeşil bir evrakı bana doğru uzatarak:

- "Oğlum, bunu oku!" dedi. Alıp yazıya baktım; ancak gözlerim kamaştı, zihnim bulandı ve bir türlü okuyamadım. Onlara, bu yazı kudret yazısına benzer, ben bunu okuyamam dedim. 0 zaman dervişler bana nazar ettiler. Yaşlı olanı. elindeki yazıya tekrar işâret ederek:

- "Şimdi oku bakalım" dedi. Bu defa pür dikkat baktım, Mim, ha, ra, ba, nun harflerini gördüm; bitiştirdim bir isim çıktı, MEHRUBÂN. Derin hülyalara dalmışım... Derviş omuzumdan tutarak beni sarsmış.

- "Oğlum yüzüme bak" dediğinde ancak uyanabildim. Hemen dönüp baktım: yüzü ve gözleri nurlu idi. Sağ canibinde ve arka tarafında bir perde vardı. Derviş, mübarek eliyle perdeyi tutup açtı, bir ay yüzlü peri gördüm... Cemâlini seyretmem ne kadar sürdü bilemem. Kendime geldiğimde dervişlerden birinin elinde testi diğerinde maşrapa karşımda duruyordu. İhtiyar olanı maşrapayı doldurduğu gibi bana uzattı:

- "İç yiğidim, bunu; yeri, göğü, bütün mükevvenatı yaratan ALLAH aşkına iç" dedi; maşrapayı kaptığım gibi kafama diktim. Tekrar doldurdu. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v) âşkına dedi; yine içtim. "İç bu da karşında duran Afgan beylerinden Emir Han kızı -Mehrûbân- âşkına" dedi; onu da içtim. Mehrûbân'a da ALLAH, Peygamber âşkına deyip içirdiler. Son kez sundukları bâdeyi ise:

- "Âşıkın, Bardız'lı Mustafa Nihânî âşkına" deyip verdiler. O da içip, benim gibi bir hoş oldu. Sonra derviş yüzünü bizden tarafa çevirerek; -"Size bu dünyada kavuşmak çok güç oldu, gâyri çok güç...

- Nihânî adı bizden sana yadigâr ola oğul. Her nerede başın dara düşse; unutmaya anasın bizi." Merasim bitince dervişler bizi aralarına alarak ilm-ü ledün'den ders okuttular. Gözümüzde perdeler, gönlümüzde aşktan gâyri bütün nesneler bir anda yok oldu. Ruhumda fırtınalar kopuyor, gözlerimden nisan bulutları gibi yaş geliyordu. Derin bir âh çekişimden başka şey hatırlamaz oldum. Gözümü açıp etrafıma baktığımda hiç kimse yoktu. Vücudum âşkla dolmuştu; başladım söylemeğe:

Nâzlı, nezâketli sevdigim yâf'i
Alem i manâda edâlı gördüm,
Yanağı cilalı, leh-i sukkârı
O dostu; bir bülbül sedâlı gördüm.

Güneşi hend etmiş elvan rengi var
Siyah zülfün yanak ile cengi var
Mâh yüzünde anın üç beş bengi var
Ak bukağ altını hırdalı gördüm.

Der "Nihânî" kaldım âh ü zârında
Kul olup kalaydım yâr diyarında
Kırklar Meclisinde pir bazarında
Ak eller kınalı bâdeli gördüm.

Mustafa'nın atlan otlamaya götürüşünden bu yana aradan üçbuçuk dört saat gibi bir zaman geçmesine rağmen konak yerine dönmeyişi herkesi düşünceye salmıştı. Köylülerden kimi atlı, kimi yaya olarak Mustafa'yı aramağa çıktılar. Çevre, saatlerce arandı ise de çocuğun izine dahi rastlayan olmadı.

Güneş batıyordu. Köylüler arabalarını koşmuş, köyüne dönecekti. Mustafa'yı aramağa çıkanlar ise; eli boş ve üzgün bir vaziyette geri dönüyordu. Atlı arayıcılardan yanlız Halil oğlu Veli ile birkaç arkadaşı henüz dönmemişti. Köyde gecenin son haberleri bunlardan bekleniyordu.

Gökyüzü iyiden iyiye kararmıştı. Ay, gâh buluta girip; gâhî çıkıyordu. Böyle gecelerde çalılar arasında atla dolaşmanın tehlikeli bir iş olduğu muhakkaktı. Bir ara Veli'nin atı aniden geme basar; hayvan geriye doğru asılır. Bir türlü ileri gitmek istemez. Hayvannı bir şeyler sezdiğini düşünen Veli, hemen çevreden gelen sesleri dinlemeğe koyulur.

Acı bir dağ rüzgarı, çalılar arasmda "tak tak" diye sesler çıkarıyordu. Bu yiğit Anadolu çocuğu sesi duyunca hemen atını bir cam ağacına bağlayıp; elindeki değnek ile etrafı yoklaya yoklaya sesin geldiği tarafa yürümüş. Sonra az ötede ağaçta sallanan bir çanta görüp, duraklamış... Bu, Mustafa'nın namaza başlamadan önce armut ağacının dalına astığı çantası idi. Rüzgar estiğinde bir o yana, bir bu yana savrulup; "tak, tak" diye ses çıkarmıştı. Çanta bulunmuş lâkin Mustafa da "sırra kadem" basmıştı.

Veli, elindeki değnek ile önce çantanın bulunduğu ağacın çevresini iyiden iyiye araştırınca O'nu "Tek Şehid Mezarı" yanında buldu. Mustafa, yüzü kıbleye dönük, yerde boylu boyunca yatıyordu. Veli, yüksek bir kayanın üzerine çıkarak arkadaşlarına:

- "Çocuğu buldum! Çocuğu buldum... Buraya doğru gelin" diye seslenidiğinde Veli'nin sesini duyanlar koşup Mustafa'nın başında toplanmışlar ve öldü sanmışlar.

- "ALLAH'ım sana şükürler olsun, hiç olmazsa çocuğun ölüsünü bulduk; yoksa köye ne yüzle dönerdik" diyerek birbirlerini teselli etmişler.

Mustafa derin uykulara dalmıştı. Orada bulunanlardan çocuğu uyandırmak isteyenler oldu ise de Mustafa bir türlü uyanmadı. Bitkindi; ağzından köpük, gözlerinden yaş geliyordu. Kimse duruma bir anlam veremedi. Çaresizlik içinde ata bindirip; kayışlarla eğere bir güzel bağladıktan sonra köyün yolunu tuttular.

Ay batmış; gecenin yansı olmuştu. Şerif Ağa, köylülerle evlerden birinin damına çıkmış; yoldan gelip geçenden haber soruyordu. İşte o sıralar gençlerden biri:

- "Aha geldiler!" deyince evin damında oturanlar bir anda yola üşüşüverdi. Torununu at üzerinde sarılı vaziyette gören Şerif Ağa:

- "Oy! Balam; seni kurt mu, kuş mu parçaladı? Taçtan, kayadan mı düştün ki bu gece vakti dostlar cenazeni getirir!" deyip ağlamaya başladı. Bunun üzerine Mustafa'yı getirenler:

- "Aman ağam, hele sakin olun! Getirdiğimiz ölü değil, lâkin perişan bir haldedir. Siz buna şükredin; durum başka türlü de olabilirdi" deyip ihtiyan teselliye çalıştılar.

Sanki o gece hiç sabah olmayacaktı. İhtiyâr için çok uzun geçti. Sabah ezanına kadar çocuğun üzerine Kur'an okudu. Güneş, dağların arasından vadiye doğru sarı saçlannı sarkıtırken; Şerif Ağa da köyünün yolunu tutmuştu.

Mustafa'nın vaziyeti kısa zamanda her tarafta duyulmağa başladı. Aşk badesi, O'nu öyle bir sarhoş etmişti ki; ziyaretine gelenlerin çoğu:

- "Eyvah! Bu çocuk ölmüş; sahipleri ne diye bekletir" derken bazıları da: "Yazık olmuş çocuğa, cin çarpmış, baksanıza sara illetine müptelâ olmuşa benzer" sözleriyle o gün için durumu geçiştirmeğe çalıştılar. Gerçi bizim Mustafa, dalmış olduğu uykusunda ve bazen uyanık bulunduğunda beyitler söyleyip; için için ağlamış ise de o gün için halinden bilen olmamıştı.

O sıralar, Zakim köyünde -Habib Hoca- namında bilge bir kişi vardı. Halk, talebe okutmanın yanı sıra herkesin derdine ilâç olmağa çalışan bu gönül adamını "Müderris" olarak bilirdi. Şerif Ağa adamlarından birini gönderip Mustafa'nın derdine bir çare bulur diye O'nu köye getirdi. Hoca, çocuğun başından geçen olayı Şerif Ağa'nın kendi ağzından dinledikten sonra sedirde cansız bir vaziyette yatmakta olan Mustafa'nın davranışlarını izlemeğe başladı. O'nun gaflete dalışından bu yana aradan tam on üç gün geçmesine rağmen hâlâ kendine gelemeyişi herkesi telaşa düşürüyordu. Habib Hoca o akşam konak sahibine:

- "Benim yatağımı, Mustafanın odasında hazırlayın. Bu gece O'nun yanında ben kalacağım" dedi.

Yatsı namazları, konakta cemaat halinde kılınmış, herkes ıstırahat için oda-sına çekilmişti. Etraf derin bir sessizlik içinde... Pencerden içeriye düşen ay ışığı, bütün şiddetiyle odayı aydınlatıyordu. Habib Hoca, yatağına uzanmış ancak; uykuya geçmemek için elindeki tesbih ile oyalanıyordu. Bir ara dalmış olacak ki; Mustafa'nın:

"Kırklar meclisinde pir bazarında Ak eller kınalı hâdeli gördüm."

Beyitini duyarak uyandı. Mustafa, bu son beyit ile sırr olan gönül dünyasından mesajlar sunuyordu. Gönlünde hicrân, dilinde figân ve gözlerinden dökülen her damla yaş; şimdi bir umman olmuştu... Mustafa gizli gizli ah! of! çekip ağlaya dursun; Habib Hoca da bir sırra ermenin mutluluğu içinde güzel bir uyku çekti.

Şerif Ağa, her sabah olduğu gibi yine erken uyanmıştı. Elinde ibrik, kapının önünde abdest alıyordu. Habib Hoca pencereden seslendi:

- "Şerif Ağa gel hele gel... Senin torun ne deli, ne de cin çarpmış birisi. ALLAHü âlem seninkisi -erenler- elinden dolu içmiş. Erbabi, Şenlik, Sümmani gibi bâdeli bir âşık olsa gerek. Bunun için çocukta korkup endişe edilecek bir durum yok. Bunun derdinden anlarsa, anlarsa ancak Narman'lı Âşık Sümmanî anlar" dedi.

Evde bulunanlar şaşkın şaşkın, birbirlerinin yüzüne bakıyordu. Herkes şimdi ne yapacağını düşünmeye başladı. Mustafa'nın âşık olduğuna dair her ne kadar işaret alınnışsa da töre gereği yine de O'nun bâdeli bir âşık tarafından; sazla sözle konuşturulması gerekti. Çocuğun, kime âşık olduğu, açıklıktaki güç ve kuvvetinin ne olduğu halk tarafından bilinmek isteniyordu. Çünkü, âşıklık ancak böyle tescil edilebilirdi. Bu durum yıllar yılı hep böyle olmuştu. Mustafa için de aynısı yapılmalıydı ki; genç âşık ustasını bilip mesleğin edep ve erkânını öğrensin.



NARMAN'LI ÂŞIK SÜMMANİ'YE MEKTUP
Şerif Ağa, torunu Mustafa'yı bir an önce Sümmani Baba ile tanıştırmak istiyordu. Bunun için kardeşi oğlu Yusufu yanına çağırtıp O'na:

- "Yavrum, Sümmani Baba'yı buraya davet için seni Narman'a göndereceğim; hemen hazırlan" dedi. İhtiyar sözünü henüz bitirmemişti ki, bizim Mustafa Sümmanî adını duyup; dile geldi. Orada bulunanlara:

- "Sümmanî bâdeli bir âşıktır; öyle her söze kanıp gelmez. Sizden bir işâret, bir emâre bekler. O'na benim şu sözlerimi ulaştırırsanız belki kalkıp tâ oralardan gelir, aksi halde gelmez" deyince odada bulunanlar bir anda şaşa kaldı. Sonra dikkatle Mustafa'yı dinlemeğe başladılar. Öyle ya günlerden beri konuşmayan Recep oğlu Mustafa'ya ne olmuştu da birden dili çözülüvermişti?...

O ana kadar saz çalmasını, söz dizmesini bilmeyen bizim Mustafa elini kulağına attı ve bahar selleri gibi coşarak Âşık Sümmanî'ye şöyle seslendi:

Bana rahm eylersen ustad u şâhım
Kereminden lütfii ihsân gözlerim
Kubbe i sînemde sen şems i mâhım
Ziyâ versen mâh-ı taban gözlerim

Sînemde yaptılar gamlardan râfi
Yandı can bedenim mahv oldu safî
Sana derler: "Âşıkların sarrafı"
Mücevher satmaya meydan gözlerim

Nihânî'yim düştüm feryâd ü zâra
Talihim aksine ikbâlım kara
Bana da güç oldu kavuşmak yâra
Yevm-i mahşer ulu dîvan gözlerim

Nihânî'nin gözlerim redifi ile biten sözleri mektuba yazıldıktan sonra; amcası oğlu Yusuf ile Âşık Sümmanî'ye verilmek üzere Narman'a doğru yola çıkarıldı.

Yusufa, amcası tarafından mühim bir görev verilmişti; durur muydu hiç... Yel olup esti, sel olup coştu ve bir yolunu bulup sınırı geçti. Sümmanî'nin kö-yüne vardığında önüne çıkan ilk kişiden O'nun köyde olup olmadığını sordu; "köydedir" cevabını alınca: doğru ustanın evine gitti. Kapının tokmağını yavaşça tıkırtadıp, dışarı çıkan ihtiyar bir kadına Sümmanî Baba ile acele görüşmesi gerektiğini bildirdi. O da:

- "Hane sahibi köyün aşağısında; bostan sular" diyerek, Sümmanî'nin bulunduğu yeri gösterdi. Misafir bostana vardığında usta, elinde kürek bostan suluyordu. Kenara çekilip önce selam verdi ve sonra:

- "Baba, beni tâ Bardız'ın Göreşken köyünden bir müşkilin halli için size gönderdiler, devası sizdeymiş" dedi. Sümmani:

- "Şu ağaçların serinine geç hele otur oğul, geç. Suyu arka değişem de gelem" değince Yusuf ağaçlann gölgesine geçip oturdu. Çok yorgun görünmesine rağmen: bir an önce müsbet bir cevapla dönmekte acele ediyordu. Şükür ki, usta çıkıp geldi. Yusuf hemen ayağa kalkıp elini öptü ve sonra, amcasının vermiş olduğu mektubu çıkarıp Sümmanî'ye uzattı.

Sümmanî Baba'nın okuma yazması yoktu. Mektubu açıp, misafirin eline tutusturdu. O'na:

- "Hele şunu bir oku balam; bakam ne haldır" dedi. Yusuf mektubu okumağa baslayınca -Koca Çınar- bir o yana, bir bu yana sallanıp durdu... Sonra gönülden bir ah çekerek, çakmak gözlerinden toprağa yaş akıttı. Mavi gözleri çok uzaklanı daldı. Belki de Bedahşan'da -Gülperi ana-'nın ülkesinde geziniyordu. Neden sonra:

- 'Yaz balam sen de şöyle yaz" deyip Nihânî'ye şu karşılıkta bulundu:

Teze aşk ehlinden geldi bir evrâk
Mâdeninde güher-kân'ı gösterir
Nur-u muhabbete olanlar müştak
Çare yoktur bir nişânı gösterir.

Bizden ayrılmazsa bu aslı hâki
Bilürem âlemde yakası çakî
Ervahın seyr etmiş burcu eflâki
Miretinde mâh tabanı gösterir.

Köhne vü pir oldu zayıf Sümmanî
Devr'i teslim edem sana Nihânî
Âşıkların canda lazım cânânı
Var diyenler bu bürhânı gösterir.

Sümmanî, imparatorluğumuzun en talihsiz döneminin bir şairidir. Milletçe uğramış olduğumuz acı tarihi olaylar, çektiğimiz onca acılar; Sümmanî'nin ruhunda da derin yaralar açmıştı. Hele Gülperi'nin hasreti çok daha başkaydı... Sevdâ, genç yaşta belini bükmüş, saçlarını ak edip dişlerini dökmüstü. Gözleri artık eskisi kadar iyi görmüyordu. Mektubundan da anlaşıldığı gibi; âşıklık mesleğinden el-etek çekip, meydanı genç aşığa bırakmak istiyordu.

Mektubun yazım işi tamamlandığmda Sümmanî Baba:


- "Yusuf balam, çocuğu haftaya bugün Hamas köyündeki askeri kışlanın bulunduğu yere getirin; sizi ancak orada bekleyebilirim, bakalım ALLAH ne kapı açar" dedi. Bu söz üzerine misafir, ustanın elini öperek ondan dönmek için izin istedi. Sümmanî, her ne kadar gece kal misafirim olursun dedi ise de Yusuf buraya izinsiz geldiğinden, dönüşte sınırı ancak gece karanlığından faydalanarak geçebileceğinden söz edip köyün yolunu tuttu.

O sabah çöplükte eşelenen horozlar çığlık çığlığa, sanki Şerif Ağa'ya Yusufun dönüşünü muştuluyordu. Kezban kadın yine erkenden uyanmış elinde süpürge kapının önünü süpürüyor, kocası da hayvanlann hergün üzerinde tuz yaladığı sal taşlardan birisinin üzerine oturmuş sessizce yeğenini bekliyordu. Şükürki, sessizlik uzun sürmedi Yusufun:

- 'Selamûnaleyküm amca" sesiyle bir anda bozuluverdi. Şerif Ağa'nın yüzüne renk, dizlerine kuvvet geldi. Yusufun salimen dönüşü herkesi sevindirmişti. Çünkü oturdukları köy, Rus işgal bölgesinde kalıyordu. ALLAH korusun bir yakalanacak olsa ya casus diye kurşuna dizilir, yahut da Sibirya'ya gönderilirdi.

Mustafa'nın âşık olduğunu duyan köyün gelinlik kızları hu meseleyi herkesten çok düşünüyordu. Öyle ya, Mustafa gerçekten âşık olmuşsa kime, hangi kıza? Bu hususta henüz bir şey bilen yoktu. Gerçi kızlar; köyde bostan çapalarken, yün eğirip kilim, şal dokurken bazı yakıştırmalarda bulunmuş ise de düşüncelerinde isâbet eden olmamıştı.

Günler çabuk geçti. Sümmanî'yle buluşma zamanı gelip çattı. O akşam konağa girip çıkanlar çok oldu. Evde kadınlar, yarın ki yolculara; kete, bişi, katmer türünden yol azığı hazırlaya dursunlar, bizim Mustafa da: Sümmanî adıyla dillere destan olan usta bir âşıkla yapacağı imtihanın derin heyecanını yaşıyordu.


ÂŞIK SÜMMANÎ İLE TANIŞMA
Âşık Sümmanî'nin, Nihânî ile buluşmayı kararlaştırdığı yer; eskiden Türk-Rus sınırını ayıran askeri bir kışlaydı. Sümmanî buraya, halasının oğlu Ahmet onbaşı ile gelmişti. Yanlız, Göreşken'den gelenlere Bardız'da bulunan Rus Karakol kumandanlığı henüz sınırı geçme müsadesi vermediğinden Bardız'da bekletiliyordu. Durumdan haberdar edilen Türk sınır karakol komutanı Yzb. Salih Efendi, Rus komutanına yazmış olduğu bir mektupta; sınırı geçmek isteyenlere acele izin verilmesini istedi. Mektubu götüren posta olumlu cevabı alınca çabuk döndü.

Bardız tarafından gelenler, sınırdaki Türk askerleri tarafından birer birer Bardız Çayı'nın karşı tarafına geçirildi. Mustafa 250'den çok sivil ve asker arasında kışlanın büyük odasının dış tarafındaki pencerenin önünde uzun boylu, gök gözlü, sarı benizli, kül yüzlü gördüğü kişinin Âşık Sümmanî olduğunu anlamada gecikmedi. Koşup; hemen elini öptü, Sümmanî'de O'nun gözlerinden öptü ve kolundan tutup sağ yanına oturttu.

Eş-dost, konu komşu uzun süre birbirlerine hasret kalmıştı. Kucaklaşıp, has-retlik giderdiler. Salih Efendinin daha sabrı kalmamıştı. Hemen ayağa kalktı ve Sümmanî Baba'ya:

- "Âşık Baba, biliyormusun bu kadar asker ve sivil niçin bugün yollara dökülüp tâ buralara gelmiş, hiç sordun mu?" deyince, Sümmanî gözucuyla orada bulunanları şöyle bir süzdükten sonra:

- "Ey Cemâat! Gördüğünüz bu çocuk, bir aya yakın zamandır bilinmez bir hale giriftâr olmuş. Çocuğun yakınları haber saldılar, biz de kalkıp tâ buralara geldik." Usta henüz sözünü bitirmemişti ki Salih Efendi söze karıştı:

- "Evet usta; çocuğun sahipleri şu an ağlaya sızlaya yardımlarınızı bekler. Çocuğa derdini saz ile mi, yoksa söz ile mi soracaksın; sor da bizleri daha fazla merâklandırma" deyip meclisi açtı. Âşık Sümmanî, sofusu Ahmet onbaşı'ya dönerek:

- "Haydi! Ahmet sazı indir de muhabbet başlasın" dedi. Ahmet Onbaşı, söğüdün dalına astığı sazı uzanıp aldı ve kılıfından çıkarıp ustaya uzattı. Sümmanî, sazına düzen verince, Nihânî'ye döndü:

- "Oğlum, burası irfân meclisidir. Şimdi ben ilerden gidecem, sen de sözlerimi birer birer nâzire ederek girmiş olduğum kapıdan çıkacaksın; yoksa kabul etmem" dedi.



BİRİNCİ FASIL
Âşık Sümmanî bir söğüt ağacına yaslanmış; sazın tellerinde sesini ve gönlünü ayarlıyordu. Nihânî ise henüz saz çalmasını bilmiyordu. Seyirciler durumu bildiğinden, Nihânî'nin eline saz yerine bir söğüt çubuğu tutuşturdular. Derinden bir âh çeken usta âşık Nihânî'den şunları sordu:

Sümmanî

Dinle oğul dinle gûş ver bu söze
Söyle bir esrara erebildin mi
En evvel kim geldi göründü gözen
El bağlûp dîvâna durabildim mi

Nihânî

Bin üç yüz on sekiz tarih bu müddet
Bir derin esrara erenlerdeniz
Geldi selam verdi "üç tek dervişân"
El bağlup dîvâna duranlardanız

Sümmanî

Esrârın gizli mi yoksa aşikâr
Söyle hangi yola olmuşsan tayyar
Giyimleri nasıl elinde ne var
Acaba rû-be-rû görebildin mi.

Nihânî

Misk ü anber gibi geldi rayhası
Beyaz yeşil taçtır boydan libası
Herkesin elinde var aşkın tası
Huzuruna boyun buranlardanız

Sümmanî

Söyle kim aşkına verdiler bâde
Kime âşık oldun sevdiğin nerde
Nice yıl kestiler miiddet ü vade
Acap ikrârında durabildin mi

Nihânî

"Mehrûban" aşkına verdiler bâde
Şehr ü Afganistan mekânı orda
Kavuşmamız güçtür dar u dünyada
Ahd u ikrârında duranlardanız

Sümmanî

Neler geçti Kul Sümman'ın haşına
Sen de mi kavruldun aşk ateşine
Sevdâ temrenim mermer taşına
Sen de benim gibi vurabildin mi

Nihânî

Ne sorarsın Kul Nihân'ın işini
Seyretsene gözden akan yaşını
Aşkın temreniyle mermer taşını
Çalıp baştan başa yaranlardanız

Nihânî, Sümmanî'nin suallerine beklenenden güzel cevaplar vermişdi ancak, usta bu cevapları yeterli görmemiş olacak ki; Nihânî'ye doğru başını sallayıp:

- "Sevdâ temreniyle mermer taşını yarmak: öyle olmaz, böyle olur" dedi ve makamını değiştirdi. Mızrabını, dertli dertli sazın tellerinde gezdiren usta âşık: aşk dolu gözlerle Nihânî'ye:

- "Şimdi daha dikkatli ol. Seninle arslanlar gibi güreşeceğim. Ciğerine el salıp, madenini yoklayacağım; bakalım madenin nicedir" der demez Nihânî'yi imtihan etmeye başladı.

NİHÂNÎ, NARMANLI ÂŞIK SÜMMANİ TARAFINDAN İMTİHANA ÇEKİLİYOR (İKİNCİ FASIL)

Sümmani

Dinle oğul dinle iş bu muhalî
Erbâb ı sarrafa sarf eyle lâli,
Söyle nerden gider göklerin yolu
Araki bulasın Âşık Nihânî

Nihânî

Ba' i Bismillah'dır dersimin başı
Deryâya tay oldu çeşmimin yaşı
Ibtî gökler yolu "Mualla taşı"
Arar da bulurum Baha Sümmânî

Sümmani

Sorduğum suâlden aldım iş'ârı
Yetkin çıbanıma vurdun neşteri
Söyle ne hikmet var taştan yukarı
Ara ki bulasın Âşık Nihânî

Nihânî

Yine nusret vere ol gâni Yezdan
Elimden ne gelir, Mevlâ'dan ihsân
O taştan yukarı var bir merdiven
Arar da bulurum Âşık Sümmanî

Sümmani

Merdiveni dedin sol ile sağı
Aslı nedir, hangi çamın budağı
Söyle merdivenin var kaç ayağı
Ara ki bulasın Âşık Nihânî

Nihânî

Lâ'l i zebercedden değildir budak
Ne güzel hâlk etmiş halkeden Hâllâk
Merdivende "onsekizbin" basamak
Arar da bulurum Âşık Sümmani

Sümmani

Hissettim evladım görgünüz tamdır
Kerem ü Mevlâ'dan lütf ü ihsândır
Merdiven başında oturan kimdir
Ara ki bulasın Âşık Nihânî

Nihânî

Derûnumda virdim kadir ilâhi
Zikf' ile devr ettim; haftayı, mâhı
Merdiven başında Adem'in ruhî
Arar da bulurum Âşık Sümmani

Sümmani

Sümman'ın sorduğu kelâmdır dürdür
Buna cevâb vermek polatdan zordur
Ruh Adem'in amma neye memurdur
Ara ki bulasın oğul Nihânî

Nihânî

Der Nihânî; didelerim nem eder
Baba evladıyla ne hengâm eder
Toplar ervahları sûre cem eder
Arar da bulurum Baba Sümmani..

Soru ve cevapların birbirini takip ettiği bu ikinci fasıl sonunda dinleyiciler:

- "Mâ-şâ-ALLAH, bârek-ALLAH yavrum sana" deyip kalkıp Nihânî'nin gözlerinden öptüler. Ne var ki her imtihanın sonunda Sümmani:

- "Oğlum Nihânî, şimdi daha dikkatli ol; Çetin bir tekellüm faslı açacağım. Yine birer birer cevabını beklerim" deyip dil kılıcını çektiği gibi meydana giriyordu.



ÜÇÜNCÜ FASIL

Sümmani

E-s-salâ evladım gel gir meydana
Şây eyle hünerin ehl i ihvâna
Her ne sorar isem cevâb ver bana
Gel şu "çıktı girmez" yoldan haber ver

Nihânî

Bizefırsat vere ol gânî Yezdân
Girmişem meydana çıkmam aradan
Beni insan zuhûr etti anadan "
Çıktı girmez" yol da budur al haber

Sümmani

Ehl i demin deryâlarda dengi var
Pehlevânın; sefînesi, sengi var
Tekellümün; başka başka rengi var
Sonra "girdi çıkmaz" yoldan haber ver.

Nihânî

Bin çetine koşsan, gelmem hiddete
Taş, demir dayanmaz kuvvet, kudrete
Nalınlara sebep; Idris Cennete
"Girdi çıkmaz" yol da budur al haber

Sümmani

Hakk'ın hikmetine akıl mı erer
Baga bâğbân olan, bağını derer
Suâlime nazre ver; birer, birer
Yine "girdi çıkmaz" yoldan haber ver.

Nihânî

Bu suâle cevâb vermem mi nası
Pir elinden içtim kadeh i tası
Ezazil boynuna lâ'net halkası
"Girdi çıkmaz" yol da budur al haber

Sümmani

Der Sümmam; âşkın bahrına daldı
Karşıda hasmını hayale saldı
Gayret et; suâlin birisi kaldı
Yine "girdi çıkmaz" yoldan haber ver

Nihânî

Ayrılmaz Nihânî edeb erkândan
Yaradanım bizi hıfs ede andan
Şeytan merdûd oldu, çıktı îmândan
"Çıktı girmez" yol da budur al haber

Bu fasıl sonunda Sümmani ve mecliste bulunanlar Nihânî'nin "bâdeli" bir âşık olduğunu anlayıp, tasdik ettiler.

Âşıkların söyleşileri bir ara durmuştu. İşgâl bölgesinden gelenler ile Türk bölgesinden gelenler birbirlerinden hısım ve akrabalarını, konu komşularını sorup soruşturdular. İşgâl bölgesindekiler, Ermeni ve Rumlardan gördükleri zulum ve işkencelerden yakındılar. Sohbet, gittikçe koyu bir hal alıyordu. Bunu fırsat bilen Ahmet onbaşı, Nihânî'yi bir köşeye çekerek O'na:

- "Nihânî, daha ne duruyorsun, fırsat sende. Şu ana kadar Sümmani ilerden gitti, sen cevap verdin. Bilesin ki, cevap vermek suâl sormaktan zordur. Sümmani bunu bildiğinden sana öne geçme fırsatı tanımıyor. Bunca yıl onunla dolaşırım, artık ihtiyar oldu. Ne satacak malı, ne de gurbet gezecek hâli kaldı. Şu andan itibaren senin dalındayım. Haydi Nihânî durma!..." deyip genç âşığı ayartıyordu.

Nihânî, muammalara yüzünün akı ile cevaplar verdi ancak muamma sorma sırası kendisine geldiğinde Sümmani Baba buna müsade etmedi. Oysa ki genç âşık hünerini göstermek için fırsat bekliyordu.

Köşede yapılan fiskoslar ustanın kulağına gitmişti. Usta, Ahmet onbaşıya doğru başını sallayıp kızıyordu. Toy aşığın, manalı, manalı kendisine doğru baktığını gören Sümmani Usta; O'na nasihat tarzında bir kapı açıp şöyle seslendi:

Sümmani

Gûş ver oğul ehl i hâlin sözüne,
Şân alır âlemde şöhretlenirsin
Sakın benlik etme özü özüne
Bilirem gün-be-gün kuvvetlenirsin

Nihânî

Ben bu yolun hangisine varayım
Herzaman ilerden gâyretlenirsin
Eylen üç-beş kelâm ben de sorayım
Kimin telâşına hiddetlenirsin

Sümmani

Dil verenler, yüzü ağın değildir
O, benden çok sana yakın değildir
Bana sûal sormak çağın değildir
Sonra izin alır ruhsatlanırsın

Nihânî

Mânâlı kelâmı sormaktır işin
Her ne yana gitsen bırakmam peşin
Hile olduğundan dökülmüş dişin
An için gün-be-gün hoyratlanırsın

Sümmani

Sitemli sözlerin bağrımı dağlar
Giymiş cenk aletin kisbetin yağlar
Sana da mülk olmaz bu tıfıl çağlar
Bir gün olur sen de ibretlenirsin

Nihânî

Sen ki peder nüfûz kırmız evlâdın
Zülalden şirindir lezzet ü tadın
Dördüncü Orduda meşhûrdur adın
Her bir tekellümde lezzetlenirsin

Sümmani

Şeydâ bülbül gibi gülün çoğalır
Işkınlar çar yanın dalın çoğalır
Zu-l kadr i gevherin la'lın çoğalır
Mezet i meydanda lezzetlenirsin

Nihânî

Sen evlâd diyende ben diyem peder
Nihânî'ye böyle tecelli kader
Korkam "Bedehşanlı" senden el çeker
Narmanda kim ile halvetlenirsin

Sümmani

Der Sümman ararım dil bîçaremi
Kime tarif edem baht ı karemi
Aman oğul aman açma yaramı
Seni söylettikçe âfatlanırsın

Sümmani Baba; gün görmüş, devran sürmüş usta bir âşıktı. Gençliğinde hiç bir âşık onunla ciddi olarak boy ölçüşemedi. Şu an ise, ihtiyar olmuştu. Saçları ağarmış, beli bükülmüş, dişlerinin çoğu da dökülmüştü. Nihânî, muamma sorma fırsatı vermediği için Sümmani ustayı hile yapmakla suçluyor, dişlerinin dökülmesini de sözde bu özelliğine bağlıyordu.

Nihânî, mesleğe ilk adımını atmış fakat daha yol, töre nedir bilmiyordu. Sümmani Usta, genç âşığın edebe aykın davranacağından endişe ettiği için tekellümde öne geçme müsadesi vermemişti, yoksa Nihânî'den korktuğundan filan değil... Sümmani Baba, Nihânî'nin gönlünü almak için bazı nasihatlarda bulundu.

Tekellüm fâslı bitmişti. Âşık Sümmanî cemaate dönerek:

- "Ey cemâat! Gördüğünüz gibi bu çocuk da tıpkı benim gibi 'erenler' elinden bâde içip; bir âşık ateşine giriftâr olmuş. Şu an; benim para kazanacak, bunun da dost edinecek zamanıdır. Mâdemki ilk defa beni usta bildi; O'nu yanlız bırakmak bize yakışmaz. Mesleğin töresini, yol ve erkânını öğretmek için bir müddet onunla dolaşacağım" dedi.

Gençler, söğüt ağaçları altında yer sofralarını hazırlamışlardı. Birlikte yemek yenip, çay içtiler. Güneş dağların ardına çekilirken dinleyiciler de köylerinin yolunu tuttular.

Recep Usta, Sümmani ile Ahmet Onbaşıyı davet edip, Göreşken'e getirdi. Burada iki hafta kadar alıkonan misafirler izzet ikram gördüler. Âşıkların köye gelişiyle o yıl, ilkbahar daha bir anlam kazandı. Şerif Ağa'nın konağında her akşam "Meclis" yapılıyordu. Halkın uzun zamandan beri gönülleri kararmıştı. Âşık sohbetleriyle; halkın yüzüne renk, gözlerine yaş geldi. Halkın gönül bahçeleri bu sayede yeniden uyanıverdi.


NİHÂNÎ GURBETE ÇIKIYOR
Nihânî, sevda ateşiyle için için yanıyordu. Aradan iki ay geçmesine rağmen o hâlâ Oğuzlar dağında gördüğü rüyanın etkisinden kurtulamamıştı. Afganlı kız, sanki o'nu büyülemişti. Doğup büyüdüğü, köyü o'na dar gelmeğe başladı. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Sümmani Usta ile o da gurbete çıkmak istiyordu. Zaten mesleğin töresi ancak böyle öğrenebilebilirdi.

Âşık Sümmani, şimdiye kadar yapmış olduğu karşılaşmaların hepsinden yüzünün akı ile çıkmış, bir kez olsun "mat" olmamıştı. Nihânî'yi de kendisi gibi yetiştirmek istiyordu. Büyükler: "Ustanın büyüklüğü yetiştirdiği çırakla belli olur" sözünü boş yere söylememişlerdi.

Nihânî bir sabah, evdekilerin ellerini öperek Nihânî onlardan gurbete çıkmak için izin istedi. -Gedik Ailesi- bulundukları ortamın acı gerçeklerini göz önünde tutarak, Recep Ustayı onlara yol arkadaşı kattılar.

Bu Nihânî'nin ilk gurbete çıkışıydı. Gidipte gelmemek, gelipte görememek vardı. Bu nedenle köyde kalanlarla helalleşip; gurbetin yolunu tuttular. Baba ile oğul, bir gidip bir dönüp baktılar köylerine... Toprak damların üzerinde kendilerine el sallayan komşularım daha şimdiden özler olmuçlardı.

Gurbetçiler -Bardız Vadisi-'nden ayrıldıktan sonra Oltu üzerinden Çoruh Irmağı boyunca; Yusufeli, Şavşat, Artvin ve Hopa taraflarını gezdiler. Yollarının uğradığı köylerde onları saz-söz meraklıları alıp götürdü. îki âşık buralarda meclis kurup; karşılıklı değişti. Halkın asil duygularına hitap ederek milli zevki dile getirdiler. Halktan, büyük bir ilgi gören âşıklar için bol bol bahşiş toplandı.

Eskiden radyo, televizyon, teyp ülkemizde yaygın değildi. Ancak, halkımızın tâ Orta Asya'dan getirdiği güçlü bir -Âşık dinleme- geieneği vardı. Nereye bir âşığın geldiği duyulsa; halk hemen koşup sohbetine katılır, saygı ile dinlerdi. İşte bu gelenek sayesinde halkımızın vatan, millet, bayrak, din, mertlik, yiğitlik, vefalılık, misafirperverlik gibi asîl duyguları beslenerek; yıllarca güçlü kılındı. Dinleyicisini eğitmek gayesiyle, ibret verici olaylar daima duygulu motiflerle gözler önüne serilirdi. Bu nedenle âşıklar yıllar yılı önemli bir kültür taşıyıcısı rolü üstlenmişlerdir. Unutmayalım ki, bugün kültürlerini nesilden nesile aktarmasını bilen toplumlar ancak 'millet' olma vasfını koruyabilmiştir.

Nihânî, bu ilk gurbet gezisinde üç ay Sümmani Usta ile Anadolunun kuzeyini dolaştı. Ondan; saz çalmasını, âşıklık töresini öğrendi. Âşıkların gönül birliği içinde yaptıkları meclisler, dinleyicilerin çok ilgisini çekti. Âşık Sümmani muamma tertip etme, bağlama çözme gibi yarışmalarda başarı gösteren Nihânî'ye:

- "Oğul Nihânî! Artık senin için endişe etmeme gerek kalmadı. Bundan böyle her nereye gitsen yüzün akı ile döner, hangi âşıkla deyişecek olsan kendini kurtarabilirsin. ALLAHü Teâla her iki cihanda yüzünü ak etsin" dedi.

Nihânî, büyük bir edeple kalkıp Sümmani Usta'nın elini öptü. O'na: "duanızı beklerim Usta" deyip; iki âşık o günden sonra ayrı dolaştılar. Nihânî'ye tek başına gurbete çıkma, âşıklarla deyişme için izin çıkmıştı. Ustasından ruhsat alan genç âşık, ananeye uyarak o günden sonra yurdumuzun bir çok yerlerini dolaştı. Halkımızın şiir zevkini temsil edip; estetik heyecanlarına tercüman oldu.

Nihânî, gurbette bir çok âşıkla imtihan oldu. Bunlar arasında Sümmani Baba, Karabağlı Sedayî gibi Usta olanları da vardı. Bu âşıklann kimini yendi, kimi ile de karşılıklı tekellümde bulundu. Narman'lı Sümmaniye derin bir hayranlık duyan Nihânî, O'nu daima kendine usta bilmiş ve koşmalannın bir çoğuna nâzireler yapmıştır.


SÜMMANİ'NİN ŞİİRLERİNE NAZİRELER
Âşık Nihânî gurbet gezilerinde, Narmanlı Sümmanînin bizce bilinen şu dörtlüklerine nazireler yapmıştı:


Sümmani

Ervâh-ı ezelde, levh ü kalemde
Bahtımızı bir bîçâre yazdılar
Gönül perişandır devr-i âlemde
Bir günümü yüzbin zâra yazdılar

Nihânî

Tâ ezel tecellim levh ü kalemde
Bu benim bahtımı kara yazdılar
En kara talihli benim âlemde
Bir âhımı yüzbin zâra yazdılar

Sümmani

Bulmadık Şâd zülfün iradesini
Çekerim bu gâmın ziyâdesini
Herkes dosta verdi ifâdesini
Bizimkini ruzigâra yazdılar

Nihânî

Arif olan bilir âşkın hâlini
Çıkarır kalbinden kıyl ü kalini
Herkes yâre verdi ârzû halini
Bizimkini ruzigâra yazdılar


Sümmani

Aşk benimle eyler daîm kalmakal
Dahî sabr etmege kalmadı mecâl
Derdim taksimdara kıldım ârzûhâl
Dedi ezel bahtın kara yazdılar

Nihânî

Ezelden fânidir dünyanın adı
Başa çıkmaz hiç kimsenin muradı
Cümle insan bir Adem'in evlâdı
Kimin hayra, kimin şere yazdılar

Sümmani

Gönül gülşenınde hâr oldu diye
Hasretlik cismimde var oldu diye
Sevdigim, sevdiğin pîr oldu diye
Erbâb-ı gârazlar yâre yazdılar

Nihânî

Dünyayı sevenler velî değildir
Terk-i can edenler deli değildir
İnsanoğlu gâmdan hali degildir
Herbirini bir efkâra yazdılar

Sümmani

Nedir hu sevdânın nihayetinde
Yâdlar gezer yârin vilâyetinde
Herkes diyârında muhabbetinde
Bilmem bizi ne civâra yazdılar

Nihânî

Kadrimi bilmeze eyledim minnet
Derdimi artıran görmesin Cennet
Sarraflar verdiler yâre bin kıymet
Benim kıymetimi nere yazdılar

Sümmani

Döner mi kâvlinden Sıdk-ı Sadıklar
Dost ile dost olur bagrı yanıklar
Aşk kaydına geçti bunca âşıklar
Sümani'yi bir kenara yazdılar


Nihânî

Beni mecnûn eden bir şah-ı hûbân
Sevdâ cûnunuyum hâlim pek yaman
Kayd oldu deftere bunca âşıkan
Nihânî'y de bir kenara yazdılar

 
BU SÜMMANİ VE NİHANİ nin SON OLARAK BİRLİKTE SÖYLEDİKLERİ AŞKIN BAĞRINDAN SIZAN CEVHERLERDİR...BİLDİĞİMİZ KADARIYLA SÜMMANİ ve NİHANİ BUNDAN SONRA BİR ARAYA TEKRAR GELMEMİŞLERDİR... UZATIP UMARIM SİZİDE SIKMAMIŞIZDIR ... ESKİLER BİLİR YENİ NESİLE KÜLTÜRÜMÜZDEKİ BİR GELENEK OLAN AŞIKLIK GELENEĞİNİNİN BİR ÖRNEĞİNİ GENÇLERİMİZE DUYURMAK İSTEDİK...



AŞK-I NİYAZ EDERİM

 

...

***ß!r!c!k***:
Güzel yorumlanmış ve bağlamanın sesi hoş geliyor...
Atışmalarda iyiyimiş hani...  :)



teşekkürlerr  '^^cicek

...

Navigasyon

[0] Mesajlar

Yanıtla

Tam sürüme git